İlayda ALTINKAYNAK yazdı: “1959 – 2005 Dönemi Türkiye – AB – ABD Üçgeni”

GİRİŞ

Yaklaşık 58 yıl önce 1 Temmuz 1959 tarihinde Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na[1] ortak üyelik başvurunda bulunmuştur. Bu yazıda Türkiye ile aynı zaman diliminde veya çok daha sonrasında başvuruda bulunan ülkelerin Avrupa Birliği’ne katılması ama Türkiye’nin 2017 yılı itibariyle hala müzakere sürecinde olmasının sebeplerini, Türkiye’nin süreç içerisinde uluslararası alandaki faaliyetlerini, rakiplerini ve ABD’nin duruma etkisinden bahsedeceğiz.

12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve 1964’te yürürlüğe giren Ankara Antlaşması (Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir ortaklık yaratan antlaşma)[2] ile birlikte AB-Türkiye ilişkileri aşamalı bir şekilde ilerlemiştir. İkinci maddeye göre sürecin üç aşamada gerçekleşeceği söylenmiştir: hazırlık aşaması, geçiş aşaması, son aşama.

Son aşamanın gerçekleşmesi ile Türkiye’nin tam üyelik alması beklenmektedir. Aşamaların hepsi uygulanmakta/uygulanmış olmasına rağmen politik, ekonomik, sosyal sebeplerden dolayı yaşanan gecikmeler bütün aşamaların uzamasına sebep olmuştur. Bu uzamayı diğer üye ülkelerden örnekler vererek biraz anlatabiliriz: 1959 yılında Türkiye ile eş zamanlı olarak ortak üyelik başvurusu yapan Yunanistan 1981 yılında tam üye olarak kabul edilmiştir. Türkiye’den otuz üç yıl sonra 1992 yılında başvuru yapan Finlandiya sadece üç yıllık bir bekleme süresinin ardından 1995 yılında tam üye olarak kabul edilmiştir.

Türkiye’nin topluluğa katılması diğer Avrupa ülkelerinden daha farklı bir önem arz etmektedir. Eğer Türkiye topluluğun üyesi haline gelebilirse bu üyelik, ilk defa halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin Avrupa’ya girmesi, Doğu-Batı, Hıristiyanlık-İslam’ın birlikte var olması anlamına gelecektir.

Her ne kadar sonrasında inanç farklılığı konusu AB ve Türkiye ilişkilerinin gündemini fazlasıyla meşgul edecek olsa da 1963 yılında Ankara Antlaşması imzalanırken dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu(AET) Komisyonu başkanı olan Walter Hallstein’ın şöyle bir demeci vardır: “Bugün politik açıdan büyük öneme sahip bir olaya tanıklık ediyoruz. Türkiye, Avrupa’ya aittir. Bu sürecin en derin anlamı budur. Bu süreç en çağdaş şekliyle coğrafi bir önermenin kısaltılmış bir ifadesinden ya da birkaç yüzyıldır geçerli olan tarihi bir gözlemden daha fazlası olan bir gerçeğin teyit edilmesi olarak düşünülmelidir.”[3]

Başvurudan bu yana geçen zaman diliminde Türkiye’nin AB’ye, AB’nin Türkiye’ye bakış açısı ve tutumu fazlasıyla değişme göstermiştir. Negatif yönlü bir değişme olduğunu söyleyebileceğimiz bu dönemde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olan AB vatandaşlarının sayısı oldukça artış göstermiştir. Aynı şekilde Türkiye’nin AB’ye girmesini desteklemeyen Türkiye vatandaşlarının da sayısı artmıştır.

Her ne kadar Ankara Antlaşması’nda Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda oldukça olumlu maddeler barındırsa da AB bu beklentiyi düşürmek veya ortadan kaldırmak için yıllar boyunca farklı yöntemler denemiştir.

Bunlardan biri ve belki de en önemli olanı Türkiye’nin ortak üyeliğinin, tam üyelikle sonuçlanmak zorunda olmadığını belirtmeleri olmuştur. Diğeri ise “imtiyazlı ortaklık” kavramı şeklinde kendini göstermiştir. Ortak üyelikten yüksek, tam üyelikten düşük olan bu kavram birçok önde gelen AB figürü tarafından olumlu tepkiler kazanmıştır. Fakat Türkiye bu iki düşünceyi de reddetmiştir. 2007 yılında Sarkozy[4] tarafından ortaya atılan “Akdeniz için Birlik” projesi Türkiye tarafından AB üyeliğine alternatif değil, bir basamak olarak düzenlendiği zaman kabul edilmiştir.

TÜRKİYE’NİN AB YOLUNDA RAKİPLERİ

Kuruluşundan itibaren AB beş adet genişleme dalgası yaşadı. Bu genişlemeleri aşağıda şu şekilde gösterebiliriz:
İlk Genişleme(1973): Birleşik Krallık, Danimarka, İrlanda
İkinci Genişleme(1981): Yunanistan
Üçüncü Genişleme(1986): İspanya, Portekiz
Dördüncü Genişleme(1995): Avusturya, Finlandiya, İsveç
Beşinci Genişleme(Birinci Grup)(2004): Çek Cumhuriyeti, Estonya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya
Beşinci Genişleme(İkinci Grup)(2007): Bulgaristan, Romanya + Hırvatistan(2013)[5]

Yukarıda adı geçen bütün ülkeler Türkiye’nin AB ile ilişkileri açısından önem taşısa da asıl incelenmesi ve yorumlanması gereken ülke Yunanistan’dır.

YUNANİSTAN 

Türkiye’nin AET’ye başvurmasında en önemli etkenin Yunanistan’ın başvuruda bulunması olduğu söylenmektedir. İki ülkenin de başvurularını yaptığı dönemde Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu için AET’ye katılım ve Yunanistan’ın Türkiye dış politikasındaki etkileri çok önemli görülmüştür.

1959 yılında Yunanistan Başbakanı Karamanlis, Türkiye Başbakanı Menderes ile görüşerek AET’ye karşı ortak bir tavır takınmak ve başvuruları, AET’den çıkacak kararları, konuları, müzakerelerdeki argümanları paylaşacakları konularında anlaşmışlardır.

Yunanistan’ın AET’ye başvurusundan 53 gün sonra Türkiye’de kendi başvurusunu yapmıştır. AET henüz çok yeni bir oluşum olduğu için Türkiye ve Yunanistan’ın başvurularından oldukça memnun kalmıştır. Aynı zamanda Türkiye ve Yunanistan’ın beraber hareket etmeleri, uyum içinde olmaları Amerika Birleşik Devletleri(ABD)’yi de hoşnut etmiştir.

AET en başta Yunanistan ve Türkiye ile olan ilişkilerin eşitlikçi, dengeli sürdürülmesini amaçlasa da ülkelere gönderilen heyetler sonucunda Türkiye’nin ilerlemesinin Yunanistan kadar hızlı olamayacağının sonucuna varmıştır. Topluluk, Türkiye her şeyi açıklığa kavuşturana kadar Yunanistan ile müzakereleri yavaşlatma fikrini bile öne sunmuştur fakat Yunanistan Başbakanı Karamanlis tarafından bu öneri reddedilmiştir.

Önerinin reddedilmesinden sonra AET iki ülke için farklı stratejiler geliştirmeye başlamıştır ve Yunanistan için verilen kararların, yapılan anlaşmaların hiçbirinin Türkiye’ye örnek olmayacağını söylemiştir.[6]

Komisyon ve Türkiye arasında gümrük müzakereleri devam ederken 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye’de askeri darbe gerçekleşmiştir ve AET ile olan ilişkiler durma noktasına gelmiştir.

