Merve YILMAZ yazdı: “Türkiye’nin Boğazlarda Güvenliği Sağlama Çalışmaları ve Tepkiler”

GİRİŞ

Bu çalışmada ilk olarak Boğazlar sorununun Osmanlı Devleti Döneminde ortaya çıkışı, uluslararası bir mesele haine gelişi ve daha sonra da Türkiye’nin söz konusu meseledeki politikaları, dış devletlerin bu politikalara etkileri ve tepkileri ele alınacaktır. Bugün de hala geçerliliğini koruyan sözleşmeler, bu sözleşmelerin yetersizlikleri sonucu ortaya çıkan sorunlar, bu sorunların çözümü için sunulan yeni çözümler yazının devamında daha ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.

BOĞAZLAR SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI VE SORUNUN BOYUTU

İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde kesin olarak Türk egemenliğinin kurulması, Marmara ve Karadeniz’in birer iç deniz haline gelmesiyle ve bunun öncesinde 15. yy’ın ortalarında Sinop, Trabzon, Kırım ve Eflak-Boğdan’ın Türk topraklarına katılmasıyla mümkün olmuştur. Bunun üzerine Karadeniz ve boğazların yabancı savaş ve ticaret gemilerine kapatılması, Osmanlı Devleti’nin, önemle üzerinde durmasıyla devletlerarası siyasette, hukuken ve fiilen, boğazların ve Karadeniz’in “kapalılığı ilkesi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ilke 16. yy’da önce Fransa daha sonra İngiltere ve Hollanda gibi Avrupa devletlerine verilen kapitülasyonlara rağmen korunmaya devam etmiştir. Her ne kadar 1699 Karlofça Antlaşmasıyla, Rusya Karadeniz’deki statüyü değiştirmeye çalışsa da Osmanlı’nın tepkisiyle, 1711 Prut Antlaşmasıyla bu durum engellenmiş ve 1774’te, Rusya’nın Karadeniz’de kendi gemileriyle ticaret yapma hakkını elde ettiği Küçükkaynarca Antlaşması’na kadar devam etmiştir.

Bu antlaşma Karadeniz ve Boğazlar üzerinde önemli bir dönüm noktası sayılsa da bu tarihten sonra da Karadeniz ve boğazların kapalılığı ilkesinin devam ettiği söylenilebilir çünkü Osmanlı’nın Rusya’ya verdiği hak daha önce Hollanda, Fransa ve İngiltere’ye verdiği gibi sadece ticaret gemilerinin boğazlardan geçme hakkı olmuştur. Fakat daha sonra Osmanlı’nın, Napolyon tehlikesi; Rusya’nın Karadeniz’i bir Rus gölü haline getirme ve boğazlarda hakimiyet kurma politikası sebebiyle, 1798’de imzaladıkları İstanbul Antlaşması ile Osmanlı, Rus savaş gemilerinin, geçici olarak ve kendisine yardım etmek amacıyla boğazlardan geçmesine izin vermişti. Bu antlaşmayla Rusya ile Osmanlı arasında Boğazlar Sorunu açıkça başlamıştır. Bundan hemen sonra ise, 1802 Paris Antlaşması ile Osmanlı ilk defa bir yabancı devletin, Fransa’nın, ticaret gemilerinin Karadeniz’e girmesine izin vermiştir. Bu tarihlerde yaşanan diğer bir önemli gelişme de, İngilizlerin Çanakkale Boğazı’nı zorla geçerek İstanbul önlerine gelmeleri ve bu olaydan sonra 1809’da Çanakkale Antlaşması (Kale-i Sultaniye) imzalanmasıdır ve Boğazlar Meselesi bu antlaşma ile devletlerarası bir boyut kazanmıştır.

Daha sonra 1829 Edirne Antlaşması ile Rusya’nın, kendi ticaret gemilerinin boğazlardan geçiş hakkını bir kez daha Osmanlı’ya kabul ettirmesi ve bununla da kalmayıp, bu haktan bütün devletlerin gemilerinin yararlanabileceğini ilan etmesi ile Boğazlar Sorunu daha geniş bir devletlerarası zeminde yerini almış ve yine aynı antlaşmayla, boğazların ticaret gemilerine de kapalılığı ilkesi değişerek yerine boğazların, bütün devletlerin ticaret gemilerine açıklığı ilkesi getirilmiştir.

Fakat bundan yaklaşık 10 yıl sonra, 1841 Londra Boğazlar Antlaşması ile boğazların yabancı savaş gemilerine kapalılığı ilkesi kesin olarak kabul edilmiştir. Bunun sebebi ise Fransa ve İngiltere’nin Akdeniz’deki çıkarlarından dolayı, bu ilkeyi devletlerarası bir zemine taşımak istemesidir. Öte yandan, Rusya’nın Balkanlar’da yayılmasına karşı olduğundan, Avusturya da Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumaktan yana olmuş ve Osmanlı’nın lehine bir politika izlemiştir. Sonuç olarak bu antlaşmayla, boğazlardan geçiş, ilk defa devletlerarası bir statüye ve garantiye bağlanmıştır. Fakat aynı zamanda Osmanlı’nın Boğazlar üzerindeki egemenliğini de kısıtlamış çünkü Londra Boğazlar Antlaşması ile Boğazların yükümlülüğü artık sadece Osmanlı’ya değil bu antlaşmayı imzalayan diğer beş devlete de ait olmuştur.

