Mücahit UYANIK yazdı: “Malatya Katliamının 12 Eylül 1980 Darbesine Etkisi”

ÖZET

Türkiye sosyokültürel olarak farklı inanışlardan ve farklı milletlerden oluşan bir ülkedir. Çoğu zaman bu farklılıklar içinde yaşamayı bilen Türk halkı, geçmiş zamanlardan bugüne kirli ellerin müdahaleleriyle utanç verici tablolarla karşı karşıya gelmek zorunda kalmıştır. Bugün bile etkileri halen devam eden çeşitli ırk çatışmaları ve mezhep çatışmaları sonucunda büyük katliamlar yaşanmış büyük acılar çekilmiştir. Kimi zaman olaylar o kadar büyümüştür ki sonucunda askeri müdahaleleri ya da sıkıyönetim ilanlarını getirmiştir. Yaşanan bu katliamların büyük çoğunluğu şüphesiz Alevi-Sünni çatışmaları sebebiyle ortaya çıkmıştır. Bu yazının amacı Türkiye’de Aleviliği genel olarak ele alıp 17 Nisan 1978 Malatya Katliamını ve bu olayların 12 Eylül 1980 darbesine etkisini incelemektir.

Türkiye’de Alevilik

Selçuklularla başlatılabilecek Aleviliğin, asıl kimliği ve kurumsallaşması Osmanlı Devleti zamanında olmuştur. Osmanlı’da devlet-alevi ilişkilerinde, ilk zamanlarda herhangi bir kayda değer sorun yokken daha sonra farklı nedenlere dayalı olarak devletle diyaloglarda kopuşlar yaşanmış ve karşılıklı güvenin çok büyük ölçüde zedelendiği bir dönem yaşanmıştır. Giderek artan bu zedelenme ve diyaloglardaki kopukluk Osmanlı Devleti’nin yıkılışına ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna kadar devam etmiştir.

Osmanlının yıkılışıyla kurulan yeni Cumhuriyet rejiminin din eksenli bir yapı ve ideolojiye dayalı olmaması, Alevilerin geçmişte yaşadıkları sorunların yaşanmayacak olması ihtimali, Alevileri yeni rejim konusunda umutlandırmıştır. Özellikle saltanat ve hilafetin kaldırılması, laik değerlerin yüceltilmesi, Alevilerle yeni rejimin arasının iyi olmasını sağlamıştır. Yeni rejimin ulus-devlet olma özelliği nedeniyle, yurttaş kimliğini İslami bir referansa değil ulus bilinci üzere kurmaya çalışması ve dini özel yaşam alanına havale etmesi, Alevilerin Cumhuriyet rejimine olumlu bakmasını sağlamıştır.[1]Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumsal olarak refaha kavuşan Aleviler özellikle çok partili hayata geçildikten sonra tekrardan birtakım sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Bu sorunların ana sebebi sağ-sol ayrımcılığın artması ve aşırı dinci oluşumların yeni kurulan partilerle beraber ortaya çıkması olarak gösterilebilir.[2]

Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında, inançsal nitelikleri yüzünden toplumdan dışlanmaları ve muhalif kesimler tarafında ötekileştirilmeleri, Aleviler nezdinde ciddi sorunlar yaratmıştır. Karşı karşıya kaldıkları baskılar sonucunda, kendilerini yeterince ifade edememişler ve kimliksel bir özerkliğe kavuşamamışlardır. Türkiye’de yaşayan etnik -dini topluluklardan birini teşkil eden Aleviler, hiç kuşkusuz Türk toplumunun çok önemli bir parçasını oluşturmakla beraber, artık inkâr edilemez bir toplumsal gerçeği de ifade etmektedir. Gerek siyasete verdikleri yön, gerek dini meselelerdeki tutumları, gerekse cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkma mücadeleleri ile Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti’nin son 20 yılının en önemli sosyal ve siyasi konularından birini oluşturmaktadır.[3]

Özellikle kırsal nitelikli sosyal gruplardan oluşan Aleviler, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren siyasi ve toplumsal değişim ile karşı karşıya gelmişlerdir. O dönemde Alevi toplulukları, yaşadıkları elverişsiz ortamlardan uzaklaşmak için, büyük kentlere ve yabancı ülkelere göç etmeye başlamışlardır. 1950’li yıllardan itibaren başlayan göç hareketleri, Alevileri “karışık bölgelerde” yaşamaya yöneltmiştir. Sosyal entegrasyon süreci, 1950 yılında laik devletin büyük şehirlere göç stratejisi kapsamında sunduğu fırsatlar ile başlamıştır. Alevi topluluğunun şehir hayatına uyum süreci ilk olarak Cumhuriyetin ilk on yılında laik politikalar ile gerçekleşmiştir. Fakat söz konusu göç, daha önce karşılaşılmamış “social differenciation” denilen bir toplumsal farklılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Kalifikasyon eksikliklerinden dolayı Alevilerin büyük bir çoğunluğu, yükselişte olan kamu sektöründe ya da maaşlı işçi olarak çalışmaya başlamışlardır. Öte yandan, Alevilerin büyük bir kesimi eğitimi sosyal bir gelişim aracı olarak görmüş ve aldıkları eğitim sayesinde meslek sahibi olma yolunda ilerlemişlerdir. Yine aynı dönemde, göç ile birlikte kırsal topluluklar farklı yerlere dağılmışlar ve bu dağılma neticesinde dini ibadetlerini yerine getiremez olmuşlardır. Fakat Aleviler, dini ritüellerinden kopmamaya çalışmış ve en önemli ritüelleri olan cem ayinini gizli bir şekilde şehir hayatında da sürdürme gayretinde bulunmuşlardır. Fakat Cem Evi gibi dini altyapıların şehir ortamındaki eksikliği, Alevilerin dini pratiklerinden uzaklaşmalarına neden olmuştur. Bu bağlamda, Alevilerin de sekülerleşme politikalarından etkilendikleri söylenebilir. Her ne kadar 1961 Anayasası inanç özgürlüğünü onaylayan bir anayasa olsa da, şehir ortamındaki sosyal baskı Alevileri dini ibadetlerinden uzaklaştırmıştır. Hatta Batı Anadolu’nun birçok yerinde asimilasyonist olgulara rastlanmış ve Alevilere Sünniliği kabul ettirmeye yönelik baskıcı durumların var olduğuna şahit olunmuştur.[4]

