İ. Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü G-20 Konulu Doktora Tezi Öğrencisi ve İ.T.Ü. Rektörlük Asistanı Sn. Uğur Yasin ASAL ile “Gelişmekte Olan Ülkelerin Halklarının Hükümetlere Ortak Tepkisi” Üzerine Röportaj

IMG_1315.JPG

G-20’nin oluşum amacını göz önüne aldığımızda ikinci onluk kısım dediğimiz bölümde bulunan ülkelerin ortak özellikleri nelerdir? Bu ülkelere diplomatik açıdan baktığımızda karşımıza çıkan olayları nasıl değerlendirebilirsiniz?

G-20, dünyada artan önemiyle ve Türkiye’de de bu konuda artan çalışmalarla dikkate değer bir araştırma örneklemi. G-20 üzerine yapılacak olan yeni araştırmalar, mevcut çalışmaları derinleştirecek ve G-20 konusunda daha bilgi sahibi olmamıza imkân tanıyacak. Aslında G-20’nin oluşum amacı, onun içerisinde yer alan o ikinci onluk kısım dediğimiz ülkelerin varlığıyla doğrudan alakalı. Çünkü G-20 esasında G-7+1 yani G-8 diyebileceğimiz ülkelerin 2008 küresel ekonomik ve finansal Kriz ortamında yeterli olamamasının sonucu olarak gelişmiştir. Nedenine baktığımızda G-8 (G-7+1) ülkeleri bu kriz ortamını tek başlarına çözebilme kapasitelerine sahip olmadığı için bünyesine yükselen ekonomiler dediğimiz ve G-20’nin ikinci onluk kısmı olarak sizlerin ifade ettiği ve ağırlıklı olarak da bu sınıflandırmanın gayrisafi yurtiçi hâsıla ve ekonomik büyüklük üzerine yapıldığı bir tanımlama olarak gelişmiştir.

Bu tanımlamaya baktığımız zaman bu ikinci onluk dilimde yer alan ülkelerin; Asya’nın yükselen piyasaları, Türkiye, Meksika, Arjantin gibi Latin Amerika’dan da ülkelerin yer aldığı, içerisinde Güney Afrika’nın bulunduğu, ağırlıklı bir coğrafi temsile de gayret etmeye çalışan, tabi tümüyle değil ama dünyanın yükselen güçlerini bünyesinde barındıran bir oluşumdan bahsediyoruz. Bu oluşumda yer alan ülkelerin ortak özellikleri ise şudur: Ekonomilerinin gelişme potansiyeli dünyadaki diğer ülkelere göre daha yüksek, yatırım alabilme, istihdamı geliştirebilme, ucuz işgücüne sahip olabilme gibi dünya ticaretine sunulan katkıların yükseldiği ülkelerdir. Bu ülkeler aynı zamanda siyasi olarak da demokratikleşme adımlarını geliştiren, dünyada kendine yeni bir rol ve fonksiyon üstlenmeye çalışan ülkelerdir.

Öte yandan, bu ülkelerin gelişimi aynı zamanda bu ülkelerdeki orta sınıfın yükselmesi ile de doğrudan alakalı bir durum. Bu analizi biz kimde görüyoruz? Fukuyama’da görüyoruz ve Daron Acemoğlu’nun kaleme aldığı ‘Why Nations Fail’’de de buna işaret ediliyor. Bu yükselen piyasalardaki orta sınıf, orta gelir düzeyinin üstüne çıkabilen, milli gelirinde kişi başına 10.000$ üzerinde yükseltebilen ülkelerde yer almaktadır. Bu ülkeler diplomatik olarak da bu girişimciliklerini arttırıyor. Ticaret lokasyonları ile dünyanın ekonomi – politik yönlenmesinde bir rol üstlenmeye çalışıyorlar, bu ülkeler arasında Çin başta geliyor. Çin, bu sürecin temel belirleyicilerinden bir tanesi çünkü G-20’nin ikinci onluk dilimi olan ülkeler Çin’in önderliğinde bir inisiyatif geliştirmeye çalışıyorlar. Yani G-8’i dengelemenin temel aktörü Çin olarak önümüze çıkıyor. Çin ile beraber özellikle Meksika ve Türkiye’nin ve BRICS ülkeleri olarak ifade ettiğimiz ülkelerin gelişimi de bu diplomatik rekabette bir anlam ifade ediyor. Şu şekilde özetlemek mümkün: G-20’nin ikinci onluk ülkeleri kendi aralarında da işbirliğini arttırmak isteyen ülkeler. Bu işbirliği G-20’deki G-8 ve G-20’nin ikinci onluk kısmı rekabetini de yükseltiyor. Dolayısıyla burada neo-liberal teori ön plana çıkıyor ve devletler çatışmadan öte işbirliğini geliştirerek G-20 içerisinde, G-8’i de dengelemek istiyorlar.

Gelişmekte olan ülkelerin (ele aldıklarımız açısından bakıldığında) karşılaştıkları ortak ekonomik sorunlar nelerdir ve bu sorunların başlıca kaynakları hakkında ne söylenebilir?

Bu aslında gelişmekte olan ülkelerin ikircikli bir problemidir. Burada üç ekonomik aşamadan bahsetmek mümkündür. Yani G-20 de bunu böyle tasnif ediyor. Ülkeler, küresel rekabet performanslarına göre sınıflandırılıyorlar. Bu endeks Dünya Ekonomik Forum’u tarafından ölçümleniyor. Burada ülkelerin üç ekonomik aşamaya ayrıldığını görüyoruz.