Yunanistan ise 9 Temmuz 1961’de ortaklık antlaşmasını imzalanmıştır.[7] Antlaşmanın imzalanması ile Yunanistan ile Türkiye arasındaki rekabet tekrar kendini göstermiştir ve birbirlerine verilen imtiyazlar, ekonomik öncelikler ile ilgili diğer AET üyelerinin ve ABD’nin de dile getirdiği görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Fakat ekonomik sebepleri bir kenara bırakırsak AET’nin Türkiye ve Yunanistan’ı çok önemli görmesinin başka bir nedeni de Soğuk Savaş’ın en yoğun olduğu zamanlarda bu iki ülkenin SSCB[8]’ye karşı tampon bölge olmasıdır.[9]

Türkiye müzakerelerine devam ederken Topluluk’un kendisine Yunanistan’a özellikle tarım konusunda vermiş olduğu imtiyazları vermesini talep etmiştir. Topluluk da Yunanistan da buna karşı çıkarak Yunanistan’ın imtiyazlarının korunması gerektiğini ve diğer anlaşmaların dışında tutulması gerektiğini söylemiştir. Uzun bir süre boyunca yapılan müzakerelerden sonra 12 Eylül 1963 tarihinde Türkiye de kendi ortaklık antlaşmasını imzalamıştır.[10]

Ankara ve Atina Antlaşmaları birbirlerine çok benzemekle beraber önemli farklılıkları da bulunmaktadır. Bu farklılıklardan en önemlisi; Atina Antlaşması’nda bulunmamakla birlikte Ankara Antlaşması’nda gümrük birliği oluşmadan önce Türkiye’nin bir “hazırlık süreci” geçirmesi gerektiğidir.

Ankara Antlaşması’ndan sonra Yunanistan’ın antlaşmanın feshedilmesini istemesi ilişkileri tekrar germeye başlamıştır. 21 Nisan 1967’de gerçekleşen Yunanistan darbesi yüzünden ülkenin AET ile olan ilişkileri kısmen askıya alınmıştır. Aynı yıl Ortaklık Konseyi toplantısında Türkiye hazırlık aşamasını iki yıl önce bitirip geçiş aşamasına geçme talebini belirtmiştir. Bu hareket ile Türkiye, Yunanistan’ın içinde bulunduğu siyasi açıdan karmaşık durumu kullanarak onlara yetişmek için fırsatı değerlendirdiğini gözler önüne sermiştir.

Hazırlık aşamasından geçiş aşamasına geçiş için Katma Protokol hazırlanması kararlaştırılmıştır. Protokol için yapılan toplantılarda Türkiye isteklerini yine Yunanistan’a verilen imtiyazları göz önüne alarak belirtmiş ve kendine verilen hakların artırılması ya da farklı bir ifade ile söylemek gerekirse olumlulaştırılması taleplerinde bulunmuştur. Topluluk ve Türkiye’nin amaçları, çıkarları bu noktada çatışmıştır. Türkiye daha fazla hak talep ederken AET ise kotaları artırmanın peşinde olmuştur. Toplantılar yapılmaya başlandıktan 2 yıl 11 ay sonra, 23 Kasım 1970’de Türkiye Katma Protokol’ü imzalamıştır. Türkiye’nin amacı yine gümrük birliğini tamamlayıp Yunanistan imtiyazlarını kendisi için de geçerli kılmaktır. 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinden sonra ABD tarafından konulan silah ve asker ambargosu ekonomik kriz ile birleşince genel durum ve AET içindeki pozisyonu kötü etkilenmiştir. Bu durum 1978 yılında kadar devam etmiştir.[11]

ABD’nin Yunanistan’ın tam üyeliğini desteklemeye karar vermesi ve buna karşı olan Alman Şansölyesi Schmidt ile iletişime geçip ikna etmesi Türkiye’yi de umutlandırarak Yunanistan ile daha yakın ilişkiler kurmaya çalışmasını sağlamıştır. Bunlar sonuç vermeyip ABD’den ambargonun sürdürülmesi şeklinde karar çıkınca Türkiye tüm Amerikan üslerini kapatacağını açıklamıştır. Bunlar gerçekleşirken beklenenden erken bir şekilde Yunanistan AET’ye tam üyelik başvurusunu yapmaya karar vermiştir ve bu kararı 12 Haziran 1975’te hayata geçirmiştir. Katılım müzakereleri bir yıl sonra başlayan Yunanistan beraber başvuru yaptıkları Türkiye için düzenledikleri bir basın toplantısında Türkiye’nin de tam üyelik için başvurmasından mutluluk duyacaklarını belirtmiştir.[12]

Yıllar içerisinde yaşanan gelişmeler ve olaylar Türkiye halkını ve siyasetini Avrupa Birliği konusunda ikiye bölmüştür. Siyasiler arasında AB’ye katılımın gerekliliğini savunanlar ve AB’yi “Hıristiyan Kulübü” olarak görüp başvurmamayı önerenler arasında süregelen tartışmalar sonucunda Türkiye başvurmamaya karar vermiştir.

Şubat 1980’de Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen açıklama yapıp Türkiye’nin AET’ye tam üyelik başvurusunda bulunacağını belirtmiştir. Buradaki amaç Yunanistan tam üyelik alamadan Türkiye’nin üyeliğini garantilemek ve veto riskini ortadan kaldırmaktır. Bu açıklama sonrasında Erkmen’e eylemlerinin ulusal çıkarlarla uyuşmadığı iddiasıyla gensoru[13] verilmiştir ve görevden alınmıştır.[14] Bir hafta sonra 12 Eylül 1980’de Türkiye askeri darbe ile karşılaşmıştır. AET Türkiye’ye karşı olumsuz bir tavır takınmıştır ve Yunanistan beklenenden 3 yıl önce 1981’de tam üye olarak kabul edilmiştir.

Süreç içerisinde Türkiye’yi etkileyen ülkeler arasında başı ABD, Almanya ve Fransa çekmiştir. Almanya Yunanistan’a karşı açık bir şekilde olmasa da Türkiye’yi desteklemiştir. Fransa ise zaman zaman bu konuda Almanya ile ters düşerek Yunanistan’ı desteklemiştir ABD ilk başlarda Türkiye’nin üyeliğine karşı olsa da bu fikirden kısa süre içerisinde vazgeçip nerdeyse bütün konularda Türkiye’yi desteklemiştir.

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ VE AB

ilayda altınkaynak görsel 3 (1)

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasının ABD için neden önemli olduğu hakkında pek çok teori mevcuttur. Günümüzde belki de bunlardan en geçerlileri jeopolitik teorilerdir.

Jeopolitik nedir? Jeopolitik, politika belirlenmesi için bir ulusun, topluluğun, bölgenin jeopolitiğindeki değişen ve değişmeyen unsurları inceleyerek dünyadaki, bölgedeki güç merkezlerini inceleyen, belirleyen bir bilim dalıdır.[15]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD Başkanı Harry Truman’ın ve danışmanlarının elinde SSCB ile baş edebilmek için yeterli bir plan yoktu. ABD’nin Moskova Büyükelçiliği’nde görev yapan George Kennan kendisinin “çevreleme politikası” ile bu eksikliği gidermiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca uygulanan bu planın somut örneklerinden biri “Truman Doktrini”dir. 1947 yılında yapılan Kongre’de Yunanistan ve Türkiye’nin SSCB tehdidi altında olduğu belirtilerek mali ve askeri yardımlar yapılması kararlaştırılmıştır.

Marshall Planı da bu politikalar devamında gerçekleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik, sosyal, siyasi açıdan zor bir dönem geçiren Avrupa ülkelerini Sovyet etkisine girmekten korumak için 1948 yılında devreye girmiştir.

Aynı zamanda çevreleme politikasının devamı için ABD, NATO, CENTO[16] ve SEATO[17] isimli uluslararası örgütlerin kurulmasında başı çekmiştir.

CENTO, sonradan konulan bir isim olup kuruluş sırasında Bağdat Paktı olarak tarihte yer almıştır. 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında imzalanan, İngiltere, İran ve Pakistan’ın da katılımıyla genişleyen, 1958 yılında ülkede yaşanan ihtilal sonrasında Irak’ın ayrılması ile Paktın isim değişikliği yapılmıştır. 1979 yılında İran İslam Devrimi ile birlikte İran ve Pakistan da ayrılınca örgüt işlevini yitirdi ve faaliyetlerini sonlandırmıştır.

Türkiye’nin ABD, SSCB ve İngiltere’nin baskılarına rağmen İkinci Dünya Savaşı’na girmeyi reddetmiştir fakat savaş sonrasında SSCB’nin yayılma politikasıyla kendisinden toprak ve üs istemesi sonucunda müttefik arayışına girerek ABD ile yakınlaşmıştır. ABD ile yakınlaşmasının ve müttefik haline gelmesinin sonucunda Truman Doktrini ve Marshall Planı’ndan yararlanan ülkelerden biri haline gelmiştir.