Screenshot_20171210-193408.png

Ancak 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Alevilerin haklarını korumaya yönelik politikalar izlenmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 1963 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın içerisinde Sünni olmayan tüm mezheplerin temsil edilmesinin önemli olduğunu kamuoyu ile paylaşmış ve bu konuda Alevi önderlerin fikirlerini almak için bir proje ortaya koymuştur. İslamcı ve sağcı kesimlerin büyük bir kısmı, Türkiye’de Şiilerin olmadığını vurgulayarak bu projeye şiddetle karşı çıkmış ve Alevilerin ayrı bir mezhep olarak tanımlanamayacaklarının altını çizmişlerdir. Sağcı kesimin bu tavrına karşılık, elli kadar Alevi genci Alevilerin dini ve kültürel haklarını kapsayan iki tane bildirge yayınlamış ve ilk defa bu bildirgeler vasıtası ile kamuoyunda “Alevi” kavramını kullanarak varlıklarını ifade etmişlerdir. Birinci bildirgelerinde Türkiye Cumhuriyeti ilkelerine bağlılıklarını, ulusal değerlere olan sadakatlerini ve insan özgürlüklerine verdikleri önemi vurgulamışlar ve Alevilere karşı yapılan ayrımcılıkları şiddetle kınamışlardır. Aleviliğin İslam’ın özünü oluşturduğunu ve kendilerinin de Müslüman olduklarını, aynı Sünniler gibi ayrı bir mezhep olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmelerinin gerekliliğini önemle vurgulamışlardır. İkinci bildirgelerinde ise, laikliğe olan bağlılıklarını daha geniş bir biçimde ifade etmişler ve Diyanet işleri Başkanlığı’nın o dönemki başkanını, Aleviliğe karşı yaptığı ayrımcılıklardan dolayı istifaya çağırmışlardır. Özetle kamuoyu ile paylaşmaya çalıştıkları nokta, Türkiye Cumhuriyeti’nin çoğunluğunu oluşturan Sünnilerden İslami anlayış açısından farkı olmadıkları ve kendilerinin de Müslümanlığın gereklerini Sünniler kadar yerine getirdiklerini, bununla birlikte farklı bir mezhebe ait olduklarının anlaşılması gerekliliği olmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı durduklarını ve herkesin, dini mezhebi her ne olursa olsun, eşit haklara sahip olmaları gerektiğinin altını defalarca çizmişlerdir.[5]

Zaten sol fraksiyonlarda yer almalarının en önemli sebeplerinden biri toplumsal eşitlik ilkesinin savunucuları olmalarıdır. Bu iki bildirgenin basında yayınlanmasının ardından, Aleviler Cumhuriyet tarihinde ilk defa ciddi bir şekilde örgütlenmeye başlamış, bu çerçevede ilk Alevi dernekleri kurulmuş ve “Hacı Bektaş Tanıtma Derneği”1963’de Ankara’da Cem Ayini gerçekleştirmiştir. Derneklerin kurulması ile birlikte Alevi yazılı basını da belirmeye başlamış Cem ve Ehlibeyt gibi ilk Alevi dergileri ve gazeteleri o dönemde kurulmuştur. Alevilerin önderliğindeki dergiler, Aleviler için ulusa ve kamuoyuna sesleniş aracı görevi görmeye başlamıştır. Böylece, bir Alevi kimliği belirmeye başlamış ve bu kimliksel dışa vuruş 1970’li yıllara kadar ciddi bir şekilde sürmüştür. Daha önce değindiğimiz göç hareketleri, o yıllarda daha da artmaya başlamış ve Alevilerin sosyal yapılarının değişiminde önemli bir etken olmaya devam etmiştir. Aleviler işte bu ortam içerisinde politize olmaları gerektiği kanaatine varmış ve 17 Ekim 1966’da Hasan Tahsin Berkman’ın önderliğinde Türkiye Birlik Partisi’ni kurmuşlardır. Partinin, Alevi kitlelere hitap etme amaçlı kurulduğu ambleminde açıkça belirtilmiştir: Hz. Ali ve 12 İmamı simgeleyen 12 yıldız içerisindeki aslan, Aleviliği ve felsefesini açıkça dile getirmiştir. Partinin amacı, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını birliğe çağırmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal birliğini tek ulus, tek dil ekseninde muhafaza etmek ve Atatürk’ün inşa ettiği laiklik, demokrasi gibi değerleri korumaktır. Partinin programı açık bir şekilde düşünce, din ve fikir özgürlüklerinin korunması gerektiğini ve laik ilkeler korunduğu sürece, hiç kimsenin zorlama ile dini inanç ve ibadetlerinin kısıtlanamayacağı vurgusunu yapmaktadır. Aynı zamanda “planlı bir ekonomi” ve tarım üzerine odaklı bir ekonomik gelişimin de olması gerektiğini vurgulayan Türkiye Birlik Partisi, “ilerici” çizgisini de açıkça belirtmiştir. Ancak, parti aktif olduğu süreç içinde dine ve dini meselelere odaklanmış siyasi partilerin yasaklanmasını kapsayan 89 numaralı kanunun tehdidi altına girmiştir. Bu hassas durum karşısında, siyasi partiler birbirine muhalif iki ayrı kutupta yer almaya başlamışlardır. CHP, Kemalist ilkeleri ve sosyal demokrasiyi öne çıkararak solda yer alırken, o dönemin merkez sağ partisi olan Adalet Partisi ise İslam’ı öne çıkararak aşırı sağ eğilimler göstermiş ve sağın merkezine yerleşmiştir.