  1. Erken dönem etkinlik aşaması. Yani ekonomi mal ve hizmet üretme gayreti içerisindedir.
  2. Ürün ve performans odaklı etkinlik. Yani bu üretim aşamasına geçmiş, mal ve hizmet üreten ve bunu arttırmak isteyen ülkeler.
  3. Ürün ve performanslarını inovasyona dönüştüren ülkeler. Bu kavramı ortaya koyduğumuzda sanayi 4-0’dan bahsetmekteyiz. Gelişmiş ülkeler, gelişmiş ekonomiler, bu kavram ve inovasyona dayandırılmış ekonomilerden bahsetmekteyiz. Bunları aynı zamanda G-20’nin en yüksek ekonomik büyüme oranına sahip ülkeler olarak ele almaktayız.

‘Bu ülkeler kimlerdir?’  diyecek olursak; ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, Japonya, Kanada gibi G-7 ülkelerinin daha çok bu sınıflandırmaya sahip olduklarını görüyoruz. Ama gelişmekte olan ülkeler, tam o ürün odaklı ekonomi geliştirmesi ile inovasyon arasında bir yer inşa etmekteler. Bunların ortak sorunu da şudur, bu ülkeler sürdürebilir finansman kaynağına erişememektedirler yani, ekonomilerini sürekli olarak destekleyecek bir kaynak erişimine ihtiyaçları bulunmaktadır. Söz konusu ekonomik yeterlilik, bu ülkelerde henüz yeterli seviyede değildir. Bunun üzerinden gelişen sonuç ise şudur, bu ülkeler doğrudan dış yabancı yatırım almaktadırlar. Bunun için, o ülkeler şunu ifade ediyorlar: ‘Biz çekim merkeziyiz, bizim potansiyelimiz var, bize gelin yatırım yapın.’ Çünkü bu yatırımların da sürdürülebilmesi için sürekli bir yatırım fonuna ihtiyaçları var. Bu ülkeler henüz yeterli inovasyon kaynağına sahip olmadıkları için ekonomi, kaynağı sürekli dışardan bulma arayışına giriyor. Bu aynı zamanda bir süre sonra bağımlılık sorununu beraberinde getiriyor.

Bir diğer sebebe gelecek olursak, insan kaynağının kalitesinden bahsedebiliriz. Çünkü inovasyon temelli ekonomilerle rekabet edebilmek için aynı zamanda insan kaynağının da inovatif bir şekle dönüşmesi gerekmektedir. Yani, bir ekonominin niteliği o ekonomideki insan kaynağı ile doğrudan alakalıdır. Şimdi, bu ülkeler insan kaynağını da henüz yeterli seviyede dönüştüremediği için, bu sorunla da karşı karşıya kalabiliyorlar.

Bir diğer sorun ise, kişi başına düşen milli gelir artışındaki süreklilik sorunudur. Bu sorun, bir ülkenin gelişim dinamiklerinin 10.000$ ve 12.000$ ortalama gelir seviyesinden (kişi başına düşen milli gelir) 20.000$ veya 25.000$ seviyesine gelebilmesi ile doğrudan alakalıdır. Bu da, ekonomideki istikrar ile doğrudan ilişkilidir. Yani o ülkenin ekonomisine ilişkin gelen kredi derecelendirme notları, yatırım beklenti perspektifleri, portföy yönetimleri gibi finansal varlıklarını nasıl yönettikleri ile alakalı ama bu gelişmekte olan ülkelerde finansal piyasaların, sermaye piyasalarının henüz bu yeterli olgunluğa ulaşamadığı yerleri de görebilmekteyiz. Dolayısıyla, bunu bir orkestra gibi düşünürsek orkestranın bir tarafı iyi çalışıyor ve iyi çalışmaya da devam etmek istiyor ama bu orkestranın bazı seslerinden yeterli derecede verim alınamıyor. Bu uyumsuzluk, sürdürülebilir ekonomik gelişim problemini beraberinde getiriyor. Bu yüzden, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda benzer problemler bulunmaktadır.

Çin bu ülkelerde daha bir önde geliyor. Çin’in bu atılımları G-8 ülkelerini rahatsız ediyor mu?

Kesinlikle ediyor. G-20 2016 dönem başkanı Çin’di. Çin’in dönem başkanlığında belirlediği gündem, ekonomik büyüme, kapsayıcılık ve uluslararası ticaretin genişletilmesi idi. Bir ülke, uluslararası ticareti kendi ekseninde genişletmek isterken bu durum aynı zamanda bir diğer ülkenin ticaretinin daralması anlamına gelir. Çünkü daha fazla Çin malı satmak istiyorsanız daha az Amerikan malı veya başka bir ülkenin mallarının daha az satılması durumu söz konusu olur. Bunu da Çin bir projeye dayandırıyor: ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’. Tarihi ipek yolunu canlandırmak üzere geliştirilen bir projedir. Buna ilişkin de yeni seçilen ABD başkanı Trump’ın bir eleştirisi var. ABD, Çin’in dünyadaki yükselen güçlerin lideri ve gelişmiş ekonomilerin rekabet aracı haline gelmesinden rahatsız. Bunun içinde bu rekabet Çin – ABD ekseninde Çin’e bağlı gruplar ekseninde gelişiyor. Başlangıçta BRICS ülkeleri olmak üzere ki BRICS içerisinde Hindistan ve Çin dünyanın ekonomik büyümesine en çok katkı sağlayan ülkelerdir, BRICS içerisinde Çin bir bakıma diğer ülkelere önderlik etmektedir.

Peki, Hindistan bu denklemde genel olarak nasıl bir rol üstleniyor dünya ekonomisinde?

Hindistan, yükselen diğer güçler ve Çin ile de olan rekabeti ile yükselen güçlerin öncülerinden gösteriliyor.

Hindistan’ın Çin gibi nüfusu kontrol altında tutmaya dair politika izlememesi şu an Hindistan nüfusunun hızlı bir şekilde artışa devam etmesine sebebiyet vermektedir. Bu durum Çin ile arasındaki rekabette nasıl bir rol oynar?