merve.jpg

MONTREUX (MONTRÖ) BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ, SÖZLEŞME’NİN STATÜSÜ VE ÖNEMİ

24 Temmuz 1923’te Türkiye ile müttefikler arasında Lozan Barış Antlaşması imzalanırken aynı gün bir de ‘Boğazlar Sözleşmesi’ yapıldı. Bu sözleşmeyle; Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi ile İstanbul Boğazı’ndan denizden ve havadan serbest geçiş esas alınmış; bu geçiş güvenliğini sağlamak amacıyla da; Boğazların her iki kıyısı (Çanakkale Boğazı’nın doğu ve batısında 20’şer, İstanbul Boğazı’nın doğu ve batısında 15’er kilometrelik alan), Marmara Denizi’ndeki adalar askersiz hale getirilmiş, bu bölgelerde tahkimat yapmak ve asker bulundurmak yasaklanmıştı.[1] Buna karşılık olarak da bölgenin güvenliği Milletler Cemiyeti tarafından güvence altına alınmış ve bu statünün kontrolü için de sözleşmede imzası bulunan devletlerin temsilcilerinden oluşan ve başkanlığını bir Türk temsilcinin yaptığı ‘Boğazlar Komisyonu’ oluşturulmuştur.

Türkiye’nin dönem şartları içinde istemeyerek imzaladığı ve boğazlar üzerindeki egemenliğini kısıtlayan bu sözleşme, değişen siyasi koşullar sebebiyle yaklaşık 10 yıl içinde uygulanamaz hale gelmiştir. Sözleşmenin imzalandığı sıralarda dünya, silahsızlanmanın azaltılması ve savaş tehlikelerinin uluslararası kontrolle önlenebileceği ümidi içindeydi. Fakat Milletler Cemiyeti’nin kolektif güvenlik sisteminin başarılı bir şekilde uygulanamaması, silahsızlanma ve savaş tehlikelerinin bertaraf edilebileceği ümidini yavaş yavaş yıkmış ve Milletler Cemiyeti gittikçe etkisini kaybetmeye ve işlevsiz hale gelmeye başlamıştır.

Böyle bir siyasi ortamda; Türkiye’nin, Lozan Antlaşmasında öngörülen boğazları koruma garantisinin uygulanmayacağını görmesi üzerine; Boğazların statüsünün değiştirilmesine ve zamana uygun hale getirilmesine yönelik bazı hukuki girişimleri olmuştur. Türkiye’nin bu girişimleri dönemin devletlerarası politikalarında önemli bir yer edinmiştir. Türkiye’nin bu konuda dayandığı uluslararası hukuk prensibi ‘koşullar değişti’ prensibi olmuştur.[2]

Türkiye’nin bu konu üzerine daha şiddetle eğilmesi, Avrupa’da uluslararası ilişkilerin bozulması ve özellikle Almanya’nın silahlanmaya başlamasıyla olmuştur. Almanya’nın 1919 Versailles Antlaşması’nın askeri hükümlerini tanımadığını açıklaması üzerine, 17 Nisan 1935’te olağanüstü toplanan Milletler Cemiyeti Konseyi’nde; dönemin Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras, Türkiye’nin Boğazlar Statüsünü değiştirme isteğinde olduğunu bildirmiş ve bununla ilgili şu iki ilkeyi öne sürmüştür: “Bu nedenlerden biri, Türkiye için, başka her devlet gibi, güvenliğini sağlama zorunluluğudur. Öteki neden ise şudur: Varlığını koruması için gerekli bütün uyanıklıkla birlikte, barışı sağlamlaştıracak bütün çabalara içtenlikle katılmaktan geri durmayan Türkiye, bu alandaki istekli davranışının, kendisine karşı eşitliğe aykırı bir davranışa yol açmasını kabul edemez.”[3]. Ayrıca Dr. Tevfik Rüştü Aras, aynı konuşmada, uluslararası durumda meydana gelecek her değişiklikte boğazlar statüsünün de karşı bir değişiklik gerektireceğini sözlerine eklemiştir.

Türk Dışişleri Bakanı, aynı yıl, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nda Lozan Antlaşması’nın imzalandığı dönem koşullarının değiştiğini öne sürerek, doğrudan statünün değişmesi yönündeki isteğini, boğazların askersizleştirilme hükümlerinin; Türkiye’nin hem kıyılarının savunulmasına, hem de topraklarının iki parçası arasındaki geçit ve transitin güvenliğine zarar verdiğini belirtti.[4]

Türk Hükümeti’nin barışın korunması konusunda gösterdiği dikkat, özen ve dürüstlük çerçevesinde, uluslararası toplantılarda açıkladığı bu istekleri; 1923 Lozan boğazlar Sözleşmesi’nin hükümlerinin gözden geçirilmesi yolunu hazırlamış ve ayrıca Akdeniz ve Avrupa’da meydana gelen yeni bunalımlar, Türkiye’nin haklılığını açıkça göstermiştir.

Türkiye, bütün bu çalışmalar sonucunda 10 Nisan 1936’da, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde imzası bulunan devletlere bir nota göndererek; kendi güvenliği, savunması ve egemenlik haklarının korunması amacıyla, Lozan’da belirlenen statünün değiştirilmesini ve boğazlara tekrar asker yerleştirilebilmesini, bunun için de bir görüşme yapılmasını istemiştir.