Bu bağlamda, 1977 seçimlerinde Adalet Partisi CHP’nin en büyük muhalifi olmuş ve Anadolu’nun sayılı kentlerinde yüksek oy oranları ile 189 milletvekili çıkarmıştır. Alevilerin çoğunluğunun temsil edildiği şehirlerde ise CHP oyların büyük bölümünü almayı başarmış ve tekrar Alevilerin tercih ettiği tek siyasi parti olma yolunda ilerlemiştir. Bu siyasi oluşum karşısında, toplum hızla politize olmaya başlamış ve yeni örgütlenmeler ortaya çıkmıştır. Sol ve radikal sağ militanları ideolojik kutupların öncüleri olmuş ve eylemlerinde şiddeti bir araç olarak kullanmaya başlamışlardır. 1975 – 1980 yılları arasında iki kutup arasındaki çatışmalar şiddetlenmiş ve askerin müdahalesi ile birlikte işin içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Bu bağlamda vurgulanması gereken en önemli noktalardan biri, 1970’li yılların sonlarına doğru artan aşırı milliyetçi eylemlerin Alevi topluluğunu ve özellikle gençleri hedef almaya başlamasıdır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) 1975’te Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin içerisinde iki bakanla, ardından 1977 İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde de beş bakanla kabinede temsil edilmesi, partiye büyük olanaklar sağlamıştır. Hemen hemen devlet kurumlarının çoğunu ele geçirmiş ve tüm olanaklarından yararlanmıştır. Partinin sokak gücü olarak tabir edinilen Ülkücüler ise, 1974 yılından itibaren solcu gençleri hedef almış, üniversitelerde başta olmak üzere, solculara yönelik saldırılarda bulunmuşlardır. O döneme imzasını atan ve CHP’nin de desteğini esirgemediği DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER gibi meslek kuruluşları da, bu saldırılardan nasiplerini almışlardır. Alevilere yönelik söz konusu bu siyasal şiddet, Anadolu şehirlerine de hızla yayılmıştır. 1978 yılında Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş başta olmak üzere, Sünni kesimler Alevilere ve solculara saldırılar düzenlemiş ve bu olaylar o dönemin literatüründe “katliam” olarak yerini almıştır.17 Nisan 1978 yılında sağın desteğini alarak belediye başkanı seçilen Malatya Belediye Başkanı, bir suikast sonucu hayatını kaybetmiş ve bu suikasttan solcu gruplar ve Aleviler sorumlu tutulmuşlardır. CHP’nin il binası ve birçok sol görüşlü dernek yağmalanmış ve Alevilerin yaşadıkları evlerle sahibi oldukları mağazalar yerle bir edilmiştir. Bu olaylar, onlarca kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin de yaralanmasına sebep olmuştur.[6]

Malatya Katliamı 

Tarihe 18 Nisan 1978 Malatya Olayları olarak geçen bu katliamların ortaya çıkışında birçok olay etkili olmuştur. Kemal Abbas Altunkaş olayı, Hekimhan Olayı, 2 Şubat Mitingi, 15-16 Şubat Olayları, Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı ve Hamit Fendoğlu Suikastı olarak sıralanan bu gelişmeler sonucunda 18 Nisan 1978’de Malatya Katliamı gerçekleşmiştir.[7]

Kemal Abbas Altunkaş Olayı (1968) 

Kemal Abbas Altunkaş, 27 Mayıs 1960’da Tunceli’de Milli Eğitim Müdürü olarak görev yapmıştır. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrası Nevşehir’e öğretmen olarak atanır. Bir süre sonra Malatya Turan Emeksiz Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak gelir. Kemal Abbas, güzel şiir okur, hoş sohbetlidir. Nurculara karşı tepkiseldir ve tepkisini her ortamda çekincesiz göstermektedir. Malatya’da kısa sürede çevre edinir. En yakın arkadaşlarından biri, CHP İl yönetiminde bulunan Turan Akyol’dur. (Daha sonra MSP’ den Malatya milletvekili seçildi.) Kemal Abbas, Turan Akyol’un babasına ait Fırat Palas Oteli’nin boş bir odasında özel ders vermeye başlar.[8]

1967-1968’de Malatya’da sağ-sol ayrışımı keskinleşmeye, saldırılar yaşanmaya başlamıştır. Kemal Abbas, hem TÖS’ ün üyesi, hem Tuncelili ve Alevi kökenlidir. Radikal İslamcı örgütler, Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımını körüklemek için her yöntemi denemektedirler. Kemal Abbas’ı hedefleyen bir plan hazırlanır. Kemal Abbas’ın özel ders verdiği öğrenciler arasında sağ görüşlü, Yakınca kasabasında yoksul ve problemli bir ailenin çocuğu olan Kenan Çırak da bulunmaktadır. Irkçı örgütler çıkar karşılığında Kenan Çırak’ı piyon olarak seçmişlerdir. Kamuoyunu etkileyecek olayın senaryosu hazırlanmıştır. 18 Ocak 1968 günü akşamıdır. Kemal Abbas, özel ders verdiği öğrencileri için otele gelir, ders notlarını alarak odasına çıkar. Kenan Çırak da gelmiştir. “Hocam kahve mi, çay mı içersiniz?” diye sorar. Kemal Abbas, “Sade bir kahve ve su getir” yanıtını verir. Tepsi üzerinde kahve ve su gelir. Kemal Abbas, bir yandan kahvesini yudumlamakta, bir yandan da o günün ders konusunu anlatmaktadır. Kahve bitmiştir, Kemal Abbas derin bir dalgınlığın içinde uyur gibidir. Bir süre sonra Kenan Çırak, Kemal Abbas’ın kesik erkeklik organını elinde sallayarak dışarıya fırlamış ve “Bana tecavüz etmek isterken uzvunu kestim…” diye sokakta bağırmaya başlamıştır. Bunun üzerine otel kâtibi Kemal Abbas’ın bulunduğu odaya girmiştir. Kemal Abbas, somyanın üstünde dalgın dalgın oturmaktadır; yere akan kan pıhtılaşmıştır. Gel gör ki Kemal Abbas, acı duyduğuna ilişkin herhangi bir belirti vermediği gibi, yerinden dahi kıpırdamamıştır.[9]