Bu bir rekabet aracı haline gelmektedir. Çünkü baktığımız zaman dünya nüfus sıralamasına göre de G-20 ülkelerinin dünyanın nüfus yönüyle de öncü ülkeleri olduğunu görüyoruz. Çünkü nüfus aynı zamanda konvansiyonel bir rekabet aracıdır. Yani, dünyadaki nüfusunuzun çokluğu bir süre sonra bu çokluk ile beraber az önce de ifade ettiğimiz gibi insan kaynağı kalitesini de beraberinde getirmek durumundadır. Eğer getirmiyorsa problem oluşturabilmektedir. Hindistan bu nüfus yarışındaki planlamasını henüz sürekli olarak kontrol altında tutmaktan öte, bir denge aracı haline getirmek istemektedir çünkü nüfusu yükseldikçe dünyadaki bazı rekabet araçlarında da yükselmiş oluyor. Ama Hindistan şunu yapıyor, özellikle bilgi teknolojilerine dayalı bir gelişim stratejisine sahip. Nüfus o haliyle kalmıyor, yetişen genç nüfusun çoğu üniversite mezunu ve bu gençler birçok küresel şirketin Hindistan’daki yatırımlarında görev almaktadırlar. Yazılım teknolojisinde bir rol üstleniyor Hindistan ve Hintli çalışanları aynı zamanda dünyaya da ihraç ediyor. Bu çok önemli bir adım. Londra, Paris, Berlin gibi gelişmiş şehirlerde fazla oranda üst düzey yönetici, Hintli profesyonel bulunmaktadır. Çin’in kontrol altına alınamayan, niteliksiz nüfusuna karşın Hindistan’ın böyle bir nüfus politikası güttüğünü görüyoruz.

G-20’nin ikinci onluk diliminde yer alan ülkelerin izledikleri ekonomi politikalarına baktığımızda genel eğilimin dışa bağımlı bir hale geldiğini görmekteyiz. Bu konuda ortak bir paydadan söz edilebilir mi? Gelişmekte olan bir ülke ekonomisinde dışa bağımlı halde kalmaya devam ettiği sürece ekonomisindeki bir gelişmeden hangi ölçüde bahsedilebilir?

Evet, bu gelişme göreli bir gelişme aslında yani tam da G-20’yi ele alırken kavramsallaştırdığımız hegemonya ilişkisi ile doğrudan alakalı bir durum. Çünkü bu hegemonya ilişkisi ekonominizin sizin başka bir hegemonik aktör tarafından müsaade ettiği ölçüde gelişmesi anlamına geliyor. Henüz yükselen piyasalardan gelişmiş ekonomilere geçemediğiniz zaman o ekonominin tüm kaynaklarının hâkimiyetinin sizde olmadığı manasına gelir. Temel sorunun dış finansman olduğunu söylemiştik. Eğer bu dış finansman gelişmiş ülkelerden sağlanıyorsa o gelişmiş ülkeler bir süre sonra bize Immanuel Wallerstein’in ortaya koyduğu merkez – çevre ilişkisini hatırlatıyor. Merkez hegemonik aktör ile gelişmekte olan çevre ülkelerin arasındaki bu ekonomik bağımlılık oluşuyor. Çünkü sizin gelişiminiz bu merkez ülkenin yatırımına, satın almasına, bu ülkedeki uluslararası ticarete katkısı ile alakalı ama siz bu ikinci aşamayı da aşabilirseniz bağımlılık sürecinden kurtulmuş olmaya başlıyorsunuz. Dolayısıyla yükselen ekonomiler, yani G-20’nin ikinci onluk kısmındaki ülkelerin izledikleri süreç bir kararlılık ve bu kararlılıkla birlikte ekonominin istikrarını gerektiriyor.

Finansal piyasaların kırılganlığının azaltılması gerekli yani bu ne demek derseniz eğer, ülke ekonominiz dışarıdaki etkenlere karşı direncini arttırırsa, stres testlerinden ve kredi derecelendirmelerden yüksek seviyelerde almaya devam etmeye başlarsa dışa bağımlılığınızı kademeli olarak azaltabilirsiniz. Bağımlılığınız azaldıkça, bu bağımlılık ilişkisinden kurtulup yükselen piyasadan gelişmiş olan ülke ekonomisine geçebilirsiniz ama bu bağımlılık, negatif yönlü ilerleme kaydederse yükselen piyasalardan gelişmekte olan ülkelere de düşme ihtimaliniz var. Onun için bu çok ince bir devlet aklı ve devletinde kararlı bir ekonomi politikası yürütmesini gerektiriyor. Tabi bunu başaran ülkeler var, Güney Kore, Güney Afrika şu an baktığımızda bu ülkeler başarma sürecinde, Brezilya da gayet iyi durumdaydı fakat bazı siyasal olaylardan dolayı süreç geride kalmış durumda Brezilya gibi Meksika’da gayet iyi bir durumdaydı fakat Meksika’da bazı siyasal problemlerle baş ediyor. Şu an baktığımızda bu süreç elbette ki yönetilebilir bir süreç eğer ekonomi politikanızı doğru bir şekilde inşa edebilirseniz, bu ülkeler arası geçişlerden ve erken aşama üretkenlik ve inovasyon odaklı ekonomilerin dönüşümünden istifade edilebilirsiniz.