NATO’nun kurulmasıyla Türkiye ittifakı güçlendirmek için başvurmuştur. SSCB ile komşu olması başvuruya olan düşünceleri olumsuz etkilemesi Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker tugayı göndermesi ile değişmeye başlamış ve 18 Şubat 1952 tarihinde üye olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

1964 yılında gönderilen Johnson Mektubu Türkiye ile ABD arasında güvensizliğe ve uzaklaşmaya sebep olmuştur. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Türklerin yaşadığı sorunlardan dolayı müdahale hazırlıklarına başlayan Türkiye’ye gönderilen mektupta Kıbrıs’a müdahale edilmemesi gerektiği, edilirse SSCB ile karşı karşıya gelineceği, NATO’nun Türkiye’ye böyle bir durumda yardım etmeyeceği ve ABD’den alınan silahların da kullanılamayacağı belirtilmiştir.[18] Türkiye cevap olarak müdahalede bulunmayacağını söylemiştir.

1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı sonrası harekat sırasında ABD silahlarının kullanıldığı gerekçesi ile Türkiye’ye silah ambargosu konulmuştur. 1975 yılında devreye giren ambargo 1978 yılına kadar devam etmiştir. Ambargo konulmasının ardından Türkiye tepki olarak Türkiye’deki ABD üslerinin faaliyetlerini durdurmuş, ABD’ye ait istihbarat merkezlerini kapatmıştır.

1980’li yıllara gelindiğinde ilişkilerde düzelme yaşanmaya başlanmıştır. 1980 darbesinde AB’nin takındığı sert tavır karşısında ABD’nin anlayışlı tavrı bunun nedenlerindendir. Yukarıda belirttiğimiz CENTO’nun dağılma sebepleri de ABD ile Türkiye ilişkilerini yakınlaştırmıştır. Türkiye’nin darbeden sonra liberal politikayı öne çıkarıp o yolu izlemesi de etkili olmuş ve bu üç durumla birlikte ABD üslerinin tekrar faaliyet göstermeye başlaması da ilişkilerin düzeldiğini göstermiştir.[19]

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünya siyasetinde ve ekonomisinde önem kazanan bölge Avrasya haline gelmiştir. Zbigniew Brzezinski’nin[20] ünlü kitabı “Büyük Satranç Tahtası” ABD’nin Avrasya politikalarını belirleyen kitap olarak ortaya çıkmıştır. Kitaba göre Avrasya yüzyıllar öncesinden beri dünyanın merkezidir ve Soğuk Savaş sonrasında da bu özelliğinden bir şey kaybetmemiştir. Dünya nüfusunun %75’ini ve fiziksel, yatırımsal zenginliklerin çoğunu bünyesinde barındıran bu bölge ABD’nin gücünü belirleyebilecek bir önem taşımaktadır.

ilayda altınkaynak görsel 1

Teoriye göre ABD’nin Avrasya’da hegemonyasına karşı koyabilecek güçler Almanya, Fransa, Rusya, Çin ve Hindistan’dır. Bu ülkeler jeostratejik oyuncular olarak adlandırılmaktayken; Azerbaycan, Ukrayna, Güney Kore, Türkiye ve İran jeopolitik eksen ülkeleri tanımına girmektedir.[21]

Ronald Reagan’ın ABD başkanlığı yaptığı dönemde SSCB’nin uluslararası alanda ılımlı ve reformist politikalar izlemesi sebebiyle ABD’nin Türkiye’ye verdiği önem azalmıştır. Fakat Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin rolü ve eylemleri ABD’nin gözünde tekrar önem kazanmasını sağlamıştır. Savaş sonrasında Özal ve ABD Başkanı Bush’un görüşmelerinden sonra yakınlaşmalar tekrar başlamış, işbirliklerinin artırılması ve güçlendirilmesi konularında anlaşılmıştır.[22]

1993 yılında yapılan seçimle yeni başkan seçilen Bill Clinton başkanlığının ilk döneminde dış politikayı daha pasif bırakmıştır. İkinci döneminde ise Clinton’ın AB ülkelerinin liderlerine Türkiye için baskı yapması, Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan sorunlar sırasında Türkiye tarafında yer alması, Kıbrıs sorununda gösterdiği çabalarla birlikte ilişkiler oldukça iyi bir seviyeye gelmiştir.

Ocak 2001’de göreve gelen George W. Bush ile zaman zaman gerilimler yaşansa da Bush hükümeti 2002 yılında yapılan genel seçimlerle iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’ni “ılımlı islam” modelinde görüp diğer Müslüman ülkelere örnek gösterme amacı taşıması ilişkilerin daha kötü gitmesini engellemiştir. George W. Bush’un ikinci başkanlık döneminde ise iki ülkenin ilişkileri ilk dönemin başlarında da olduğu gibi Kuzey Irak sorunu yüzünden kötüleşmiş ve Türkiye’de ABD karşıtlığı yükselmiştir.[23]

2008 yılında seçimleri kazanıp başkan olan Barack Hussein Obama seçim kampanyası sırasındaki açıklamalarından dolayı Türkiye ile olan ilişkilerin tekrar Clinton dönemindeki gibi iyileşeceğini düşündürtmüş fakat durum Bush döneminin devamı olarak düşüş halinde devam etmiştir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ve ABD ilişkileri ne kadar inişli çıkışlı olsa da iki ülke de uluslararası alanda çıkarları için birbirlerinin müttefiki olmaktan vazgeçememiştir.

1999 yılında Başkan Clinton’ın TBMM’de yaptığı konuşmasından aşağıda bir kesit verilmiştir: Soğuk savaş sona erdikten sonra, mükemmel bir şeyi keşfettik. Basitçe, ilişkilerimizin, Sovyetler Birliğiyle karşı karşıya olduğumuz zamandaki kadar önemli olmadığını ve aslında, Soğuk Savaş sonrasında, ortaklığımızın çok daha önemli olduğunun farkına vardık. Birlikte, NATO’yu, 21. yüzyılın taleplerine adapte ediyoruz; Balkanlarda ve Ortadoğuda barış için ortaklık yapıyoruz; tüm bölgeye yardımcı olacak yeni enerji kaynakları geltiriyoruz. Gen yılki ticaretimiz 6 milyar doların üzerindeydi; son beş yılda, ticaretimiz, yüzde 50’den fazla artmıştır.”[24]

1/95 SAYILI ORTAKLIK KONSEYİ(1995)

1983 yılında yapılan seçimleri kazanan Anavatan Partisi(ANAP), AET’ye tam üyelik başvurusunu 14 Nisan 1987 tarihinde yapmıştır. Zamansız görülen bu başvuruya cevap 18 Aralık 1989’da Avrupa Komisyonu tarafından değerlendirme raporuyla verilmiştir. Topluluk ve Türkiye arasında katılım müzakerelerinin başlaması uygun görülmemiş ve sebep olarak dört madde vurgulanmıştır. Bunlar: AET, Türkiye arasında tarım ve sanayi alanlarındaki farklılıklar, makroekonomik dengesizlikler, Türkiye’de sosyal korumaların yetersiz kalması, kalkınma düzeyleri arasındaki fark olarak belirtilmiştir.[25]

1990’ların başında AB ile Türkiye arasında gümrük birliğinin kurulması için ABD’li ve Türk yetkililer ne yapılabileceği üzerine görüşmelere başlamışlardır. ABD iki önemli harekette bulunarak verilecek olan kararı etkilemiştir. Birincisi ABD’li yetkililerin Türkiye’nin bütünleşmesine karşı olan ülkelere gidip lobi yapmalarıdır. İkincisi ise insan hakları ve demokratikleşme üzerine reform yapılması için Türkiye üzerine baskı kurmalarıdır.[26]

6 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi’nde alınan kararla Türkiye ve AB arasında gümrük birliğinin kurulması kararlaştırılmıştır. Şüphesiz bu kararın çıkmasında en büyük etken ABD’nin AB’nin üzerinde kurduğu baskı, yaptığı lobiler ve görüşmelerdir.

ilayda altınkaynak görsel 4

LÜKSEMBURG ZİRVESİ(1997)

Avrupa Komisyonu 16 Temmuz 1997 tarihinde açıkladığı Agenda 2000(Gündem 2000) raporunda Türkiye’yi sürecin dışında bırakmıştır. Türkiye buna tepki göstererek konferansa davet edilmek istemiş ve kabul edilmiştir.