Screenshot_20171210-193424

Otel kâtibi karşılaştığı acılı olayı polise ve ailesine bildirir. Kısa bir süre içinde Kemal Abbas, Kayseri Tıp Fakültesi’ne yetiştirilmek üzere karayoluyla yola çıkarılmıştır. Dört saat sonra Kayseri Tıp Fakültesi’ne ulaştırılır. Olayın üzerinden beş saat gibi uzun bir süre geçmiştir. Bunca süreye karşın Kemal Abbas halen baygın ve gelişmelerden habersizdir. İlk müdahale sırasında yapılan tahlil sonuçlarına göre, uyuşturulduğu ve halen uyuşturucunun etkisinin geçmediğini belirten rapor verilmiştir. Kayseri’de, İstanbul’daki tıp fakültelerinden birine acilen yetiştirilmesi gerektiği söylendiği için, hemen karayoluyla İstanbul’a hareket edilir. İstanbul’da da, uyuşturulduğuna dair rapor verilmiştir.[10]

Fırat Palas Oteli’nde meydana gelen olaydan 15-20 dakika sonra yüzlerce sağ görüşlü kişi hükümet binasının önünde gösteri yapmaya başlamıştır. Aynı anda, olayın ayrıntılarıyla yer aldığı sağ görüşlü Beydağı Gazetesi de mahallelerde, kahvelerde dağıtılmaktadır.[11]

Sağ örgütler, olayı protesto etmek amacıyla bir miting düzenleme kararı almışlardır. Bu yönde hazırlıklar sürerken; Alevilere ait ev ve işyerlerinin işaretlendiği görülür. Saldırı duyumunu alan Aleviler, güvenlikleri için belirli noktalarda nöbet tutmaya başlarlar. Malatya’nın cadde ve sokakları insanlarla dolmuştur. En ufak bir kışkırtma ve tartışmanın yüzlerce insanın ölümüne neden olabileceği bir gerginlik hüküm sürmektedir. Mitingin iptali için, Malatya Valiliğine, Savcıya, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na ve İçişleri Bakanı’na telgraflar çekilmeye, telefonlar edilmeye başlanmıştır. Şehir merkezinde alınmış olan olağanüstü güvenlik önlemleri de artırılmıştır. Valilik, mitingin güzergâhını değiştirerek şehir dışına taşımış, bu gerginlik birkaç gün devam etmiştir.[12]

Malatya’da bu olumsuz gelişmeler olurken; Milli Eğitim Bakanı, Kemal Abbas’ı açığa almıştır. Kemal Abbas’ın avukatları, açığa alınmanın yanlı bir soruşturmanın sonucu olduğunu ileri sürerek Danıştay’a dava açmışlardır. Danıştay’ın 5. Dairesi, gerekli belgeleri değerlendirerek olayın komplo olduğunu belirtmiş ve açığa alınma kararını iptal etmiştir.[13]

Kemal Abbas’ın davası, güvenlik gerekçesiyle Samsun’a nakledilmiştir. Samsun sorgu yargıcı, olayın komplo olduğuna karar vermiş, daha sonra Samsun Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Kenan Çırak ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.[14]

 Hekimhan Olayı (1968)

Hekimhan’ın AP’ li Belediye Başkanı Ali Akyüz ile AP İlçe Başkanı ve İl Genel Meclisi Üyesi Turan Garipağaoğlu’nun öncülük ettiği sağcı militanlar, 15 Aralık 1968’de Hekimhan Lisesi’nde görevli sol görüşlü öğretmenlere ve öğrencilere “Vurun Alevilere, komünistlere” sloganı eşliğinde, cop ve şişelerle saldırmışlardır. Çok sayıda öğrenci yaralanmış, lisede görevli 13 öğretmen, jandarmanın gözetiminde okuldan alınarak Malatya’ya götürülmüştür. Daha sonra bu öğretmenlerden solcu ve Alevi olanlar kar-kış demeden değişik yerlere sürgün edilmiş, birçok öğrenci de okuldan uzaklaştırılmıştır.[15]

2 Şubat Mitingi (1975) 

Bireysel saldırılar ve öldürmeler giderek toplu saldırılara dönüşmüştür. Yoğunlaşan faşist saldırıları kınamak, devlet yetkililerini uyarmak amacıyla Malatya’daki demokratik kitle örgütleri bir araya gelmiş ve “Faşizmi protesto” adıyla bir miting düzenleme kararı almışlardır. Gerekli yasal işlemler tamamlanmış ve izin almışlardır.[16]

2 Şubat 1975 günü İnönü Caddesi’nin üzerinde bulunan Kız Meslek Lisesi’nin önünde on bin kişi toplanmıştır. Yürüyüş sırasında, yolda katılanlarla yürüyüşçülerin sayısı 30 bine ulaşır. Yürüyüş halindeki kitle, güzergâh üzerindeki binalarda oturanlar tarafından alkışlanmıştır. Disiplinli, sessiz ve çok katılımlı yürüyüş korteji Atatürk Anıtı’nın önüne gelmiş, saygı duruşundan sonra dağılacağı sırada, ortaya sağ görüşlü bir grup çıkmıştır. Tahrik edici slogan ve küfürlerle hakaret etmeye başlamışlardır. Bu sırada emniyet güçleri dağılmakta olan topluluğa copla saldırarak miting alanını savaş alanına dönüştürürler. 22’si ağır olmak üzere aralarında kadın ve çocukların da olduğu yüzlerce kişi yaralanır. Saldırı sonrası saldırganlar polisleri omuzlarına almış alkışlamışlardır.[17]