Türkiye’nin, Lozan Sözleşmesi’nin üzerine getirdiği başlıca yenilik ‘savaş tehlikesi’ halidir. Türkiye kendisini savaş tehlikesinde gördüğü takdirde, yeni hükme göre, Milletler Cemiyeti’ne ve taraf devletlere bilgi vermek suretiyle, savaş hali için kararlaştırılan düzeni aynen uygulamak hakkına sahip olacaktı. Bu yenilik hem Türk topraklarının güvenliğini, hem de genel bir barış dengesi için gerekli görülmüştür. Türk projesinde, savaş gemilerinin geçmelerini düzenleyen genel mekanizma bir nevi otomatik kontrol koyuyor ve böylelikle özel bir komisyona ihtiyaç kalmıyordu. İşte bu sebeple Türkiye Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılmasını istemekteydi.

1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin  Montreux (Montrö) kentinde bir konferans toplandı. Montreux Boğazlar Konferansı’na Türkiye, Avusturalya, İngiltere, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya katıldı.[5]

Türkiye’nin bu isteği, dönemin siyasi koşulları çerçevesinde, İtalya dışında, olumlu karşılanmıştır. İtalya, Habeşistan’a saldırısı üzerine, Milletler Cemiyeti’nin aldığı önlemlere Türkiye’nin de dahil olması sebebiyle, boğazların statüsünün değişmesine karşıdır. Fakat sözleşmenin imzalanmasından 2 yıl sonra, 1938’te, İtalya’da Boğazlar Sözleşmesi’ne katılmıştır.

Sovyet temsilcisi M. Litvinov boğazların kapanmasını, Türkiye ve bütün Karadeniz devletlerinin güvenliği bakımından önemli saymakla beraber, kapama formülü üzerinde ısrarlı durmuyor ve boğazların “belirli bazı kısıntılar ve belirli bazı hedeflerle” bütün memleketlerin savaş gemilerine açılmasını uygun gören Türk formülünü desteklemeye hazır olduğunu bildiriyordu. Yani Sovyetler Birliği, Karadeniz’e kıyısı olan devletler için geçiş serbestliği, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletler için ise kısıtlı geçiş serbestliği istemiş ve Türk görüşünü desteklemiştir.

Fransızlar ise Türk projesini kabul ediyorlar ve Lozan Sözleşmesi ile amaçlanan hedeflerin hala devam etmekte olduğunu ve onlara günün şartlarına daha uygun yollarla ulaşmak gerektiğine inanıyorlardı. Bu hedefler önce Türkiye’nin sonra Karadeniz devletlerinin güvenliği ve genel olarak dünyanın geri kalan kısmı ile serbest ulaşımların sağlanmasıdır.

Öte yandan İngiltere de bütün devletler için geçiş serbestliği talep ediyor ve Boğazlar Komisyonu’nun devamını istiyordu ayrıca uygun koşulların sağlanması takdirde, boğazlara tekrar asker yerleştirilmesine de karşı çıkmayacağını bildirmiştir.

Konferans birbirine karşı olan bu tezlerin çalışılmasıyla sürmüştür. Sonuçta sözleşme, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin de desteğiyle, Türkiye’nin boğazlarda yeniden egemenlik kurmayı hedefleyen ve Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin gemilerinin bu denize girmesini önemli ölçüde kısıtlayan Türk tezinin kabulüyle 20 Temmuz 1936’da nihayet imzalanmıştır.

Tamamı 29 madde, 4 ‘Ek’ ve 1 ‘Protokol’den oluşan sözleşmede barış hali, Türkiye’nin içinde olduğu savaş hali, Türkiye’nin içinde olmadığı savaş hali ve Türkiye’nin kendisini yakın savaş tehlikesinde görmesi hali olmak üzere dört ayrı statüye dayanır. Sözleşmeyi imzalayan taraflar boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş serbestliği ilkesini kabul etmişlerdir. Ancak bu serbestliğin kullanılışı da, Montreux Boğazlar Sözleşmesinde koşullara bağlanarak düzenlenmiştir.

Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlarda uluslararası bir statü kurulmuş olmakla beraber bunda o dönemde değişen siyasi dengeler de önemli rol oynamıştır. Türkiye değişen güçler dengesinden, başarılı bir strateji uygulayarak yararlanmış ve boğazlarda istediği sonucu elde etmiştir.

Yine bu sözleşme Türk-İngiliz ve Türk-Sovyet ilişkilerinde bir dönüm noktası sayılabilir. Türk-İngiliz yakınlaşması, İngiltere’nin Türkiye’ye bu konferansta verdiği en önemli destekle en önemli gelişmesini kaydetmiştir ve tabi ki İngiltere’nin bu desteğinin en önemli sebebi İtalya’nın doğu Akdeniz bölgesinde ortaya çıkarttığı tehdittir. Böyle bir tehdide karşı İngiltere Türkiye’de sağlam bir dayanak görmüş ve Türkiye’yi kendi tarafına çekmek istemiştir. Türkiye’nin de askeri güç bakımından zayıf bir Sovyetler Birliği yerine, denizlerde kuvvetli olan İngiltere’ye kayması tabi ki daha doğru olurdu. İşte bu etkenler Montrö’den sonra Türk-İngiliz ilişkilerini geliştirmiştir.