Türkiye’nin aday ülke olarak ilan edilmemesinin temel iki sebebi ekonomisinin zayıflığı ve insan haklarının ihlali olarak karşımıza çıkmıştır. Özellikle insan haklarının ihlali konusu 1995 senesinde yapılan Ortaklık Konseyi’nde de tartışma konusu yarattığından dolayı hala bir çözüme gidilmemesi AB’nin Türkiye’ye bakış açısını olumsuz yönde etkilemiştir. ABD, Türkiye’ye olan desteğini insan hakları konusunun tam üyelik aşamasına bir engel teşkil etmemesi gerektiğini AB’ye söyleyerek göstermiştir.

Demokrasi, insan hakları ve işkence konusu AB tarafından iki dava takip edilerek masaya yatırılmıştır. İlk dava 1995 tarihinde gerçekleşen “Manisalı Gençler Davası”dır. Çoğu ortaokul ve lise öğrencisi olan 16 genç, 1995’te yasa dışı örgüt üyeliği suçlamasıyla gözaltına alınarak ağır işkenceden geçirilmiştir. Gençler tüm suçlamalardan beraat etmiştir. Polisler işkenceden hapis cezası almıştır. Dünya basınında yer alan bu olayın tanıklarından Avukat Sabri Ergül şu sözleriyle gördüğü ilk görüntüyü anlatmıştır: “Çığlığın geldiği koridora girdim. Orada karşılaştığım manzara gözümünden önünden gitmiyor … Yerde çırılçıplak, ıslak battaniyeler içinde iki kız iki erkek gözleri bağlı yatıyor…” [27]

İkinci olay ise Metin Göktepe ismindeki Evrensel Gazetesi muhabirinin cezaevinde öldürülen iki tutuklunun cenazesindeyken gözaltına alınarak polisler tarafından dövülerek öldürülmesidir.[28]

Ekonomiye bakıldığında ise Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hasıla(GSMH), kişi başına düşen milli gelir ve enflasyon oranlarında yetersiz kalması AB’yi vereceği kararda olumsuz yönde etkilemiştir.[29]

Almanya Şansölyesi Helmut Kohl’ün Türkiye’ye karşı duruşu Türkiye’nin aday ülke ilan edilmemesinin önemli sebeplerinden olmuştur. AB ülkeleri ile Türkiye arasında medeni, kültürel ve insani farklar olduğu bu yüzden de Türkiye’nin aday ülke ilan edilemeyeceği söylenmiştir. Sayılan farklar arasında “Hıristiyan değerleri” de bulunmasından dolayı ABD, Avrupa’daki Sosyalistler ve Yeşiller, Ortodoks mezhebini kabul eden Yunanistan sert tepkiler vererek bu tutumu eleştirmişlerdir. Yunanistan Dışişleri Bakanı tepkisini şu sözlerle göstermiştir: “Aralarında beş başbakanın da yer aldığı Avrupa Hıristiyan Demokrat Partilerinin Türkiye’yi Müslüman ülke olduğu için ya da kültürel yapısı değişik diye Avrupa’dan dışlamak istemesi tamamen ırkçılıktır. Biz Yunanistan olarak buna tamamen karşı çıkıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’na yol açan faşizmin bu ayrımcılık yöntemleriyle başladığı unutulmamalıdır. Bugün Müslümanları istemeyen ülkeler yarın Ortodoksları, öbür gün Yahudileri dışlamak isteyebilir.”[30]

Alınan sert tepkiler karşısında AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının yaptığı açıklamalarla yumuşatılmaya çalışılmıştır. Türkiye’nin hiçbir farklılık gözetmeden müzakerelere devam edeceği ve diğer adaylarla aynı kriterlerde değerlendirileceği teyit edilmiştir. Aynı zamanda 31 Mart 1997 tarihinde yapılan Lüksemburg Zirvesi’nde de bu ifade tekrarlanmıştır.[31]

Sorunlar belli bir ölçüde çözümlenmiş gibi gözükse de Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin aday ülke olarak ilan edilmemesinde Yunanistan’ın vetosu etkili olmuştur. Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilimin tırmanmasında o dönemde etkili olan olaylar şunlardır: Kardak’a Yunan bayrağı dikilmesi, Kıbrıs Rum Kesimi ve KKTC arasında yaşanan sorunlar, S-300 füzeleri, Yunanistan’ın terör örgütü olan PKK’ya siyasi ve ekonomik destek vermesi.

On İki Ada ve Doğu Ege Adaları’nın paylaşıldığı anlaşmalar içinde bulunmayan Kardak kayalıkları 1995 yılının sonlarından itibaren yaşanan bir dizi olay yüzünden iki ülkeyi nerdeyse savaşın eşiğine getirmiştir.[32] ABD’nin araya girmesiyle önlenen askeri müdahaleler iki ülkenin birbirlerine karşı her an çatışmaya girebilme potansiyelini göstermiştir. Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos’un belirttiğine göre New York’ta ABD’li diplomat Richard Holbrooke’un kendisine Kardak Krizi sonrasında Yunanistan ve Türkiye’nin savaş gemilerinden atılabilecek füzelerin ve bombaların hedeflerini vurmaması için ABD’nin tüm Ege’yi elektronik sistemle kilitlediğini belirtmesi ABD’nin bu olaydaki rolünün öneminin anlaşılması için belirleyici olmuştur.[33]

Kıbrıs Rum Kesimi’nin silahlanması ve S-300 füzelerini alacağını duyurması Türkiye tarafından sert bir tutumla karşılanmış, böyle bir durumda Kıbrıs’ta barış ümitlerini azaltacağı ve Türkiye’nin takipte olup gereken şeyleri yapacağı söylenmiştir.[34] ABD ise füzelerin alınmasından itibaren bölgede Rusların hakimiyetinin artacak olmasından rahatsızlık duyup tepki göstermiştir. Kıbrıs Rum Kesimi baskılara rağmen sözleşmenin iptal olmayacağını ve alımın yapılacağını belirtince Türkiye tavrını daha da sertleştirerek Kıbrıs’ı ablukaya alabileceğini belirtmiştir. İki NATO ülkesinin karşı karşıya gelme olasılığı ABD’yi endişelendirmiş ve 1964 yılındaki Johnson Mektubu’nu andıran bir mesajla herhangi bir çatışma durumunda Türkiye’nin yalnız kalacağını belirtmiştir.[35] Türkiye tavrını değiştirmeyince Kıbrıs Rum Kesimi lideri Glafkos Klerides füzelerin yerleştirilmesinin 16 aydan önce olamayacağını belirterek yumuşatma girişimlerine başvurmuştur. Sorun Türkiye açısından ortadan kalkmamış ve Lüksemburg Zirvesi’ne kadar sıcaklığını koruyup çözümsüz kalması Yunanistan’ın vetosunu kolaylaştırmıştır.[36]

Bill Clinton’ın ikinci başkanlık döneminde 30 Ocak 1996 tarihinde yapılan ABD-AB Transatlantik Gündemi toplantısı ABD’nin Türkiye’ye olan desteğini net bir şekilde göstermesini sağlamıştır. ABD Dışişleri bakanı Madeleine Albright 1997 Şubat’ında dış gezisine başlamıştır. Gittiği büyük Avrupa kentlerinde ve görüşmelerde Türkiye’nin AB’ye katılımı ile ilgili fikirlerini gündeme getirmiştir.[37]

ABD, Anavatan Partisi(ANAP), Demokrat Sol Parti(DSP) ve Demokrat Türkiye Partisi(DTP) ile kurulan ANASOL-D koalisyon hükümetiyle Ege ve Kıbrıs sorunlarının çözümü için yapılan çalışmalara hız vermiştir. 8-9 Temmuz 1997 tarihinde NATO’nun Madrid Zirvesi’nde Türkiye ve Yunanistan’ “Madrid Dekarasyonu”nu imzalaması her ne kadar iyi bir gelişme olarak görülse de eskiden beri gelen ve çözüme kavuşturulamayan sorunlar sebebiyle bozulmaya müsait duruma gelmiştir.[38]

Yaşanan gergin olaylar yüzünden ABD’nin Lüksemburg Zirvesi’ne kadar AB’ye baskı kurması AB’li liderlerde olumsuz etki yaratmıştır. Bu olumsuz etkiyi Brüksel’de gerçekleşen “Avrupa’nın Geleceği” adlı konferansta Avrupa Komisyonu Başkanı Santer’i söylediği şu sözle gösterebiliriz: “Washington kendisine ait bazı görüşler barındırabilir. Fakat kararları biz kendimiz alırız.”[39]

HELSİNKİ ZİRVESİ(1999)

10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan zirvede Türkiye, AB tarafından aday ülke olarak gösterilmiştir.