Peki bu bağlamda Türkiye’yi nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye, ekonomik büyüme oranlarına bakıldığı zaman özellikle 2008 krizinden sonra ilk yıl %8.5 büyüme, 2011’de %11, 2012’de %4.8, 2013’te %8.5 büyüme oranına sahip. OECD ortalamasına baktığımızda iyi bir seviyede, G-20 ülkelerinde de iyi bir konumda fakat ekonominin kırılganlığı ve istikrarsızlığının yükseldiği bir dönemden geçiyoruz çünkü jeopolitik ve uluslararası risklere açık bir ekonomiye sahibiz şu anda ve henüz gelişmiş ekonomi seviyesine erişebilmiş değiliz. Bunların bir takım gayrisafi yurtiçi hasıla, kişi başına düşen gelir ve enflasyon gibi ekonomik verilere dayalı sebepleri var. Türkiye bu süreçte fazlasıyla gayretli ama bu gayreti yerine getirebilecek sistemli ekonomi politikalarına ihtiyaç var, bu ekonomi politikaları ile birlikte ekonominin kendi kaynakları ile çevrilebilmesi yani üretim temelli bir dönüşüme ihtiyacı var. Çünkü siz ancak dünyaya daha fazla Türk malı sattığınız zaman, kendi öz kaynaklarınızı kullanabildiğiniz zaman bunu sağlayabilirsiniz. Bir fabrika inşa edildiği zaman oradaki istihdam güçleniyor aynı zamanda ama bu dışarıdan satın almalar ile değil Türkiye’nin kendi geliştirdiği fabrikalara, kendi ekonomisine katkı sağlayacak yatırımlarla gerçekleştirilmeli. Dolayısıyla iyi niyetli bir gayret var ama reel politik, sürdürülebilir kalkınma için henüz yeterli bir seviyede değil.

Şu anda gidişata baktığımızda, önümüzdeki senelerde sizce durum nasıl olur?

Douglas Lemke’nin bölgesel güç dengesi yaklaşımından yola çıkarak bu bölgesel güç dengesinde Türkiye, ekonomi-politik olarak bu riskleri bertaraf edip tekrar bir ticaret ve yatırım havzasına dönüştürürse çevresini, bu süreçte krizi fırsata çevirebilir. Ama bu Avrupa Birliği ile bozulan ilişkiler, Suriye sorununda mevcut durum ve Rusya ile henüz yeni iyileşmeye başlayan ilişkiler düşünüldüğünde çok kısa vadede olamayacaktır. Dış politikadaki iyileşme dış ticarete de yansıyacaktır. Bahsettiğiniz süreci bütünsel bir şekilde ele almamız gerekmektedir. Herhangi birini eksik bıraktığımız zaman bu gelişim süreci negatif yönlü ilerleyebilir ve bu negatif ilerleme sürecinin de çok hızlı olduğunu görmekteyiz. G-20’deki bazı ülkelerin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla sıralamasında geriye düştüğü ve yer değiştirdiğini görmekteyiz.

Trump’ın başa gelmesi bu konuda Türkiye’ye ne gibi etkilerde bulundu?

‘Trump is an uncertainty.’ Yani ‘Trump bir belirsizlik.’, Uluslararası çevreler de bunu böyle ifade etmektedir. Baktığımızda Trump’ın ABD içerisinde de iktidarını sağlamlaştıramadığını görüyoruz. İki yönlü bir durum söz konusu, biri Trump ABD içerisinde tam olarak iktidar olamadı bir diğeri ise uluslararası siyasette kendine ait bir vizyon ve perspektifi henüz tam olarak görebilmiş değiliz. Orta Doğu’daki sorunun kaynağının devamına ilişkin ABD’nin yaklaşımları, ki Suriye sorununda bu ortada olan bir durum veyahut İsrail – Filistin meselesinde aynı şekilde aynı etkileri görmekteyiz ya da ABD’nin Irak’taki tutumu da ortada. Yani şu anda Trump’ın politikalarının Türkiye’nin dış politikası ile çok fazla uyuşmadığını görmekteyiz çünkü Türkiye barış ve istikrar ekseninde bir politika geliştirmekte ve bu durumda Trump – Türkiye arasında bir uyuşma olmadığı görülmektedir. Fakat Trump yeni seçildi ve öngöreceğimiz, izleyeceğimiz süreçler elbette ki fazlasıyla var. Yakın gelecekte bu durumu daha iyi göreceğiz.

BRICS ülkelerine baktığımızda G-8 ülkeleri ile yarışmaya aday ülkelerin varlığından bahsedebilir miyiz?

İki ülkenin mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Hindistan ve Çin. Bu ülkeler aynı zamanda dünya ekonomisinin büyümesine de en yüksek katkıyı sağlamaktalar. Son istatistiklere baktığımızda Çin’in %6.8 Hindistan’ın ise %6.7 büyüdüğünü görmekteyiz. Dünya ortalaması ise %3.6. Bu ülkeler dünya ortalamasının yaklaşık iki katı bir büyüme sağlamışlar. Aynı dönemde, Brezilya %0.7, Rusya %-0.2, Güney Afrika %0.7 büyümüş. Dolayısıyla BRICS ülkeleri de bir güç kaybı yaşamaktalar. Ekonomik büyümeleri yapısal sorunlardan kaynaklı olarak düşüşte. Bu sorunun cevabı ise Çin ve daha çok Hindistan, çünkü Çin’in büyümesi de son dönemlerde güç kaybetmeye başladı. Çin’in kaynak kullanımı şuan zirvede. Yeni alanlar inşa edip, ticareti genişletmesi gerekli ama Çin mallarına karşı dünyada süregelen negatif algı da mevcut. Çin’de en son yapılan Çin Komünist Partisi Genel Kurulu’nda yeni kararlar alındı ve bunlara baktığımızda bu sorunların farkında olduklarını görmekteyiz.

 G-20’nin ikinci onluk kısmına baktığımızda ekonomideki bu dışa bağımlılığın üzerinde ilk onluk kısımdaki ülkeler ile G-8’in etkisinden ne denli söz edebiliriz?