Montrö Sözleşmesi’nin asıl amacı kıyı devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını saklı tutmakla beraber uluslararası deniz ticaretinin gereklerini ve yararlarını bu haklarla bağdaştırmaktır. Yani Montrö ile boğazlardan yeni bir geçiş rejimi kabul edilmiş, bu yeni rejimin uygulanması ve denetimi sorumluluğu Türkiye’ye verilmiştir. Yine bu sözleşme ile boğazların savaş gemileri tarafından kullanılmasında, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını gözeterek, Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan devletler ayrımını yapmış ve Türkiye kendi güvenliğini sağlamıştır. Şayet Montreux Sözleşmesi olmasaydı herhangi bir savaş tehlikesinde Türkiye boğazlardan geçecek savaş gemilerini engelleyerek, güvenliğini sağlayamazdı. Bundan dolayı Montreux, bu bölgede güvenlik için gerekli dengeyi sağlayan önemli bir mihenk taşıdır.[6]

1939-80 ARASI BOĞAZLAR

Her ne kadar 1 Eylül 1939’dan 23 Şubat 1945’e kadar Türkiye’nin içinde olmadığı bir savaş durumu yaşansa da, dünyanın sürekli değişen ve her zaman dinamik bir yapıya sahip siyasi dengeleri, zaman içinde Montreux’de de bazı yetersizliklere yol açmıştır.

1939’da Sovyetler Birliği, Türkiye’den, boğazları Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine, SSCB’nin rızası olmadığı sürece, kapatmasını istemiş ve boğazların birlikte savunulması için bir pakt yapılmasını istemiştir. Fakat Sovyetler’in bu isteği Türkiye tarafından reddedilmiş ve Ankara’da, İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında Üçlü İttifak Antlaşması imzalanmıştır. Daha sonra savaş sırasında, bu kez Almanya ve SSCB arasındaki görüşmelerde ele alınmış ve boğazlarda uzun süreli kiralama yoluyla bir üs kurulması, SSCB’nin Mihver’e katılmak için ileri sürdüğü koşullar arasında yer almıştı[7]. Ancak daha sonra Almanya’nın saldırısına uğraması sonucu, SSCB, 1941’de Türkiye’ye gönderdiği notayla boğazlar konusunda hiçbir talebi olmadığını bildirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, boğazlar konusunda yaşanan ve uzun dönemde önemli sonuçlar doğuracak olan en önemli gelişme, bazı İtalyan ve Alman savaş gemilerinin Montreux’de yasaklamış olmasına rağmen boğazlardan geçmeleri oldu. Savaş ertesi Sovyet talepleri, bu gelişme ileri sürülerek haklı gösterilmek istenmişti.[8]

Boğazlar konusu 1945 Yalta zirvesinde de görüşülmüştür. Konferansın açılmasından yaklaşık bir hafta sonra Stalin boğazlar konusunu, “Boğazlardaki rejim sayesinde Türklerin eli Sovyetlerin boğazındadır ve nasıl olacağını henüz bilmiyorum, fakat (boğazlarda) Sovyet çıkarlarını koruyan bir rejim kurulması gerekmektedir”[9]  bu sözlerle gündeme getirmiştir. Stalin boğazlardaki Türk hakimiyetinin Sovyetleri soluksuz bıraktığını öne sürerek boğazlarda üs ve egemenlik paylaşımı istiyordu. ABD, Montreux’nün değişmesini istememekle birlikte bunu hemen dile getirmemiştir. İngiltere ise Türkiye’nin toprak bütünlüğünü koruma politikası çerçevesinde Montreux’nün değişimine sıcak bakıyordu.