Türkiye’nin yıllar sonra Helsinki Zirvesi’nde aday olarak kabul edilmesini kolaylaştıran faktörler bulunmaktadır.

Bunlardan ilki Almanya genel seçimlerinde Şansölye Kohl’un karşısına aday olarak Sosyal Demokrat Parti(SPD)’den çıkan Gerhard Schröder’in seçimleri kazanmasıdır. Schröder seçim kampanyası döneminde yaptığı bir konuşmada Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkileri iyileştireceğini ve yeni bir Türkiye politikası uygulayacağını söylemiştir. Kohl’ün yerine daha Türkiye yanlısı bir lider gelmesi Avrupa Birliği yolunda Türkiye’ye karşı olan Almanya vetosunu ortadan kaldırmıştır. 3-4 Haziran 1999 tarihli Avrupa Konseyi’nin Köln Zirvesi’nde gündem içinde bulunmamasına rağmen Türkiye’nin aday olarak kabul edilip diğer ülkeler gibi müzakerelere başlanması Schröder tarafından bahsedilmiştir. Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık verilmesini içeren bir madde önerisi Almanya ile beraber Fransa’nın da desteğini alırken Yunanistan’ın vetosuna takıldığı için sonuçlanamamıştır.[40]

Haziran 1999’a kadar Türkiye ve Yunanistan arasındaki siyasi ve askeri gerginlik artarak devam etmiştir. Yunanistan’ın PKK isimli terör örgütüne destek vermesi ve bunun ortaya çıkıp uluslararası alanda tepkilerle karşılaşması durumların değişmesine sebep olmuştur. Pangalos’un yerine gelen yeni Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu Türkiye’ye karşı olumlu bir politika izlemiştir. Kosova Savaşı’nda iki ülkenin birleşerek insani yardım konusunda işbirliği yapmaları önemli bir fırsat olarak görülmüş ve savaş sonrasında da Balkanların kalkınması için işbirliğinin devam etmesi talep edilmiştir.[41] Talep kabul edilerek görüşmeler başlamış ve beş alanda(terörle mücadele, organize suçlar ve uyuşturucu kaçakçılığı, turizm ve kültürel konular, çevre sorunları, yasadışı göç) işbirliğinin devam etmesi için mutabakata varılmıştır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki bu sürece “Diyalog Süreci” adı verilmiştir.[42] Yaşanan en önemli gelişme ise şüphesiz Yunanistan’ın Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığını veto etmeyeceğini açıklaması olmuştur.

Bahsettiğimiz gibi Lüksemburg Zirvesi sonrasında AB’nin Kıbrıs Rum Kesimi ile katılım müzakerelerini başlatması durumunda Türkiye, KKTC ile entegrasyona gireceğini belirtmiştir. BM Genel Sekreteri Kofi Annan da bu durumun “toplumlararası görüşmeleri baltaladığını” sunduğu bir raporda ifade etmiştir.[43] Lüksemburg Zirvesi sonrasında Türkiye ve KKTC beraber stratejiler belirlemişlerdir. Türk ve Rum tarafının bir araya getirilip görüştürülmeye çalışıldığı günlerde KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Türkiye ile beraber geliştirdiği “konfederasyon” önerisini BM’ye sunmuştur. Öneri Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından incelenmeden reddedilmiş, ABD ve İngiltere de federatif çözüm istediklerinden dolayı öneriyi reddetmiştir.[44]

Diyalog Süreci’nin başlangıcı ve iki ülke arasındaki ısınma Kıbrıs sorununun çözülmesi için fırsat olarak görülmüştür. ABD Başkanı Clinton, Alfred Moses’i Kıbrıs Özel Temsilcisi olarak atamış ve BM Daimi Temsilcisi olan Holbrooke’u müzakerelerin başlatılması için BM Genel Sekreteri üzerinde baskı unsuru olarak kullanmıştır.[45]

Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin yaşadığı hayal kırıklığı sonrasında Başkan Clinton Başbakan Mesut Yılmaz’ı Beyaz Saray’da ağırlamış ve desteğini belli ederek bazı telkinlerde bulunmuştur. Görüşmelerden sonra Clinton AB üyesi ülkelerin liderlerine raporlar yollamış, Türkiye ile ilgili olumlu düşüncelerini belirtmiş ve zirveden çıkan kararla ilgili ne kadar rahatsızlık duyduğunu belirtmiştir.[46] Clinton baskılarını sürdürerek Dışişleri Bakanı Albright’ı görevlendirmiş ve Albright’ın Fransız, Alman, İngiliz meslektaşlarını arayıp Türkiye hakkında konuşmasını istemiştir. Konuşmalar sonrasında Clinton İngiltere, Fransa ve Almanya’yı kapsayan geziler düzenleyip liderlerle birebir görüşmüş ve aynı konuyu gündeme getirmiştir. Yapılan baskılar işe yaramış fakat Cardiff Zirvesi’nde Yunanistan’ın vetosuna takılınca sonuçsuz kalmıştır.

Clinton, Başbakan Ecevit’i 28 Eylül 1999 tarihinde kabul etmiş ve Türkiye-AB ilişkilerinin ABD için önemini, siyasi, jeopolitik açılardan kendisine anlatmıştır. AB’li liderler ile yaptığı görüşmeleri anlatmış, Türkiye’den de daha fazla demokratikleşme reformlarında bulunmasını istemiştir.[47]

Helsinki Zirvesi’ne kısa süre kala ABD, AB’ye düşüncelerini tekrar belirtmiş, üst düzey diplomatlar ile yapılan görüşmelerde Türkiye’nin önüne engel konulmamasını istemiştir. Türkiye’ye de aynı şekilde mektuplar gönderilerek oluşacak metin hakkında sorun çıkarmaması ve kabul etmesi istenmiştir. Uzun uğraşlar sonucu Türkiye aday ülke olarak kabul edilince kutlama mektubu göndermiş ve Türkiye’yi her zaman Avrupa’da görmek istediğini söylemiştir.

AB’li diplomatlar ise Türkiye’nin aday ülke olarak kabul edilmesinin ABD’nin baskıları sayesinde olduğunu, aksi takdirde Türkiye’nin AB projesinde yeri olmadığını düşündüklerini belirtmişlerdir.[48]

KOPENHAG ZİRVESİ(2002)

Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday ülke olarak kabul edildikten sonra Türkiye anayasal değişiklikler ve demokratikleşme reformları yapmaya başlamıştır. Reformlar çerçevesinde bir tane kapsamlı anayasa değişikliği ve üç tane uyum paketi kabul etmiştir.[49] ABD ise bu sırada müzakere tarihi verilmesi için devrede olmaya ve baskılarını sürdürmeye devam etmiştir.

AB, Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyumlu bir şekilde ilerleyip ilerlemediğini görmek için her yıl rapor hazırlamıştır. Raporlarda genel olarak belirtilen şey Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum sağlayamadığı ve başarısız olduğu olmuştur. Raporlardan 1999 yılına ait olan bir kısmını şu şekilde örnek verebiliriz: “Türkiye’de bir demokratik sistemin temel özellikleri mevcut olmakla beraber, ülkenin Kopenhag siyasi kriterlerini hala karşılamadığını teyit etmektedir. İnsan hakları ve azınlıkların korunması konularında ciddi eksiklikler vardır. İşkence sistematik olmasa da hala yaygındır ve ifade özgürlüğü devamlı olarak kısıtlanmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu siyasi yaşamda büyük bir rol oynamaya devam etmektedir. Yargının bağımsızlığı konusunda iyileşmeler olsa da olağanüstü mahkemeler sistemi devam etmektedir.”[50]

Gelen raporlar sonrası Türkiye eleştirilere genellikle olumlu yanıt vermiş ve eksik görülen yerleri geliştirmek için yeni politikalar, reformlar ortaya koymuştur. Mart 2001 tarihinde AB, Katılım Ortaklığı Belgesi’ni(KOB)[51] kabul etmiştir. KOB’da kısa ve orta vadeli hedefler olarak ikiye ayırma söz konusudur. Kısa vadelilerde yer alanlar hakkında Türkiye’nin 2001’e kadar tamamlaması veya tamamlamak üzere somut çalışmalar yapması gerekenler yer almaktadır. Orta vadelilerde ise tamamlanması açısından bir süre konulmayan ancak çalışmalarına 2001 yılında başlanması beklenen maddeler konulmuştur.[52]

Türkiye KOB’a cevap olarak Ulusal Program’ı[53] Mart 2001’de açıklamıştır. Kısa vadeli kısmında bulunan düzenlemelerin 24 Mart 2002’ye kadar hayata geçirilmesi planlanırken, orta vadeliler için herhangi bir süre verilmemiştir.