Bundan bahsettik aslında, G-20’nin yapısal problemlerinden birisi de bu diyebiliriz. G-20’yi, G-7 kontrol etmek istiyor. İşte biz buna hiyerarşinin hegemonyası diyoruz. Neden hiyerarşinin hegemonyası? Çünkü G-20 dünyadaki 20 gelişmiş ekonominin, ekonomik büyüklük yönüyle, yönettiğini veya yönetebilmesini iddia etmesine rağmen kendi içerisinde adil bir mekanizma değildir. G-20’nin bir daimi sekreteryası bulunmamaktadır. Daimi bir sekreterya olmayınca da konular yıllık gündemler olarak konuşuluyor fakat konuşulduğu yerde kalıyor. G-7’nin ise OECD tarafından yürütülen daimi bir sekreteryası var. OECD Avrupa merkezli bir ekonomik ve siyasal oluşum. G-7’nin bağımlılık ilişkisi G-20’de korunmak istenmektedir. Yani G-20’yi G-7 kontrol etmek istiyor diyebiliriz.

Rusya da G-8 içerisinde çok fazla etkin bir faktör olamıyor. Rusya’nın G-8’e neden dahil ettiğine baktığımızda 1997 Asya krizi Rusya’ya etki edince Rusya’daki ekonomik ilişki Avrupa Birliği’ni ve daha doğrusu G-7 ülkelerini daha fazla etkilememesi için Rusya’yı da G-8’in içine almışlardır, bu süreci yönetebilmek için. G-20’de de bunu uygulamaya çalışmaktadırlar. Ama dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliği, hane halkları arasındaki, gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark artmaktadır. Joseph Stiglitz’in bu konuda nitelikli bir eseri var: Eşitsizliğin Bedeli. Şu anda dünyadaki sermayenin %1’ini elinde tutan kesim %99’luk kesimin gelirini kullanmaktadır. Adaletsizlik artıyor ve ekonomi-politik tam olarak bu ilişkileri ele almaktadır. Bu eşitsizlik, dünyadaki siyasal krizlerin, dünyadaki ekonomik olarak iki ülke arasındaki problemleri, anlaşmazlıkları yani iki ülke arasındaki konumu derinleştirmektedir. Çünkü esas orta sınıfın tercihleri ve yaklaşımı şu an dünyadaki siyaseti belirlemektedir. Mesela Çin’in de geleceğini Çin’in orta sınıf insanlarının tercihleri ve beklentileri belirleyecektir. Yani şimdi siz orta sınıf, gelir düzeyi yüksek ve gelir düzeyi düşük sınıf arasındaki makası açarsanız bu durum toplumsal krizleri arttırır.

2008 yılında ABD’de başlayan krizin sebebinin bu durum olduğunu söyleyebiliriz. Geliri fazla olan sınıf ile az olan kesim arasındaki makas arttığında, orta sınıf dediğimiz kısım kalmamaya başlıyor. Bunun sonuçlarını ise Avrupa’da siyasette nerede gördüğümüze bakarsak popülizmin yükselişi ile karşılaşacağız. Çünkü popülizm entelektüel ve gelir seviyesi düşük kesimlerde yüksek bir beklenti ortaya çıkarmakta. Vaad ettiğinizin içi boş ama insanlar bu durumu bir kurtarma amacı olarak görmektedir. Popülizm de bu orta sınıfın düşüşü ile fazlasıyla alakalı bir durum ki bu konuda da Dünya Ekonomik Forumu’nun nitelikli raporları bulunmaktadır.

G-20’nin ikinci onluk kısmında bulunan farklı ülkelerin farklı alanlarda lider (öncü) olduğunu görüyoruz. Times dergisinin yaptığı bir araştırmaya göre bu ülkelerde en büyük tehdit ve sorun ABD olarak görülüyor. Bunun sebebini neye bağlayabilirsiniz?

Bunun sebebi, Wallerstein’in bahsettiği merkez-çevre ilişkisindeki bağımlılık problemidir. Bu bağımlılıkta ABD’nin hegemonya yaklaşımı ile örtüşmüş durumda ki bizde bu hiyerarşinin hegemonyası kavramından da bunu anlamaktayız. Çünkü hegemonya kendi hegemonyasını sarsma tehdidine sahip ülkelere müsaade etmek istemiyor. Teoride de bu durumun elbette ki bir yeri var. Hegemonik istikrar teorisi. Hegemonyanın devamı için diğer güçlerin eşit seviyelerde kalıp çok fazla yükselmemesi gereklidir. Bu ülkelerde, ABD’nin ortaya koyduğu yaklaşımlardan, ekonomik ve siyasal hamlelerden buna engel olunduğunu görüyoruz. Çok açık bir şekilde artık dünyadaki bu çatışma bölgesel krizlere dönüşmektedir. ABD politikalarına karşıtlığın yükseldiğini görüyoruz. Çünkü ABD’yi ekonomik ve finansal bir hegemonya olarak görüyorlar ki o araştırmanın ulaştığı sonuçlarda bunun çıkması olağan bir sonuç. Diğer gelişmekte olan ülkelerde de aynı durumun varlığından söz edilebilir. Çünkü dünya adaleti görmek istiyor. Tabi ki bu hemen tesis edilecek bir durum değil ama buna ilişkin en azından bir emare görmek, bir beklenti arayışı var. Çünkü bu istikrarsızlık ve kırılganlık dünyayı şu anda çok daha derin çatışmalara götürmektedir. Şuan baktığımızda çatışma bölgelerinin sayısının arttığını görmekteyiz, çatışmalarda ölenlerin, yaralananların, evsiz kalanların ve zorunlu göçün sürekli olarak yükseldiğini görmekteyiz.