15-16 Şubat Olayları (1975) 

TÖB-DER, öğretmenlere yapılan baskıları, sürgünleri ve öğretmenlerin özlük sorunlarını görüşmek amacıyla 15 Şubat 1975’de 57 ilde kapalı salon toplantısı yapılmasını kararlaştırmıştır. Kapalı salon toplantılarının yasal kurallara uygun izinli yapılması da TÖB-DER tarafından karara bağlanmıştır. Alınan kararlar, şubelere bildirilmiş, TÖB-DER Malatya Şubesi, bu karar doğrultusunda valiliğe başvurarak gerekli izni almıştır. Hazırlıklara başlanmıştır.[18]

Irkçı-şeriatçı örgütler, TÖB-DER’ in toplantılarını engellemek, olay çıkarmak, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrışımı yaratmak amacıyla planlar hazırlamaya koyulmuşlardır. Faşistlerin saldırı hazırlıklarıyla ilgili bilgiler ve haberler yaygınlaşınca; TÖB-DER Malatya Şubesi yöneticileri, Malatya Barosu Başkanı Turan Fırat, CHP İl Başkanı ve bazı duyarlı kişiler, Vali Sadullah Vereli’yi ziyaret ederek duyumlarını, kaygılarını iletmişlerdir. Vali, “Ben on ayrı kaynaktan bilgi topluyorum. Böyle bir saldırının olacağına dair en ufak bilgi edinmedim. Böyle bir saldırının olması düşünülemez. Devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir” yanıtını vermiştir. Malatya Valisi’ne ne gibi bilgilerin verildiği bilinememiştir; ama TÖB-DER toplantısının yapılacağı 15 Şubat günü, faşistlerin kentin belirli semtlerinde toplanmaya başladığı görülmüştür. Toplananlar bir süre sonra saldırıya geçmişlerdir. Saldırganların bir kolu, Elazığ Caddesi üzerinde bulunan vali konağını sarıp taşlarla konağın camlarını yerle bir etmişlerdir. Valiye ve eşine yakışıksız sözler edilmiştir. Vali Sadullah Verel ve eşi, konağın balkonuna çıkarak ellerinin başparmağını havaya kaldırmış ve “Biz de Müslüman’ız!” diye bağırmışlardır. Saldırganlar bu “itiraf” la yetinmeyip Vali ile eşinin kelime-i şahadet getirmesini istemişlerdir. Bunun üzerine Vali ve eşi birkaç kez tekrarlayarak kelime-i şehadet getirirmişlerdir.[19]

Saldırganların eylemlerinde kararlı olduğu görülmüştür. Oradan şehir merkezine doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Karşılarına çıkan ve solcu bildiklerine ait olan işyerlerini yağmalamış ve yakıp yıkmışlardır.[20]

Saldırganların bir kolu, Belediye binasının önüne toplanmıştır. Bu grup, yürüyüşe geçtikleri Fuzuli Caddesi üzerinde bulunan CHP İl binasına, bazı basın organlarının bürolarına ve TÖB-DER binasına saldırmışlardır. Aynı cadde üstünde karakolu bulunan Toplum Polisi, barikat kurarak saldırının yaygınlaşmasını engellemeye çalışmışlardır.[21]

Saldırganların başka bir kolu da, Saman pazarı denilen meydanda toplanarak Cezmi Karatay Caddesi üzerinde bulunan Alevilere ait işyerlerini yağmalamaya, yakmaya yönelirler. Başka bir kol da PTT binasının bulunduğu yöne doğru yürüyüşe geçer. Saldırı ancak akşama doğru askerlerin müdahalesiyle denetim altına alınabilmiştir. Saldırının birinci günü böyle noktalanmıştır.[22]

Screenshot_20171210-194034.png

Saldırı, ikinci gün olan 16 Şubat’ta, daha acımasız ve daha yıkıcı olmuştur. Birinci gün yağmalanan ve yakılan işyerlerinin sahipleri, zararlarını tespit etmeye, kırılan ve yıkılan yerlerini onarmaya çalışmışlardır. Saldırganlar da yeni bir saldırının hazırlığı için Belediye ve Samanpazarı Meydanı’nda toplanmaya başlarlar. Ortalıkta polis görünmemiş, toplanan saldırganlar, yine kollara ayrılarak yürüyüşe geçmişlerdir. Önceden belirlenen solcu ve Alevilere ait işyerlerini yakmaya girişmişlerdir. Bir gün önce saldırma imkânı bulamadıkları CHP ve TÖB-DER binasının kapılarını, camlarını ve tüm eşyalarını yerle bir etmişlerdir. Saldırı giderek mala zarar vermekten cana zarar vermeye dönüşmüş, çatışmalar ve yaralamalar görülmeye başlanmıştır. İşte ancak o zaman askeri birliklerden yardım istenmiş, akşama doğru saldırı güçlükle denetim altına alınabilmiştir. İki günün bilançosu, bir ölü ve 29’u ağır olmak üzere 220 yaralıdır. Yaralananların çoğunluğu Alevi ve sol görüşlü işyeri sahipleridir.[23]

Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975) 