Raporlar doğrultusunda hazırlanan anayasa değişikliği paketi 1 Aralık 2001’de Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 1982 Anayasası’nda 34 maddeye değişiklik getirilmiştir.

Şubat 2002 ve Ağustos 2002 tarihleri arasında üç adet uyum paketi kabul edilmiştir. Uyum paketlerinin amacı Türkiye hukukunu, AB kazanımları ve 2001 yılında yapılan anayasa değişiklikleri ile uyumlu hale getirmektir.[54] Uyum paketleriyle ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, azınlık haklarının korunması, din özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, insan haklarının uluslararası alanda korunması konuları düzenlenmiştir. Aynı zamanda Türkiye 2001 yılında 4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu’nu kabul etmiştir.

Kıbrıs sorunu konusunda anlaşmazlıkların devamı, ortak bir paydada buluşulamaması Türkiye’nin AB ve ABD ile olan ilişkilerini germiş, ABD’nin Türkiye için daha çok baskı yapmasına yol açmıştır. Denktaş ve Klerides’in doğrudan görüşmelerinin çıkmaza girmesi sonucunda sonrasında Annan Planı olarak anılan “Kıbrıs Sorununa Kapsamlı Çözüm Temeli” adlı belgeyi iki tarafa da sunmuştur. Plan AB’nin Türkiye’ye olumlu bakmasını sağlamış, 2002 yılında seçimleri kazanıp iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin de planı “müzakere edilebilir” şeklinde yorumlaması olumlu düşünceleri daha da artırmıştır.[55] Bu olumlu durumu fırsat olarak gören ABD, Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi için baskılarına devam etse de sonuç alamamış, Kopenhag Zirvesi’nde şu ifade kullanılmıştır: “Eğer Aralık 2004’teki Avrupa Konseyi, Komisyon Raporu ve tavsiyesi üzerine Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşıladığına karar verilirse, AB, Türkiye ile katılım müzakerelerini gecikmeksizin başlatacaktır.”[56]

Bu karar Türkiye’de AKP hükümeti ve bazı liberal yazarlar olarak başarı olarak değerlendirilirken muhalefet partiler başarısızlık olarak görmüştür. Dış basında ise durumun sadece Türkiye’nin değil ABD’nin de mağlubiyeti olarak yazıldığı gözlenmiştir. AB’li liderlerin de söylediklerinden çıkarak şu sonuca varabiliriz ki, ABD Kopenhag Zirvesi’nde de müthiş baskılarına devam etmeseydi çözülmemiş bütün sorunlar arasında Türkiye için daha olumsuz bir karar çıkabilirdi.

BRÜKSEL ZİRVESİ(2004)

Müzakerelerin gecikmeksizin başlaması amacını güden Türkiye bu amaç doğrultusunda reformlarını yapmaya devam ederek, bir kapsamlı anayasa değişikliği daha ve altı tane uyum paketi kabul etmiştir. Yeni anayasa paketi içinde oldukça demokratik değişiklikler bulundurmuş ve Avrupa’nın da bunun farkına varmasını sağlamıştır. Anayasal değişikliklerden en önemlilerini; ölüm cezasının tamamen kaldırılması, kadın-erkek eşitliğinin güçlendirilmesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin(DGM) kaldırılması, milletlerarası insan hakları anlaşmalarının iç hukuktan üstün kabul edilmesi olarak söyleyebiliriz.[57]

Kabul edilen altı uyum paketi ile ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, azınlık haklarının korunması, din özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, insan haklarının uluslararası alanda korunması ve ordunun sivil denetimi gibi konular düzenlenmiştir.[58] Paketler kapsamında 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu kabul edilmiştir.

Aralık 2003’te KKTC’de yapılacak seçimler hakkında Türkiye’de görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Erdoğan hükümeti Denktaş’ın karşısına aday olarak çıkan muhalefeti desteklemiş, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ise Denktaş’ın tarafında kalmaya devam etmiştir.[59] Seçim sonucunda koalisyon kurulmuş ve yeni Başbakan Mehmet Ali Talat olmuştur.[60]Ayrıca Türkiye Kıbrıs sorununun çözümlenip önünden kalkması için Annan Planı’nı da kabul etmiş ve Plan’ın referanduma götürülmesini istemiştir.[61]

Plan referanduma götürülmüş fakat şaşırtıcı ve bir o kadar da Türkiye’nin işine yarayan şekilde sonuçlanmıştır. 24 Nisan 2004 tarihinde gerçekleşen referandumda KKTC’de %64,9 oranında “evet”, Kıbrıs Rum Kesimi’nde ise %75,8 oranında “hayır” oyunun çıkması Plan’ın reddedilmesine sebep olmuştur. Annan Planı’nı reddeden tarafın Rum kesimi olması AB’yi Türkiye lehine döndürmüş, üyelik müzakereleri için Kıbrıs sorununu öne sürme seçeneklerini ortadan kaldırmıştır. Kıbrıs sorunu çözülse de AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermeyeceği endişesi ortaya çıkınca ABD destek çıkmış ve Başkan Bush, Kofi Annan ile Beyaz Saray’da görüşerek tereddütlerini ortadan kaldırmış, müzakerelerin başlamasına ikna etmiştir. Bush ile görüşmesinden bir gün sonra Annan tarafları müzakere masasına davet etmiştir.[62]

ABD, KKTC-Kıbrıs Rum Kesimi müzakere sürecinde Türkiye’ye olan desteğini devam ettirmiştir. Görüşmeler bir noktada çıkmaza girse de ABD’nin baskıları ile öneriler kabul edilmiş ve süreç ilerlemeye devam etmiştir. Görüşmelerin sonunda, Annan Planı son halinde Türkiye’nin isteklerinin çoğunun yer alması Kıbrıs Rum Kesimi’nde rahatsızlık ortaya çıkarmıştır.[63]

ABD, önceki zirvelerden önce ve zirveler sırasında kurmuş olduğu baskıyı Brüksel Zirvesi döneminde tekrarlamamıştır. Bunun en önemli nedeni Irak Savaşı[64] sonrasında ABD’ye ve Başkan Bush’a karşı Avrupa’da ,özellikle Fransa ve Almanya’da, oluşan tepkidir. Bush eğer baskılarını devam ettirirse bunun ters tepeceğini ve bölünmeleri daha da artıracağını düşünmüş ve geride kalmayı tercih etmiştir.

1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği tarihindeki en büyük genişlemesini gerçekleştirmiş ve bünyesine Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovakya, Slovenya, Malta ve Kıbrıs Rum Kesimi’ni katmıştır.[65] Başkan Bush genişlemeden sonraki kutlama mesajında ABD’nin Türkiye’nin katılımını desteklediğini tekrar belirten ifadelerde bulunmuştur.

Bush’un ilerleyen zamanlarda, NATO Zirvesi’nde Türkiye hakkında verdiği demeçler AB’li liderleri kızdırmış ve ABD, AB’nin işine karışıp çizgiyi aşmakla suçlanmıştır.