Şu anda dünya da 65 milyona yakın, hareket halinde göçmen var ve bunun 12 milyonu Suriye sorunu kaynaklıdır. Yani 2009’da derinleşmeye başlayan Suriye Krizi sebebi ile dünya 8 yılda 12 milyon ek göçmen ile karşı karşıya diyebiliriz. Toplamda 60-65 milyon göçmenden bahsediyoruz ve bu rakamlar gerçekten çok yüksek. Şu anda da Avrupa başkentlerine baktığımız zaman temel politikalarının göçmen politikaları üzerinden şekillendiğini görmekteyiz. Bu çatışma düzeni devam ettiği sürece bu risklerin, tehditlerin artması, popülizmin yükselmesi, kaliteli farklılıkta olan ekonomi ve siyaset bir tarafa, daha niteliksiz, daha çatışmacı, bir siyaset ön planda olacaktır. G-20’den beklenti de bunları olabildiğince aşağıya çekmektir. Fakat neden G-20’de bunu yapamıyoruz diye sorduğumuzda cevabımız G-20’nin bünyesinde de bu eşitsizlik düzeni ve hegemonyanın hakim olduğunu söylemek doğru olur.

Gelişmekte olan ülkelerin izledikleri gelişme politikalarına göz attığımızda, bu politikaların benzerlikleri ne ölçüdedir?

Bu politikalar birtakım benzerlikler barındırmasına rağmen yüzde yüz benziyor diyemeyiz. Bu noktada tarihsel sosyolojiye atıfta bulunabiliriz; her ülkenin kendi ekonomik ve siyasal gelişimi, toplumsal devrimler, ülkedeki üretim araçları, egemenlik vb. süreçleri kendi dinamiklerine bağlı olarak şekillenmektedir

Gelişmekte olan ülkelerin hepsi kendi hikayesini yazmaktadır. Güney Kore bu konuda çok ilginç bir örnek ve Güney Kore’nin hikayesiyle, Güney Afrika, Brezilya ve Meksika’nın hikayesi birbirinden çok farklı. Çünkü o ülke ekonomilerini oluşturan toplumsal gruplar, sermaye sahipleri, ilişki biçimleri, demokratik olgunluk gibi birçok parametre, bunları çoğaltabiliriz, birbirinden çok farklı. Çin bu konuda ayrı hikayesi olan ülkelerden biri. Çin Komünist Partisi, Mao’nun uzun yürüyüşünü kendi ekonomik yürüyüşüne dönüştürmüş durumda. Fakat Çin, siyasal sistem olarak komünist rejimle idare ediliyor. Hindistan kendi içerisinde kast sisteminin yapılarını taşıyor. Dünya ticaretine sağladıkları katkı, lokasyon, ticaret merkezleri içerisinde yer almaları gibi dış ekonomik çevre bu ülkelerin büyümesine katkı sağlıyor. Türkiye bu noktada İstanbul’u ticaret merkezi olarak dünyaya lanse etmeye gayreti içinde ama baktığımız zaman Türkiye ile Hindistan ve Çin’in benzerliklerini pek göremiyoruz çünkü gelişim dinamikleri farklı. Dolayısıyla benzerliklerin çok fazla olmadığını görüyoruz çünkü her ülkenin kendine ait yaklaşımları var. Benzerlikler olarak ise ekonominin gelişme potansiyeline sahip olması, dünya ticaretine sunulan katkının yüksekliği, yatırım ortamını iyileştirilmesi diyebiliriz.

Bu politikalar karşısında halkların hükümetlerine gösterdikleri tepkilerde benzerlikler var mıdır? Eğer benzerlikten söz edebilirsek; bu benzerlikler toplumun sosyo-kültürel alt yapısından mı yoksa globalleşen dünyaya karşı alınan tepkiden dolayı mıdır?

Aslında bu, konunun temelini özetleyen soru. Bu soruyu devlet, toplum ve iktisat ilişkisinde ele almamız gerekiyor. Orta sınıftan, devletin rolünden ve ekonominin gelişiminden bahsettik bu soruda bunları birbirine entegre bir halde görüyoruz. toplumların hükümetlerine gösterdikleri tepkilerde benzerlikler var. Gelir dağılımını eşit olarak yapılabilmesi, demokratik ilerleme, eğitim ve öğretim gibi sosyal gelişimlere daha fazla sahip olmak bu toplumların istekleri arasında. Bu da, mevcutta ABD’deki gibi gelir dağılımındaki makası açmadan; finans ve sermayenin sadece belirli bir toplumsal kesimin elinde olmaksızın, gelirin eşit olarak dağılması ve adaletli bir büyümeye geçilmesi isteği olarak açıklanabilir. Elbette ki bu da vergi sistemiyle çok alakalı bir durum. Vergi sistemini planlarken toplumsal sınıfların kendi gelişimlerini saygı gösterecek ve onları yukarı çekecek şekilde planlama yapılırsa adalet sağlanabilir. Biz buna ‘büyüme dostu vergi sistemi’ diyoruz. Diğer taraftan toplumsal sınıfların da mevcut sermayesinin artırılması gerekiyor; öğretmen, akademisyen bu tarz ücretli çalışan meslek grupları kümülatif olarak enflasyon oranının üstünde zam alarak gelişmesi lazım. Esnaf ve sermaye sahibinin, her yıl şirketlerinde sermaye artırımı yatırımlarını yapabilmesi devletin de yeni yatırım araçlarının inşa edebilmesi lazım, bu birbiriyle ilişkili bir çark ve bu çark dönmeli. Ama bu çark farklı dönmeye başlarsa ekonomik ve sosyal uyum ortadan kalkar. Bu elbette bir süre sonra globalleşmenin bir sonucudur çünkü globalleşme eşitsizliği arttırdı. Sermaye sahibi x firma veya grup, çok yükseldi; ücretli çalışanların ekonomik hak ve özgürlükleri azalmaya başladı. Dolayısıyla biz de burada tam olarak refah kavramını ele alıyoruz. Refah eşit dağıtılmıyor ve eşit dağıtılmadığı için de globalleşen dünyada buna verilen tepki de bunun içerisinde ama elbette tek başına değil.

Dünyanın sürekli değişen bir global düzene geçtiğini biliyoruz. G-20’nin ikinci onluk kısmındaki devletlerin halklarının globalleşen kendi devletlerinden nasıl bir modern demokrasi beklentisi olabilir?