Akçadağ İlçesinde 17 Nisan 1940’da Akçadağ Köy Enstitüsü açılmıştır. Daha sonra, Köy Enstitüsü’nün yerleşim yerini belirlemek üzere araştırmalar yapılmıştır. Malatya-Adana demiryolunun otuzuncu kilometresinde bulunan Akçadağ İstasyonu’nun güneydoğusuna düşen arazi saptanmış, Enstitü’nün yeri için belirlenen araziler, Karapınar, Kırlangıç ve Onatlı Köylerine aittir. Köylüler, üç bin dönümlük arazinin bir bölümünü düşük bir bedel karşılığı, büyük bölümünü de bağış yoluyla vermişlerdir. O dönem karayolları yeterli değildir ve hatta yoktur. Bu nedenle, Darende ve Akçadağ ilçeleriyle çevre köylerin ulaşımı Enstitü’nün bitişiğinde bulunan tren istasyonundan yapılmıştır. Okul yönetimi, Enstitü arazisinin tam ortasından geçen on metre genişliğinde, 2 km uzunluğunda bir yol açmıştır. Bu yolu çakıl ve kumla da döşettirmişlerdir. Çevrenin tüm ulaşımı bu yol üzerinden yapılmaya başlanmıştır.[24]

Akçadağ Köy Enstitüsü’nün yöresinde 15 Alevi köyü bulunmaktaydı. Enstitü Yönetimi’nin, bu köylerle ve diğer komşu köylerle ilişkileri oldukça sıcak, neredeyse bir aile gibidir. İmece yoluyla bölgenin köylülerine kayısı, elma, kavak, bağ dikiminde yardımcı olunur, Enstitü’ de milli bayramlarda ya da diğer günlerde düzenlenen temsillere, eğlencelere ve törenlere tüm köylerin halkı çağrılırdı. Enstitü ile halk arasında dostluk ve işbirliği sağlanmıştır. Yöre köyleri de düğünlerine Enstitü’nün öğretmenlerini, yöneticilerini, folklor ve müzik ekiplerini çağırmışlardır. 1950’de Köy Enstitüleri kapatılmış, yerine Öğretmen Okulları açılmıştır. Akçadağ Köy Enstitüsü’nün yerine açılan Öğretmen Okulu da, yöre halkıyla devraldığı gelişmiş ilişkileri pekiştirerek sürdürmüştür.[25]

Böylece 1970’lere gelinmiştir. 1974’de CHP ile MSP’nin ortak hükümeti düşünce, AP, MSP ve MHP’nin ortaklaşa hükümeti (I. MC)[26] kurulmuştur. Akçadağ Öğretmen Okulu’na da Cafer Toksun adında bir müdür atanmıştır.[27]

Bir süre geçmiş ve Cafer Toksun, yöre halkı ve okul hakkında yeterli bilgiyi edinmiş, kadrosunu oluşturmuş, saldırı planlarını hazırlamıştır; sıra uygulamaya gelmiştir. İlk iş olarak, okulun üç bin dönümlük arazisinin etrafını dikenli telle çevirmiş, böylece yöre köylerin Akçadağ’a ulaşmak için 35 yıldan beri kullandığı yolu kapatmış olmuştur. Yolun girişine bir kulübe yaptırmış, kulübeye silahlı bekçi yerleştirmiş ve telefon bağlatmıştır. Bununla da yetinmemiş, okul arazisine eli silahlı bekçiler yerleştirmiş ve yaklaşanlara ateş ettirmeye başlamıştır. Böylece okulla yöre halkının ilişkilerini kesmiştir. Eğer biri okula gidecekse, nöbetçiler önce ziyaretçinin kimliğini kontrol etmiş, sonra okul yönetimine telefon edilerek verilen bilgilere göre işlem yapılmıştır.[28]

Okulun demokrat öğretmen ve çalışanlarına baskı yaparak onları uzaklaşmaya zorlamışlardır. Cafer Toksun’ un baskılarından öğrenciler de paylarına düşeni almıştır. Sol görüşlü öğrencileri baskıyla yıldırmaya, kimi zaman da derslerden çıkararak dövmeye giriştiği şeklindeki haberler giderek artmıştır.[29]

Akçadağ Öğretmen Okulu adeta askeri bir kamp, Cafer Toksun da kampın komutanı gibiydi. Rastladığı Alevi kadınlara “Alevileri yaşatmayacağım. Sizi kocasız bırakacağım.” dediği, baskılarını artırdığı görülmektedir. Gelişmeler üzerine, yöre halkı ve öğrenci velileri, durumu Malatya Valisine bildirmişlerdir. Ancak Vali, şikâyetleri dikkate almamış, müdürden yana tutum sergilemiştir.[30]

Hamit Fendoğlu Suikastı 17 Nisan 1978

Fendoğlu, 1977’de yapılan seçimlerde MSP, MHP ve sağ güçlerin, örgütlerin desteğiyle bağımsız olarak Belediye Başkanlığı’nı kazanmıştır. Belediye Başkanı olduktan sonra siyasal İslamcılar ve milliyetçilerle arasının açıldığı söylentisi yaygınlaşmıştır. 1978’de Türkiye’de politik ortam oldukça karışıktı, sol ve sağ gruplar birbirleriyle kıyasıya çatışma içindeydi. Halk tedirgin, muhalefet partileri (AP, MSP, MHP) tahrik ediciydi. Siyasal iktidar (CHP) yetersizdi. Böyle bir ortamda, Ankara-Emek PTT’sinden Hamit Fendoğlu adına bir koli gönderilmiştir. Koli, Kasım Önadım adıyla gönderilmiştir. Kasım Önadım, Hamit Fendoğlu’nun çok sevdiği bir arkadaşı, dostudur. Koli, Malatya PTT’sine gelmiş; Fendoğlu 14 Nisan 1978’de koliyi aldırtmıştır. İşlerin yoğunluğu nedeniyle koli birkaç gün belediyede kalmıştır. 17 Nisan günü akşamı Fendoğlu koliyi arabasıyla evine götürmüştür. O anı, Hamit Fendoğlu’nun eşi Mukaddes şöyle anlatmaktadır: “Hamit eve geldi. Elinde bir paket vardı. Çocuklar ‘Ne o dede?’ deyip etrafını sardılar. Hamit de ‘Kasım amcanız size çikolata göndermiş’ dedi.” Hamit Fendoğlu, koltuğuna oturmuş, kolinin ambalajını açmaya çalışıyordu. Kolinin kapağı açıldığında ani bir ses ve patlama binayı sarstı.[31]