Bush’un NATO Zirvesi için Türkiye’ye geldiğinde Galatasaray Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada aynı demeçleri devam etmiştir: “Amerika, bir Avrupalı güç olan Türkiye’nin AB’ye ait olduğuna inanmaktadır. Türkiye’nin üyeliği İslam dünyası ile Batı arasında büyük bir önem taşımaktadır. Türkiye’nin AB’ye kabul edilmesi AB’nin tek bir dinin kulübü olmadığını ve medeniyetler çatışması gibi bir söylemin ortada olmadığını kanıtlayacaktır.”[66]

3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelerin açılması kararı doğrudan ABD’nin baskıları sayesinde değil, Türkiye’nin reformları ve demokratikleşme çabaları, Kıbrıs sorununda anlaşmacı taraf olması sayesinde verilmiştir. Fakat Zirve’de ortaya çıkan ve süreci nerdeyse çıkmaza sokan Ek Protokol[67] sorunu İngiltere’nin araya girip Türkiye’yi desteklemesi ile çözülebilmiştir.

ABD’nin en eski müttefiki olan İngiltere de ABD ile aynı görüşü paylaşıp ılımlı İslam modelini yararlı görmüş ve Türkiye’nin üye olmasını istemiştir. Aynı zamanda kendisine AB içinde bir müttefik arayışı içinde olan İngiltere, Türkiye ile ABD ortaklığında yakınlaşmak ve Fransa-Almanya bloku karşısında kendi blokunu oluşturmayı amaçlamıştır.

ABD-İngiltere ve Türkiye ortaklığı ile birlikte Zirve’den çıkan karar olumlu olmuş ve 3 Ekim 2005 tarihinde Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı Müzakere Çerçeve Belgesi onaylanmış ve katılım müzakereleri resmi olarak başlamıştır.

Görüldüğü gibi 2005 yılına kadar olan süreçte gerçekleşen bütün siyasi, ekonomik olaylarda ABD, Türkiye ile uzlaşmacı bir tavır içinde olup desteğini sürdürmüştür. Türkiye yıllar içerisindeki kazanımlarının çoğunu ABD’nin kurduğu baskılar ve nüfuzu sayesinde elde edebilmiştir. 2005 yılından itibaren başlayan müzakere sürecinde de önceki yıllar kadar aktif olmasa da ABD, Türkiye’ye destek vermeye ve AB’ye entegresini istemeye devam etmiştir.

ilayda altınkaynak görsel 2

DİPNOTLAR

[1] 1957’de Roma Anlaşması ile kuruldu. 1993’te Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla Avrupa Topluluğu ismini aldı ve AB’ye katıldı. 2009 yılında ise tamamen AB’ye entegre oldu.

[2] Türkiye ve Avrupa Birliği, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr, (ET: 06.12.17)

[3] European  Navigator, www.ena.lu/?doc=17464&lang=03, Çev: Armağan Emre Çakır, (ET: 10.12.2008)

[4] Nicolas Sarkozy, eski Fransa Cumhurbaşkanı

[5] ÇAKIR Armağan E., AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN 50 YILI, BB101, Ankara 2016

[6] ÇAKIR Armağan E., AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN 50 YILI, BB101, Ankara 2016

[7] Atina Antlaşması

[8] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

[9] ÇAKIR Armağan E., AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN 50 YILI, BB101, Ankara 2016

[10] Ankara Antlaşması

[11] ÇAKIR Armağan E., AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN 50 YILI, BB101, Ankara 2016

[12] TEKELİ İ. ve İLKİN S., TÜRKİYE VE AVRUPA TOPLULUĞU: ULUS DEVLETİ AŞMA ÇABASINDAKİ AVRUPA’YA TÜRKİYE’NİN YAKLAŞIMI-1. CİLT, Ümit Yayıncılık, Ankara 1993 s.239

[13] Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, milletvekillerince başbakana ya da bakanlardan birine bir sorunla ilgili olarak sorulan ve görüşmeler sonunda o konuda soruşturma açılması istenebilen soru.

[14] ÇAKIR Armağan E., AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN 50 YILI, BB101, Ankara 2016

[15] İLHAN Suat, JEOPOLİTİK DUYARLILIK, Türk Tarih Kurumu Basım Evi, Ankara 1989

[16] Merkezi Anlaşma Örgütü

[17] Güneydoğu Asya Anlaşması Örgütü

[18] DENKTAŞ Rauf, RAUF DENKTAŞ’IN HATIRALARI CİLT 1, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996

[19] LAÇİNER Sedat, TURGUT OZAL PERIOD IN TURKISH FOREIGN POLICY, USAK Yearbook, 2009

[20] Polonya kökenli ABD’li siyaset bilimci, devlet adamı

[21] BRZEZINSKI, BÜYÜK SATRANÇ TAHTASI, İnkılap Kitabevi, İstanbul 2005

[22] TÜRKMEN Füsun, TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ: KIRILGAN ORTAKLIKTAN MODEL ORTAKLIĞA, Timaş Yayınları, İstanbul 2012

[23] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[24] “Clinton’ın 1999’daki TBMM Konuşması”, T24, http://t24.com.tr/haber/clintonin-1999daki-tbmm-konusmasi,38780, (ET: 08.12.17)

[25] VARDAR Deniz, TÜRKİYE-AVRUPA TOPLULUĞU/AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ, ed. Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları, İstanbul 2001

[26] SAYARI Sabri, CHALLENGES OF TRIANGULAR RELATIONS: THE US, THE EU AND TURKISH ACCESSION, South European Society and Politics, Cilt:16 Sayı:2, 2011

[27] “Manisalı Gençler”: Bir Vekilin Mücadelesi ve İşkenceye Mahkumiyet”, Bağımsız İletişim Ağı, https://bianet.org/bianet/insan-haklari/160989-manisali-gencler-bir-vekilin-mucadelesi-ve-iskenceye-mahkumiyet, 23.12.14

[28] ALPMAN Nazım, BİR “ÖZEL MUAMELE” ÖYKÜSÜ, Milliyet, 08.02.1998

[29] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[30] “PANGALOS: TÜRKİYE’Yİ DIŞLAMAK IRKÇILIKTIR”, Sabah, 19.03.1997

[31] “ÇİLLER’LE AVRUPA’DAN İYİ HABER”. Sabah, 1 Mayıs 1997

[32] Kardak Krizi için bknz: http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-38394643

[33] “KARDAK’TA ABD EGE’Yİ ELEKTRONİK OLARAK KİLİTLEMİŞ”, Hürriyet, 03.04.2011

[34] “CYPRUS GREEKS IN MISSILE DEAL WITH RUSSIANS”, New York Times, 06.01.1997

[35] “ABD’DEN VURMAYIN UYARISI”, Milliyet, 10.01.1997

[36] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[37] “ALBRIGHT’IN GÜNDEMİ TÜRKİYE”, Milliyet, 16.02.1997

[38] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[39] “AB’DEN ABD’YE: İŞİMİZE KARIŞMA”, Milliyet, 28.11.1997

[40] “KÖLN ZİRVESİNDE TÜRKİYE KAVGASI”, Hürriyet, 05.06.1999; KOHEN Sami, “KALDIĞIMIZ YERDEYİZ”, Milliyet, 05.06.1999

[41] “TÜRK-YUNAN İŞBİRLİĞİ SÜRMELİ”, Yeni Şafak, 10.05.1999

[42] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ile-yunanistan-arasindaki-ticari-ve-ekonomik-iliskiler.tr.mfa, (ET: 09.12.2017)

[43] “ADADA ÇÖZÜM SÜRECİNİ AB BALTALADI”, Milliyet, 17.12.1997

[44] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[45] “ABD’NİN YENİ KIBRIS ATAĞI”, Milliyet, 08.09.1999

[46] “ABD’DEN AB’YE TÜRKİYE RAPORU”, Milliyet, 05.01.1998

[47] “İSLAM DÜNYASINA MODELSİNİZ”, Milliyet, 30.10.1999

[48] “TÜRKİYE’NİN AVRUPA’DA YERİ YOK”, Milliyet, 16.04.2000

[49] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[50] European Comission, “1999 REGULAR REPORT FROM THE COMMISSION ON TURKEY’S PROGRESS TOWARDS ACCESSION”, https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/Tur_En_Realitons/Progress/Turkey_Progress_Report_1999.pdf,13.1.1999, (ET: 09.12.2017)

[51] KOB, adaylığa resmen kabul edilen her ülke için Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan ve Konsey tarafından onaylandıktan sonra, AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanan bir belgedir. Dolayısıyla AB müktesebatının bir parçasıdır. Aynı zamanda aday ülkeler için bir yol haritası görevi görür.