Burada, G-20’deki ‘inclusiveness’ yani kapsayıcılık kavramına değinebiliriz. Bu kavram, ekonomide, toplumda, siyasette, toplumun bütün kısımlarını içerisine alacak bir yapıyı ifade eder. Kapsayıcı olunmalı ki bu kapsayıcılığın sonuçları refaha katkı sağlasın ve refah da topluma bir fırsat alanı doğurabilsin. Değişen global düzende eğer modern bir demokrasi bekliyorsak, modern demokrasinin tam da bu kapsayıcılığı içermesi gerekir. Çünkü demokratikleşme salt bir sermaye grubunun elindeyse ve toplumunun bir kısmına yönelikse orada demokrasiden bahsedemeyiz. Burada demokrasinin tanımını yapmak gerekirse şöyle söyleyebiliriz: demokrasi akılda ve gönüldedir, yani buna zihnen inanmanız ve bunu içten bir şekilde yaşamanız gerekir. Diğer türlü ‘demokratı olmayan demokrasiler’ ile karşılaşırız. Bu da adaletsizliği ve demokrasinin tek taraflı kullanımını beraberinde getirir. Fakat demokrasi ekonomi-politik bir araç olarak hem ekonomik hem siyasal modernleşmeyi içermesi gerekir. Eğer bir tarafı eksik kalırsa demokratikleşme ilerlemez. Dolayısıyla G-20 ‘nin ikinci onluk kısmındaki ve orta sınıfa ait toplumların; eşit, adil, paylaşımcı ve kapsayıcı bir demokrasi beklentisi bulunmakta.

Bu ülkelerde meydana gelen bir diplomatik kriz globalleşen dünya toplumunu nasıl etkiler?

Bunların çok hızlı etkileşim içinde olduğunu görmekteyiz. Örneğin Arap Baharı; bu ülkeler G-20 üyesi ülkeler değildi fakat ortak sorunlara ortak cevap verdiler ve bu tepkilerin çok hızlı olduğunu gördük. Atina’da da ekonomik tepkiler ortaya çıktı. Avrupa’da mülteciler ve göçle ilgili tepkiler çok hızlı yayıldı. Bu tepkilerin sebebine verilen cevaplar aynı sınıfların, aynı toplumsal kesimlerin oluşmasından kaynaklı. Gelir dağılımı adaletsizliği yükseldiği için ekonomi-politik gelişmişlik seviyesi benzer seviyede olan toplumlar hızlıca aynı reaksiyonu veriyor. 2017 G-20 Hamburg zirvesinde, 5-6 gün boyunca Almanya’da şiddetli protestoların olduğunu gördük; çünkü toplumlar devam eden ekonomik ve siyasal krizlere karşı ortak sesini artırmaya başladılar. ‘Dünya küresel bir toplumun refahı için mi çalışacak yoksa gelişmiş ülkelerin refahı için mi? ’.Dünyadaki krizlerin birçoğunun da sebebi budur. Dolayısıyla, globalleşen dünya toplumunu doğrudan etkiliyor bu krizler.

Bahsi geçen bu ülkelerde uygulanan siyasi politikaları göz önüne aldığımızda nasıl bir siyasetten söz edebiliriz? Bu siyasetlerin ortak noktaları ve izlenen siyasi politikaların halkların üzerindeki etkisinden bahsettiğimizde ortaya çıkan benzerlik ve farklılıklar neler olmaktadır?

Bu kavram aslında siyasal modernleşmeyle ilişkili. Modernleşme, sadece toplumun bir kesiminin ya da toplumun x kurumunun modernleşmesi olarak görülmemeli; burada kümülatif ve entegre bir modernleşmeden bahsediyoruz. Siyaset, ekonomi, toplum, güvenlik hep birlikte modernleşmeli ve ülkelerin gelişmişlikleri ancak böyle artabilir. Daha önce bahsettiğimiz bu orkestranın bir kısmı uyumsuz olursa, bir taraftan yükselmeye çalışırken diğer bir taraftan aşağıya çekilirsiniz ve böyle bir süreçte gelişmeden bahsedemeyiz. Dolayısıyla bu siyasetin kapsayıcı, toplumun tüm kesimlerinin gelir dağılımı ve refah seviyesini artırıcı seviyede olması gerekir.

Toplumlar buna tepkisini vermekte çekinmiyor, eskiden; soğuk savaş döneminde, bu tepkiler rahat verilemiyordu çünkü ona ilişkin fraksiyon buna müsaade etmiyordu; ya komünist rejim taraftarı bir tepki vermeniz gerekiyordu ya da mutlak Batı ve ABD taraftarı bir tepki ve bu karşıt tepkinin verilmesine engel olmak için de o ülkenin yönetimi orda büyük bir çaba sarf ediyordu. Günümüzde artık bundan bahsedemiyoruz çünkü 1991’den sonra dünyadaki bu düzen değişti. Bu tepkilerdeki farklılık ve benzerlikler ekonomik gelişmeyle alakalı. Örneğin yapılan zamlar, enflasyon oranları, buna ilişkin toplumlar belirli seviyede tepkiler verebiliyor ama bunu sürdürebilir olduğunu her ülkede göremiyoruz. Bunun sebebi de organize olmuş toplumla, yani kendi içerisinde değerlerini inşa edebilmiş, demokrasiyi savunan, hızlıca reaksiyon veren topluluklarla ilişkili. Bu noktada yine tarihsel sosyolojiye referans verebiliriz. Her ülke farklı tepkiler verebiliyor ama gelir dağılımı ve refah söz konusu olduğunda ortak tepkiler oluşabiliyor fakat bunlar büyük ölçüde sürdürebilir olmuyor çünkü her ülkenin tarihi ve toplumsal dinamikleri farklı.