Yalta’daki itirazsız tutumun ardından Türkiye’nin talepleri ile ilgili görüşmeler Potsdam Konferansı’na kalacak ve Sovyetler’in Boğazlar üzerindeki talepleri tekrar tekrar gündeme gelecektir. Sovyetler, hareket kabiliyetlerini kıstığı gerekçesiyle Montreux’nün iptalini istiyorlardı. Fakat boğazların Rusya ile ilgili kısıtlamaları Montreux’nün yetersizliğinden değil, kıyıdaş devletlerin Almanya ve İtalya işgali altında bulunmasından kaynaklanıyordu çünkü 1936 yılından 1945 yılının başına kadar geçen yaklaşık 10 yıllık sürede, savaş dönemi dahil, Montreux’nün uygulanması ile ilgili önemli bir sorun yaşanmamıştır ayrıca sözleşmede yapılacak esaslı bir değişiklik Türkiye’nin bağımsızlığını, dış politika tercihlerini ve egemenliğini tehdit edecektir.[10] Açıkça görüldüğü gibi asıl neden boğazlardaki kısıtlamalar değildir. Stalin Montreux’yü bahane ederek Boğazlarda Sovyet egemenliği kurmak, Türkiye’yi de Balkanlarda kurmayı planladığı Sovyet bağlısı uydu devletler içine dahil etmek ve Ege’ye açılarak Süveyş ile Cebelitarık üzerinde söz sahibi olmak istiyordu. Sovyet üsleri kurulsa ve Montreux değiştirilse bile savaş durumunda boğazların açık tutulması olası değildi Sovyetlerin istediği gibi boğazların sadece kıyıdaş devletlerin savaş gemilerine serbest hale gelmesi, Sovyet savaş gemilerinin boğazlardan geçip Akdeniz’deki herhangi bir limanı ya da düşman donanmasını bombalayıp geri dönüp Karadeniz’e sığınma hakkını elde etmesi demekti ki böyle bir durumda saldırıya uğrayan taraf boğazlardan geçemeyecekti. Türkiye geçiş izni verse Sovyetler ile vermese saldırıya uğrayan taraf ile karşı karşıya gelecekti. Bu durum karşısında ABD’den daha kararlı bir tepki veren İngiltere, Sovyetler’e karşı Türkiye’yi destekleyeceğini açıkça şu sözlerle beyan etmiştir: “Türkiye (Ekim) 1939 yılında İngiltere ile bir İttifak Antlaşması imzalamış ve savaş süresince askeri yetersizliği nedeniyle müttefiklere katılamamış, fakat (savaş süresince) İngiltere ile hareket etmiştir”.[11] Bunun üzerine Sovyetler’in tepkisi 19 Mart 1945 tarihinde, Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e, 17 Aralık 1925 tarihinde Paris’te imzalanmış olan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın süresinin uzatılmayacağını ve antlaşmanın feshedileceğini bildiren bir nota göndermek olmuştur. 7 ay sonra süresi dolacak olan Dostluk Antlaşması feshi Ankara’da şaşkınlıkla ve endişeyle karşılanmıştır. Sovyetler’in beklenmedik notası üzerine, Selim Sarper Sovyet notasını değerlendirmek için 3 Nisan’da Ankara’ya gelmiştir. Selim Sarper hala Ankara’da iken, 4 Nisan’da Sovyetler’in Ankara Büyükelçisi Sergey A. Vinogradov’a Dışişleri Bakanı Hasan Saka tarafından, “Sovyetlerle dostluk antlaşması yapılmasının istendiği ve yeni bir antlaşma için Sovyet teklifinin beklendiği” bildirilmiştir. Böylece Sovyetlerin 1925 Antlaşması’nda değişiklik yapılmasına yönelik istekleri kabul edilmiştir. Fakat bu isteklerin içinde, boğazlarda üs ile toprak taleplerinin de yer alacağı henüz bilinmiyordu. Söz konusu görüşmelerin yapıldığı esnada Selim Sarper Mayıs ayı sonunda Moskova’daki görevine geri döndü.[12] Daha sonra yapılan görüşmelerde yeni bir dostluk antlaşması için Sovyetler; 1921 tarihli Moskova Antlaşması’nın değiştirilerek Kars ile Ardahan’ın Sovyetlere bırakılmasını; boğazlarda Sovyetler’e üsler verilmesini; Rusya ile Türkiye arasında (başka hiçbir devletin dahil olmadan) bir antlaşma imzalanarak Montreux Sözleşmesi’nin tadil edilmesini istediğini bildirmiştir. Ankara Sovyetler’in bu isteklerinin tamamını reddetmiş ve bu durumdan İngiltere’yi haberdar etmiştir. İngiltere ise Sovyet tehdidine karşı ABD’nin desteğini almak istemiş fakat istediği gibi geri dönüş alamamıştır. Sovyetler’in bu isteklerine karşın Türkiye, ABD ile yaptığı görüşmelerden bir sonuç alamamıştır. Her gün biraz daha gerilen sinir harbiyle tırmandırılan Sovyet talepleri karşısında Türkiye’nin politikası, Montreux’nün uluslararası bir toplantı ile ele alınması, diğer taleplerin ise kesinlikle reddedilmesi şeklinde olmuştur.

Nihayet 17 Temmuz 1945’te Potsdam Konferansı kaydedilebilmiş ve ABD, SSCB ve İngiltere’nin katıldığı konferansta İngiltere, Türkiye ile ilgili durumu gündeme getirmiştir. ABD’nin, Sovyetler’in boğazlar üzerindeki isteklerine İngiltere’ye nazaran daha sıcak baktığı konferanstan boğazlar ile ilgili kesin bir karar çıkmamıştır. Ancak Montreux’nün günün koşullarına yanıt vermediği ve bu konuda her üç devletin de kendi görüşlerini Türkiye’ye bildirmesi konusunda görüş birliğine varılmıştır. Bu karardan sonra Türkiye’ye verilen ilk nota ABD notası olmuş, söz konusu notada ABD  boğazların, tüm devletlerin ticaret gemileriyle kıyıdaş devletlerin savaş ve gemilerinin, savaş ve barış zamanında transit geçişine açık olması, kıyıdaş olmayan devletlerin ise savaş gemilerinin belirlenen tonajla sınırlandırılması gerektiğini belirtmiştir. İngiltere’de 21 Kasım’da Türkiye’ye ABD notasına benzer bir nota vermiştir. Daha sonra 7 Ağustos 1946’da Sovyetler, verdiği notada şu iki duruma değinmiştir: Belirlenecek yeni rejimin sadece Karadeniz’e kıyıdaş devletlerce belirlenmesini ve Türkiye’nin ve SSCB’nin boğazların Karadeniz’e kıyıdaş devletler aleyhine kullanımını önlemek için bölgeyi birlikte savunmaları gerektiğini söylemiştir. Önce ABD ve İngiltere daha sonra Türkiye bu notayı reddetmişlerdir.