[52] Türkiye Cumhuriyeti ile Katılım Ortaklığında Yer Alan İlkeler, Öncelikler, Ara Hedefler ve Koşullara İlişkin 8 Mart 2001 Tarihli Konsey Kararı(2001/235/AT), https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/Kob/Turkiye_Kat_Ort_Belg_2001.pdf, (ET: 09.12.2017)

[53] Tam metin için bknz: https://www.ab.gov.tr/195.html (ET: 09.12.2017)

[54] ÖZBUDUN Ergun, GENÇKAYA Ömer Faruk, TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME VE ANAYASA YAPIMI POLİTİKASI, Doğan Yayınları, İstanbul 2010

[55] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[56] COUNCIL OF THE EUROPEAN UNION,COPENHAGEN EUROPEAN COUNCIL-PRESIDENCY CONCLUSIONS,http://www.consilium.europa.eu/media/20906/73842.pdf, (ET: 10.12.2017)

[57] ÖZBUDUN Ergun, GENÇKAYA Ömer Faruk, TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME VE ANAYASA YAPIMI POLİTİKASI, Doğan Yayınları, İstanbul 2010

[58] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[59] BİLA Fikret, “KIBRIS KONUSUNDAKİ ÇATIŞMA”, Milliyet, 06.10.2003

[60] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[61] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[62] “ANNAN’I BUSH İKNA ETMİŞ”, Milliyet, 05.02.2004

[63] “ANNAN’DAN PLAN TURKA”, Sabah, 30.03.2004

[64] Irak Savaşı hakkında çıkan haberlerden örnek için bknz: http://news.bbc.co.uk/2/hi/business/1706633.stm (ET: 10.12.2017)

[65] YILDIZ Uğur Burç, TÜRKİYE’NİN AB İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNE ABD’NİN ETKİSİ, Orion Kitabevi, Ankara 2015

[66] George W. Bush, “REMARKS AT GALATASARAY UNIVERSITY IN ISTANBUL”, https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/WCPD-2004-07-05/pdf/WCPD-2004-07-05-Pg1177.pdf, (ET: 10.12.2017)

[67] Avrupa Konseyi tarafından Türkiye’nin önüne getirilen, müzakere tarihi verilmesi için Ankara Antlaşması’nın on yeni ülkeye uyarlanmasına dair uyum protokolünün derhal imzalanması koşulu

KAYNAKÇALAR

1) UÇAROL, R.(2015). SİYASİ TARİH. İSTANBUL: DER YAYINLARI

2) BALTA, E.(2016). KÜRESEL SİYASETE GİRİŞ. İSTANBUL: İLETİŞİM YAYINLARI

3) ÇAKIR A. E.(2016). AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN 50 YILI, ANKARA: BB101

4) TEKELİ İ. ve İLKİN S., TÜRKİYE VE AVRUPA TOPLULUĞU: ULUS DEVLETİ AŞMA ÇABASINDAKİ AVRUPA’YA TÜRKİYE’NİN YAKLAŞIMI-1. CİLT.ANKARA: ÜMİT YAYINCILIK

5) İLHAN S.(1989). JEOPOLİTİK DUYARLILIK. ANKARA: TTK BASIM EVİ

6) BRZEZINSKI(2005). BÜYÜK SATRANÇ TAHTASI. İSTANBUL: İNKILAP KİTABEVİ

7) TÜRKMEN F.(2012). TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ: KIRILGAN ORTAKLIKTAN MODEL ORTAKLIĞA. İSTANBUL: TİMAŞ YAYINLARI

8) VARDAR D.(2001). TÜRKİYE-AVRUPA TOPLULUĞU/AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. İSTANBUL: DER YAYINLARI

9) ÖZBUDUN E., GENÇKAYA Ö. F.(2010). TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME VE ANAYASA YAPIMI POLİTİKASI. İSTANBUL: DOĞAN YAYINLARI

10) DENKTAŞ R.(1996). RAUF DENKTAŞ’IN HATIRALARI CİLT 1. İSTANBUL: BOĞAZİÇİ YAYINLARI

11) LAÇİNER S.(2009). TURGUT OZAL PERIOD IN TURKISH FOREIGN POLICY. USAK YEARBOOK

GAZETE VE İNTERNET KAYNAKÇALARI

1) Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr, (ET: 06.12.17)

European  Navigator, www.ena.lu/?doc=17464&lang=03,(ET: 10.12.2008)

2) “Clinton’ın 1999’daki TBMM Konuşması”, T24, http://t24.com.tr/haber/clintonin-1999daki-tbmm-konusmasi,38780, (ET: 08.12.17)

3) “Manisalı Gençler”, Bağımsız İletişim Ağı, https://bianet.org/bianet/insan-haklari/160989-manisali-gencler-bir-vekilin-mucadelesi-ve-iskenceye-mahkumiyet, 23.12.14

4) ALPMAN Nazım, BİR “ÖZEL MUAMELE” ÖYKÜSÜ, Milliyet, 08.02.1998

5) “PANGALOS: TÜRKİYE’Yİ DIŞLAMAK IRKÇILIKTIR”, Sabah, 19.03.1997

6)“ÇİLLER’LE AVRUPA’DAN İYİ HABER”. Sabah, 1 Mayıs 1997

7) Kardak Krizi http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-38394643

8) “KARDAK’TA ABD EGE’Yİ ELEKTRONİK OLARAK KİLİTLEMİŞ”, Hürriyet, 03.04.2011

9) “CYPRUS GREEKS IN MISSILE DEAL WITH RUSSIANS”, New York Times, 06.01.1997

10) “ABD’DEN VURMAYIN UYARISI”, Milliyet, 10.01.1997

11) “ALBRIGHT’IN GÜNDEMİ TÜRKİYE”, Milliyet, 16.02.1997

12) “AB’DEN ABD’YE: İŞİMİZE KARIŞMA”, Milliyet, 28.11.1997

13) “KÖLN ZİRVESİNDE TÜRKİYE KAVGASI”, Hürriyet, 05.06.1999

14) KOHEN Sami, “KALDIĞIMIZ YERDEYİZ”, Milliyet, 05.06.1999

15) “TÜRK-YUNAN İŞBİRLİĞİ SÜRMELİ”, Yeni Şafak, 10.05.1999

16) “ADADA ÇÖZÜM SÜRECİNİ AB BALTALADI”, Milliyet, 17.12.1997

17) “ABD’NİN YENİ KIBRIS ATAĞI”, Milliyet, 08.09.1999

18) “ABD’DEN AB’YE TÜRKİYE RAPORU”, Milliyet, 05.01.1998

19) “İSLAM DÜNYASINA MODELSİNİZ”, Milliyet, 30.10.1999

20) “TÜRKİYE’NİN AVRUPA’DA YERİ YOK”, Milliyet, 16.04.2000

21) European Comission, “1999 REGULAR REPORT FROM THE COMMISSION ON TURKEY’S PROGRESS TOWARDS ACCESSION”, https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/Tur_En_Realitons/Progress/Turkey_Progress_Report_1999.pdf,13.1.1999, (ET: 09.12.2017)

22) Türkiye Cumhuriyeti ile Katılım Ortaklığında Yer Alan İlkeler, Öncelikler, Ara Hedefler ve Koşullara İlişkin 8 Mart 2001 Tarihli Konsey Kararı(2001/235/AT), https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/Kob/Turkiye_Kat_Ort_Belg_2001.pdf, (ET: 09.12.2017)

23)2001 ULUSAL PROGRAM https://www.ab.gov.tr/195.html

24) COUNCIL OF THE EUROPEAN UNION,COPENHAGEN EUROPEAN COUNCIL-PRESIDENCY CONCLUSIONS,http://www.consilium.europa.eu/media/20906/73842.pdf, (ET: 10.12.2017)

25) “ANNAN’I BUSH İKNA ETMİŞ”, Milliyet, 05.02.2004

26) “ANNAN’DAN PLAN TURKA”, Sabah, 30.03.2004

27) George W. Bush, “REMARKS AT GALATASARAY UNIVERSITY IN ISTANBUL”, https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/WCPD-2004-07-05/pdf/WCPD-2004-07-05-Pg1177.pdf, (ET: 10.12.2017)

GÖRSEL KAYNAKÇALARI

1) Avrupa Birliği Tarihçe, İktisadi Kalkınma Vakfı, http://www.ikv.org.tr/ikv.asp?id=28 (ET: 09.12.2017)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s