18-20 Nisan 1978 Malatya Katliamı

18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştır. Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü de Samanpazarın da toplanmıştır. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aşmış, çoğu 15-20 yaşlarında gençlerdir. Gençlerin ellerinde özel hazırlanmış sopalar, zincirler, nacak gibi saldırı aletleri vardır. Yüzleri maskeli olan çok sayıda kişi de, toplanan grupların önüne geçmişlerdir. Bir kol, Cezmi Kartay Caddesine yönelmiştir. Burada bulunan işyerlerinin çoğunluğu Alevilere aittir. Bir kol, Fuzuli Caddesine, bir kol Akpınar, Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesine; bir kol da Turan Emeksiz Caddesine doğru “Kahrolsun Komünizm, katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçmişlerdir.[32]

Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından gaz dökerek yakıyorlardır. Yanan yağların, mobilyaların, halıların, deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya’yı sarmıştır.[33]

Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (CHP, TÖB-DER, TÜM-DER, Tütüncüler Derneği) merkez binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş gazetelerinin matbaa ve idarehaneleri, tekel bayileri, gazete bayileri yerle bir edilmiştir. Rakı, şarap ve benzeri içkilerin satıldığı lokantaların, tekel bayilerinin ve marketlerin önü kırılmış şişelerle, masalarla birbirine karışmıştır. Ateşe verilen bu yerlerden çıkan kokular insanları sersemletmiş, Malatya’nın üstüne pis kokulu kara bir duman çökmüştür. Alçaktan uçan jetlerin sesleri karmaşa havasını artırmıştır.[34]

Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşmıştır. Denetim elden çıkmıştır. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştur. İşaretlenmiş işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe verilmiştir.[35]

Screenshot_20171210-193914.png

Ortaklıkta başlarında maskeliler olduğu halde, ellerinde benzin bidonuyla dolaşan on binlerce saldırgandan başka kimse yoktur. Güvenlik güçleri de yoktur. Yalnızca jet uçakları alçaktan uçarak ve sesleriyle saldırganları caydırmaya çalışmışlardır. Ancak bu bir işe yaramamıştır. Sokaklara dökülen eşyalar alev alev yanmış, cadde ve sokaklar atılmış buzdolapları, mobilyalar, televizyon ve radyolar, içki şişeleri, yağ kutuları, kumaşlar, ayakkabılar, sebze ve meyveler, cam parçaları, kapı ve pencere kırıkları, gaz tüpleri, devrilmiş otolardan geçilmiyordur. İçin için yanan eşyalardan yükselen ağır ve değişik kokular ve kara duman göz açtırmıyordur. Ateşi söndürmeye gelen itfaiye araçları, hortumları kesilmiş olarak sokaklarda bekletilmiştir.[36]

Şehir merkezinde sağlam yer kalmamış ve saldırganların da işi bitmiştir. Bu kez mahallelere yönelmişlerdir. Rastladıkları genç kızlara sarkıntılık etmeye, yaşlı kadınları dövmeye başlamışlardır. Bu ortamda nereden geldiği bilinmeyen bir kurşun, saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi öğrencisi Tahir Kökçü’yü kafasından ağır yaralamıştır. Hastaneye kaldırılan yaralı kurtarılamamış ve yaşamını yitirmiştir. Olayları yatıştırmak amacıyla bir konuşma yapan Malatya Cumhuriyet savcılarından Necati Sezener ile Adıyaman‘dan gelen Jandarma Komando Birliği komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğramış ve her ikisi de bıçak ve kurşunla yaralanmıştır.[37]

Malatya’nın etkin ailelerinden birine mensup olan Devlet Hastanesi Başhekimi Yüksel Fenercioğlu, olayları yatıştırmak, yakma ve yıkmayı önlemek amacıyla bir konuşma yapmak istemiş, ancak gözlerini kin bürümüş maskeli saldırganlar yine saldırmışlardır. Dr. Yüksel Fenercioğlu ve yanındakiler ateşli silahla yaralanmış, yaralılar Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştır.[38]

Kalabalık bir grup, Alevilerin yoğun olduğu Ata (Haçova), Cemal Gürsel ve Başharık Mahallelerine doğru yürüyüşe geçmiştir. Turan Emeksiz Caddesinin üzerinde bulunan yüzlerce işyeri ve evin camlarını kırarak eşyalarını sokaklara atmış, gaz dökerek yakmışlardır. Bu sırada bir apartmandan saldırganların üstüne ateş açılmış, iki kişi yaralanmıştır. Saldırganlar da apartmanı ateşe vermişlerdir.[39]

Saldırganlar, Turan Emeksiz Caddesinde “Komünistlere ölüm, katil Ecevit, Dan Dan Hamido’ya intikam, Müslüman Türkiye” diye slogan atarak, önlerine gelen işyerlerini, konutları tahrip etmiş ve yakmışlardır. Tam bu sırada askeri birlikler cemselerle olay yerine yetişerek, olası kanlı bir çatışmayı önlemişlerdir. Saldırganların bir kolu, Malatya’nın büyük semtlerinden biri olan Sıtmapınarı’na yönelmiştir. Burası, işçilerin yoğun olduğu bir semttir. Saldırganlar, yıka yaka Sıtmapınarı’na ulaşmış ve Alevi ve solculara ait işyerlerinin tümünü tahrip etmişlerdir.[40]