Daha sonra 1960-1980 arası dönemde de Montreux ile ilgili sorunlarla karşılaşılmıştır. Bu sorunların ilki sözleşmede belirtilen ‘savaş zamanı’ ve ‘barış zamanı’ kavramlarının 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bulanıklaşmasıydı. Türkiye’nin tarafsız ise savaşan devletlerin savaş gemilerinin boğazlardan geçişi yasak olmasına rağmen, Vietnam Savaşı sırasında ABD’nin savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi Sovyetler’de tepkiyle karşılanmıştır. İkinci sorun ise askeri ve teknolojik gelişmelere Montreux’nün cevap verememesi olmuştur. Sonuncu olarak da Montreux’nün bazı savaş gemilerine, ait oldukları sınıflara göre boğazlardan geçişine izin vermesiydi. 18 Temmuz 1976’da SSCB’nin Kiev savaş gemisinin, Türkiye’nin izniyle Karadeniz’den girerek boğazlardan geçmesiyle sözleşme ile ilgili sorun ortaya çıkmıştır. Söz konusu geminin ABD’nin Akdeniz’deki deniz kuvvetlerine karşı hava desteği sağlayabilecek kapasitede olması, Kiev’in bir uçak gemisi olup olmadığı tartışmalarına yol açmıştır. Sonuç olarak, 1976’da Kiev’in boğazlardan geçişi, Montreux’ye taraf hiçbir devlet tarafından resmen kınanmamış, ama uluslararası hukuk açısından sözleşmenin birtakım hükümlerinin hangi anlama geldiği sorununu gündeme getirmiştir.[13]

1980-1990 tarihleri arasında ise, gemi inşa sektöründeki gelişmeler ve boğazlarda artan deniz trafiği sebebiyle söz konusu bölgede can, mal ve çevre güvenliği açısından birtakım sorunlar ortaya çıkmıştır. 1988-1993 arasında boğazlarda yıllık ortalama kazalar yüzde 135 artmış, karaya oturma olayı ise yine aynı yıllar arasında 4 kat daha fazla görünmeye başlamıştır. Bahsi geçen bütün bu sorunlar sebebiyle boğazlar ile ilgili yeni bir tüzük hazırlanmış.

1994 BOĞAZLAR TÜZÜĞÜ VE TEPKİLER

23 Kasım 1993’te kabul edilen, 1 Temmuz 1994’te yürürlüğe giren tüzük 7 yedi bölümden oluşmaktadır ve boğazlarda kazaların önlenmesi için gemilerin yükleri, boyutları ve boğazdan geçiş hızları ile ilgili bazı düzenlemeleri içermektedir. Türkiye söz konusu tüzükteki yeni geçiş kurallarıyla ilgili olarak, uluslararası camiayı bilgilendirerek tepkileri önlemek amacıyla Uluslararası Denizcilik Örgütüne (UDÖ) gitmiştir. Türkiye’nin hazırladığı trafik ayrım düzenindeki şemalar Seyir Güvenlik Alt-Komitesi tarafından kabul edilmiştir. Fakat Türkiye sadece manevra yeteneği kısıtlı gemiler için birkaç kural göndermekle kalmamış, 1994 Boğazlar Tüzüğü’ndeki bütün kuralları hatta tüzükte olmayan ama fiilen uygulanan kuralları da UDÖ’ye göndermiştir.[14] Anlaşılan, Türkiye’nin bunu yapmasındaki asıl amaç, boğazlardan geçecek gemileri bu konuda bilgilendirmekti; ama UDÖ yetkilileri özellikle de Rusya Federasyonu’nu bilgilendirme mahiyetinde gönderilen bu metinleri işleme koymuşlardır. Kısa bir süre sonra RF (Rusya Federasyonu) Montreux, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Geleneksel Deniz Hukuku’na aykırı olduğu gerekçesiyle, Türkiye’nin vermiş olduğu bu belgeye itiraz etmiştir. Rusya’nın bu itirazına, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Umman da destek vermiştir.

Mayıs 1994’te Türkiye’nin hazırladığı trafik ayrım şeması Deniz Güvenliği Komitesi’nde onaylanmış ve ‘UDÖ Kural ve Tavsiyeleri’ başlığını taşıyan metin kabul edilmiştir. Fakat kabul edilen bu yeni metinle birlikte ortaya biri ulusal (1994 Tüzüğü) diğeri uluslararası (UDÖ Kural ve Tavsiyeleri) olmak üzere iki farklı belge çıkmıştır. Bu ikinci belge Türkiye açısından birtakım sorunlar açığa çıkarmıştır, çünkü 1994 Tüzüğü ile bazı farklılıklar taşıyordu; örneğin; Tüzükteki kurallar zorlayıcı, belgedeki kurallar tavsiye ediciydi.[15] Ayrıca bu belgenin Türkiye için bir diğer olumsuz yanı da, bir kıyı devleti olarak Türkiye’nin yetkilerinin kısıtlayan gemi kaptanlarınınkini genişleten bazı hükümler içermesiydi. UDÖ ile bu tartışmalar sırasında; RF kendi bayrağını taşıyan bazı gemilerin boğazlardan geçişlerinin geciktirildiğini belirtmiş ve ayrıca bu konudaki istatistikleri UDÖ’ye sunmuş ve bunun ardından Türkiye’nin yürürlüğe koyduğu Boğazlar Tüzüğü’ne itibar edilmemesini istemiştir. Türkiye Rusya’nın bu tavrı üzerine boğazlarda yaşanan bazı kazalarla ilgili istatistikler sunmuş ve konuyu örgüt dışına çekmeye ve Rusya ile müzakere etmeye çalışmıştır fakat bu amaçla yapılan dört toplantıdan sonuç alınamamıştır.

Rusya Federasyonu bu toplantılarda 1994 Tüzüğü’nün büyük gemilerin geçişini düzenleyen maddelerin değiştirilmesini istemiş Türkiye ise bu istekleri en aza indirmeye çalışmıştır. Yapılan toplantılardan netice alınamamasından dolayı Rusya Federasyonu, Aralık 1996’da konuyu yeniden UDÖ’ye götürmüştür. Fakat Rusya’nın boğazlar ile ilgili istediği yeni misyon Türkiye tarafından egemenlik ihlali olarak görüldüğü için reddedilmiştir. Bu esnada Bulgaristan da kendi gemilerinin bekletildiğini öne sürerek Rusya’ya destek vermiştir. Aynı toplantıda OCIMF (Petrol Şirketleri Uluslararası Formu), petrol vb. tehlikeli yük taşıyan büyük gemilerin geçişinde bu türden iki geminin, geçiş yapan tankerler arasında yeterli mesafe bırakıldığında mümkün olacağını savunan bir belge sunmuştur. Bu belgenin amacı boğazların geçiş kapasitesini artırmak ve Orta Asya petrollerinin uluslararası pazara boğazlardan çıkarılmasıydı. Bu noktada Türk tezi; ‘Türk boğazları sadece teknik düzeyde ele alınmalıdır’ şeklindeydi ve 1997’de yeniden bir toplantı yapılmış fakat bu kez Türkiye bu toplantıya temsilci göndermemiştir. Gemilerin Rotalandırılması Çalışma Grubu bünyesindeki toplantıdan Türkiye aleyhinde bir rapor taslağı hazırlanmıştır. Bu toplantıdan sonra düzenlenen birkaç toplantıda da boğazlar konusu gündeme gelmiş ve Türkiye’nin belirlediği geçiş rejimi konusundaki düzenlemelerin UDÖ’de tartışılmasına geçici olarak ara verilmiştir.

1994 Boğazlar Tüzüğü’ne en büyük tepki tahmin edildiği üzere Rusya Federasyonu’ndan gelmiştir. Rusya Federasyonu’na göre söz konusu tüzük boğazlardan geçişi kısıtlamaya yönelikti ve Orta Asya petrolünün tankerlerle boğazdan taşınması bertaraf edilmeye çalışılıyordu. Buna karşı Türkiye ise bu düzenlemenin boğazlarda can, mal ve çevre güvenliği sağlamaya yönelik olduğunu ileri sürmeye devam etmiştir. Bu tartışmaya rağmen Rusya, Montreux’nün sona erdirme hakkını kullanmamıştır çünkü Montreux’deki düzenleme Karadeniz’e kıyıdaş olan ve Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerle ilgili farklı düzenlemeler içeriyordu. Dolayısıyla Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemileriyle ilgili kısıtlamaları Rusya’nın lehine bir durumdaydı. Montreux sonrasında yapılacak yeni bir düzenlemede ABD ve Almanya gibi iki büyük devleti dışarda tutmak neredeyse imkansızdır ve ABD’nin savaş gemilerinin uluslararası boğazlardan ‘serbest geçmesi’ ilkesini benimsemesi Rusya’nın aleyhine bir durum oluşturabilirdi.

merve1.jpg

UDÖ’de yapılan tartışmalarda önce, Türkiye’nin boğazları bir iç düzenlemeyle denetleyemeyeceği ileri sürülse de en sonunda Türkiye’nin böyle bir denetleme yetkisi olduğu kabul edilmiştir. Bunun üzerine Rusya ve diğer devletler 1994 Tüzüğü’nün Montreux’ye aykırı olduğunu ileri sürerek tartışmayı farklı bir noktaya taşımışlardır.

Tarafların bu noktadaki tezleri şöyle seyretti: Büyük gemilerin boğazlardan geçebilmesi için Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı’na gemi ve yükü hakkında bilgi verilmesi gerekmekteydi, anlaşılacağı üzere buradan, bu gemilere geçiş izni verilmeyebileceği anlamı çıkmaktaydı. 1994 Tüzüğü karşıtı devletler; Montreux’de, geminin yükü ile ilgili bir bilgilendirme zorunluluğu bulunmadığını ve ayrıca yine sözleşmeye göre ticaret gemilerinin sağlık denetimi dışında hiçbir formaliteye tabi olmadığını fakat geçiş öncesi istenilen bilgilerin formalite olduğunu savunmuşlardır. Türkiye’nin bu konudaki argümanları ise şu şekilde olmuştur: Türkiye’ye UDÖ bünyesinde kabul edilen ‘Kural ve Tavsiyeler’ ile bu yetkiler verilmiştir ve boğazlarda gemilerin geçişini güvenli kılabilmesi için önceden gemi ve yükü hakkında bilgi verilmesi elzemdir. Ayrıca uzunluğu 150 metreyi aşan gemilerin boğazlardan geçişi ciddi manada tehlike yaratabilir, bu gemilerin geçişi römorkör eşliğinde ve trafik tek yönlü kapatılarak yapılmaktadır, bu tür önlemler alınabilmesi için Türkiye’nin önceden bilgi sahibi olması gerekmektedir.