Bu sırada Çilesiz Mahallesi’nde bir başka vahşet yaşanmıştır. Çilesiz Mahallesi’nin halkı, Malatya Merkezi’ndeki saldırı olayını üzüntü ve kuşkuyla izlerken; mahallenin çocukları da bahçede top oynamaktadırlar. Saat 12.00’ye doğru bir araba, top oynayan çocuklara yaklaşmıştır. Arabadan inen biri, “Naci, Sait, Özcan” diye ismen çağırdığı üç çocuğu arabaya almış ve uzaklaşmışşlardır. Arkadaşları da, herhalde öğretmenleridir, bir yeri göstermek için götürdüler, düşüncesiyle başta ailelerine haber vermemişlerdir. Ama sonra kuşkulanıp ailelerine bildirmişlerdir. Götürülen çocuklar (Özcan Türksever, Sait Hazar, Naci Erguvanlı) 14-15 yaşlarında olup, Gazi Lisesi’nin öğrencileridir. Üçü de Alevi ailenin çocuklarıdır. Birkaç saat sonra acı haber gelir. Çocuklar önce işkence görmüş, sonra kafalarına sıkılan kurşunlarla öldürülmüştür. Katiller bununla da yetinmemişler, cesetleri, Malatya’ya 8 kilometre uzaklıktaki Beylerderesin de demiryolu tüneli önünde rayların üstüne bırakmışlardır. Üzerlerinden tren geçen cesetler paramparça olarak bulunmuştur.[41] 17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma; 20 Nisan akşamına kadar sürmüştür. Bu süre içinde sekiz kişi ölmüş, yirmisi ağır olmak üzere yüz kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut tahrip edilmiştir. Olaylar sırasında onlarca otomobil de zarar görmüştür.

Bazı işyerlerinde yangının halen devam ettiği 20 Nisan günü şehir merkezindeki enkazı kaldırma çalışmaları başlatılmıştır. Cadde ve sokaklar ancak iki günde temizlenebilmiştir. Bir yandan enkaz kaldırılmış bir yandan da mahkeme kanalıyla hasar tespiti yapılmıştır. Hasarın o dönem rakamlarıyla 100 Milyon TL olduğu belirlenmiştir.[42]

SONUÇ

Olayların ardından Malatya ve çevre illerde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Ancak bir türlü durulmayan olaylar devam etmiş kutuplaşma içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Ayrıca sırasıyla Maraş ve Çorumda yaşanan katliamları da bir nevi tetikleyen Malatya olayları zaten gergin olan ülke ortamını içinden çıkılmaz bir kargaşa ortamına sokmuştur. Bazı kesim gazetecilerin hatta milletvekillerinin orduyu göreve çağırmasıyla darbenin altyapısı oluşmuştur. 12 Eylül sonrasında da Kenan Evren ve kurmayları darbenin bir gerekçesi olarak yaşanan bu katliamları ve git gide bozulan toplum refahını gerekçe göstermişlerdir.[43]

Screenshot_20171210-193945.png

DİPNOTLAR

[1] Taşkesen, A. ve Ceylan, Y.(2015). Alevi- Sünni Farklılaşmasında Güven ve Diyalog s. 459

[2] ÖZMEN, Fazilet Ahu, Alevi Gençliğinin Siyasi ve Sosyokültürel Kimlik Mücadelesi s. 46

[3] A.g.e. s. 31

[4] A.g.e. s. 41

[5] A.g.e. s. 49

[6] A.g.e. s. 51

[7] https://www.pirha.net/malatya-katliami-1-12914.html

[8] http://halkinkurtulusu.net/?p=3184

[9] http://www.akmb.ch/alewi/index.php/tr/alevi-katliamlar/malatya-katliam

[10] A.g.e.

[11] A.g.e.

[12] A.g.e.

[13] A.g.e.

[14] A.g.e.

[15]https://www.pirha.net/malatya-katliami-1-12914.html

[16] A.g.e.

[17] A.g.e.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e.

[20] A.g.e.

[21] A.g.e.

[22] A.g.e.

[23] A.g.e.

[24] http://www.akmb.ch/alewi/index.php/tr/alevi-katliamlar/malatya-katliam

[25] A.g.e.

[26] Milliyetçi Cephe Hükümeti

[27] A.g.e.

[28] A.g.e.

[29] A.g.e.

[30] A.g.e.

[31] AKYILDIZ, Erhan Milliyet Gazetesi, 20. 04. 1978

[32] http://www.pirha.net/malatya-katliami-3-12920.html

[33] A.g.e.

[34] A.g.e.

[35] A.g.e.

[36] A.g.e.

[37] A.g.e.

[38] A.g.e.

[39] A.g.e.

[40] A.g.e.

[41] Tercüman ve Milliyet Gazeteleri, 20. 04. 1978

[42] http://www.alinteri.org/18-nisan-malatya-katliami.html

[43] ÜNLÜ, Mustafa, 12 Eylül, 1998

 

KAYNAKÇA

TAŞKESEN, A. ve Ceylan, Y.(2015). Alevi- Sünni Farklılaşmasında Güven ve Diyalog

ÖZMEN, Fazilet Ahu, Alevi Gençliğinin Siyasi ve Sosyokültürel Kimlik Mücadelesi

 

İNTERNET KAYNAKLARI

https://www.pirha.net/malatya-katliami-1-12914.html

http://www.akmb.ch/alewi/index.php/tr/alevi-katliamlar/malatya-katliam

http://www.alinteri.org/18-nisan-malatya-katliami.html

 

GAZETE KAYNAKLARI

TERCÜMAN,  20.04.1978

MİLLİYET,  20.04.1978

 

BELGESEL KAYNAKLARI

ÜNLÜ, Mustafa, 12 Eylül, 1998

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s