Nükleer güçle yürütülen veya nükleer, tehlikeli, zararlı yük ve atık taşıyan gemilerle ilgili düzenleme ise Türkiye’nin bu tür gemilerin geçişine izin vermeyebileceği yönünde olmuştur. Bu konuda karşıt devletler kendi tezlerini Montreux’nün 2. Maddesindeki ‘bayrağı ve yükü ne olursa olsun boğazlardan geçiş ve seyrüseferin tam serbestisinden yararlanır’[16] ifadesine dayandırmışlardır. Türkiye ise bu maddede 1989 Basel Sözleşmesi’ni ileri sürmüştür, bu sözleşme Türkiye’den yazılı izin alınmadan tehlikeli atık taşıyan gemilerin boğazlardan geçiş yapamaması sonucunun doğurmaktadır. Bunların dışında, zorunlu nedenlerle trafiğin durdurulması ve kılavuz kaptan almak zorunda olan gemiler ile ilgili de tezler ortaya atılmış ve daha sonra, 6 Kasım 1998’de, Türkiye yeni bir boğazlar tüzüğünü yürürlüğe koyarak 1994 Tüzüğü’nü kaldırmıştır.

SONUÇ

İstanbul ve Çanakkale Boğazları, dünyanın bazı coğrafyaları gibi, her zaman stratejik öneme sahip iki nokta olmuştur. Dünya siyasetindeki değişimin, savaş ve güvenlik endişelerinin bu konuyu her zaman dünya gündeminde sıcak ve diri tuttuğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle savaş (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları) durumlarında boğazlar, savaşan ülkelerin güvenliği açısından ciddi önem arz etmiş ve üzerinde tartışılan konulardan olmuştur. Diğer taraftan boğazların, en başta da İstanbul Boğazı’nın bu denli önemli olması aynı zamanda Karadeniz’in stratejik öneminden ileri gelir. Çünkü Kafkasya ve Orta Asya’nın, Batı’ya açılan kapısı olan ve uluslararası enerji taşımacılığının güzergâhını oluşturan Karadeniz, gerek Türkiye gerekse diğer bölge ülkeleri için önemli bir noktadır. Birçok açıdan büyük ölçüde öneme sahip olması sebebiyle Türk Boğazları her zaman stratejik bir nokta olma özelliği taşımış ve dünya siyasetinde kendine geniş yer bulmuştur. Osmanlı’nın bölgede hakimiyet kurması ve getirdiği ilkelerle boğazlar korunmuş olsa da Osmanlı’nın dağılma dönemlerinde, devletin güç kaybetmesi sebebiyle boğazlar meselesi devletlerarası bir boyut kazanmış ve bu noktada gerek Osmanlı gerekse Türkiye güvenliği sağlamak amacıyla dış politikasında gerekli tedbirleri alma gayreti içinde olmuştur. En başta Rusya olmak üzere, bölge ülkelerinin de müdahil olduğu tartışmalarda Türkiye barışçıl ve çözüm odaklı bir yol izlemiş ve boğazlar ile ilgili en adil neticeye varmayı hedeflemiştir. Türkiye genel anlamda boğazlar konusunda başarılı bir dış politika izlemiş olsa da, boğazlar, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibariyle, Türkiye’nin tek başına askeri ve diplomatik boyutlarını aşan bir mesele olmaya devam edecektir.

DİPNOTLAR

[1]  UÇAROL, Rifat, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitabevi, İstanbul, s. 580

[2] GÖNLÜBOL, Mehmet, Cem Sar, “1919-1938 Yılları Arasında Türk Dış Politikası”, Olaylarla Türk Dış Politikası, Ankara 1969, s. 131

[3] UÇAROL, Rifat, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995, s. 581.

[4] A.g.e,, s. 581

[5] A.g.e,, s. 582

[6] /http://dergipark.gov.tr/ankuayd/issue/1868/22704/ erişim tarihi: 18.11.2017

[7] ORAN, Baskın, “Türk Dış Politikası”, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, İletişim, c. II, s. 182

[8] A.g.e,, s. 182

[9] http://dergipark.gov.tr/kid/issue/10142/124715/ erişim tarihi: 18.11.2017

[10]http://dergipark.gov.tr/kid/issue/10142/124715/ erişim tarihi: 18.11.2017

[11] http://dergipark.gov.tr/kid/issue/10142/124715/ erişim tarihi: 18.11.2017

[12]  Cumhuriyet, “Moskova Elçimiz Görevi Başına Gitti”, 25 Mayıs 1945, s. 1

[13] ORAN, Baskın, “Türk Dış Politikası”, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, İletişim, c. II., s. 185

[14] A.g.e,, s. 590

[15] A.g.e,, s. 591

[16] A.g.e,, s. 594

KAYNAKÇA

UÇAROL, Rifat, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995

ORAN, Baskın, “Türk Dış Politikası”, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, İletişim, c. II.

GÖNLÜBOL, Mehmet, Cem Sar, “1919-1938 Yılları Arasında Türk Dış Politikası”, Olaylarla Türk Dış Politikası, Ankara 1969

İNTERNET KAYNAKLARI

http://www.cumhuriyetarsivi.com/monitor/index2.xhtml erişim tarihi: 18.11.2017

http://dergipark.gov.tr/kid/issue/10142/124715/ erişim tarihi: 18.11.2017

http://dergipark.gov.tr/ankuayd/issue/1868/22704/ erişim tarihi: 18. 11. 2017

http://dergipark.gov.tr/gav/issue/6530/86593/ erişim tarihi: 18.11.2017

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s