G-8’in içinde bulunan ülkelerin yaşadıkları diplomatik krizlerden, G-20’nin ikinci onluk kısmının izledikleri siyaset üzerinde bir etkiden bahsedilebilir mi? Eğer bahsedilebilirse bu etkiler neler olur?

Aslında bu diplomatik krizleri biraz daha genişletip; ekonomik ve siyasal krizler diyebiliriz çünkü diplomatik krizler iki ülke arasında yaşanıp belirli evrelerden sonra farklı bir dönüşüm gösterebilir; ama bunun ikinci onluk kısımdaki ülkelerin siyaseti üzerindeki etkisinden bahsedebilir miyiz? Evet bahsedebiliriz çünkü G-8 tam da bu bağımlılık ilişkisini sürdürmek istiyor. G-7 ve G-8 ülkelerine baktığımızda; ağırlıklı olarak ikinci dünya savaşını kazanmış Batı müttefikleri olduğunu görüyoruz ki bunlar da, temel hegemonya aktörleri olan, ABD, Fransa ve İngiltere. Buna Almanya sonradan dahil oldu ve şu anda Birleşmiş Milletler’de P5+1 yani permanent five (daimi 5+1)  olarak bulunmakta. Çin de güvenlik olarak orda ama siyaset ve ekonomik olarak henüz o seviyede olmadığı için G-7’de değildi. Dolayısıyla, bu krizlerin, hegemonya ilişkisinin sürmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Eğer hegemonyadan vazgeçip, kolektif, paylaşımcı, dünyaya ilişkin sorunlara ortak çözümler geliştirebilme yaklaşımı olursa G-20 ve ilk G-10 ülkelerinde, bu krizlerin azabileceğini öngörmemiz mümkün. Ama G-8 ülkeleri sadece kendi çıkarlarına doğrultusunda bir politika güder ve bundan tek taraflı bir katma değer oluşturmaya devam ederse G-8’de bu krizlerin devam edeceğini öngörmemiz mümkün. Aslında G-8 demeyelim G-7 daha doğru, çünkü henüz Rusya’nın, ekonomide üstesinden gelemediği bazı problemleri var dünya ekonomisine çok ciddi bir katkı veremiyor. 2016’da ekonomisinde %-0.2 düşüş söz konusu; ağırlıklı olarak enerji kaynakları, petrol ve gaza dayalı bir ekonomik büyüklükten bahsedebiliriz dolayısıyla üretim kapasitesi rekabet edebilir seviyede değil. Askeri teknolojide iyi fakat bu bir uyum ve ekonominin her yönünün geliştirilmesi lazım, herhangi bir tarafı eksik gidince ekonomi-politik bir sorun ortaya çıkabiliyor.

Bundan bir 10 yıl sonraya baktığımızda sizce G-7’nin değişmesi beklenebilir mi?

G-7 bu değişimi engellemek için çaba sarf ediyor çünkü bu durum dünyadaki diğer güç dengeleri ile de doğrudan alakalı bir. G-7’nin benzerini NATO, IMF gibi uluslararası kuruluşlarda da görebilmekteyiz. Bütün bu uluslararası kuruluşlar, mevcut hegemonyanın istikrarını gözetmektedirler. Önümüzdeki 10 yılın da önemli değişimlere gebe olduğunu söyleyebiliriz. G-7 bunu engellemek için bir çaba sarf edecek çünkü oradaki güç ilişkisini korumak istiyor ama nasıl 2008’de bir kriz meydana gelip dünya G-20’ye ihtiyaç duydu ise bugün literatüre baktığımızda G-33 gibi bir olgudan bahsedildiğini de görebiliriz. Bir krizle karşılaşmamamız içten bile değil yani karşılaşılabilme seviyeleri yükseliyor, çatışmalar artıyor, ekonomik adaletsizlik artıyor, var olan problemler derinleşiyor. G-7, bu krizlerden sonra başka bir yapı ile karşılaşabilir fakat bunu engellemek için harcadığı çabanın da büyük olduğunu biliyoruz.

Önümüzdeki yıllarda küresel bir krizin olacağından emin olabilir miyiz?

Şuan ki konjonktür devam ederse eğer, ekonomik ve siyasal adaletsizlik, çatışma düzeyleri ve orta sınıfın beklentilerindeki artış devam ederse bu krizin meydana geleceğini söyleyebiliriz. Fakat orta sınıf, şartlarının iyileştiğini ve daha iyi bir durumda olduğunu hissederse bu krizin gerçekleşmeyebileceğini öngörebiliriz. Şuan dünya çok kırılgan bir durumda ilerliyor. İstikrarsızlık ve belirsizlik sürekli yükselen bir görünüm arz ediyor ve bu durumda bir krizle karşılaşmamızın fazlasıyla muhtemel olduğunu belirtebiliriz.

Peki, G-20’nin bu öngörülen kriz için aldığı herhangi bir önlem var mıdır?

G-20 tabi ki kendi içerisinde bunu oluşturmaya çalışıyor. Kriz yönetme mekanizması var bu da G-20 içerisindeki Finansal İstikrar Kurulu’dur. Ülkelerin finansal istikrarını eşit seviyede tutup, bir harmoni içerisinde sürdürüp bir kriz oluşmasını engellemeye çalışıyor ki G-20’de bir kriz yönetme mekanizması olarak kurulduğu için bu kriz çözme ve kriz yönetme mekanizması da en ağırlık verdiği yanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama G-20’nin henüz bu belirsizliği tamamen ortadan kaldırabilecek yeterli seviyeye ulaşamadığını görmekteyiz çünkü her ülke G-20’de kendi önceliğini ortaya koymaktadır.

 Bahsettiğimiz G-8 hegemonyası ortadan kalktığında bu durum G-8 için ne denli olumsuz bir durum ortaya çıkarır?

Bu durumun kolay bir şekilde ortadan kalkmayacağını görmekteyiz. G-8 bu hegemonyanın ortadan kalkmaması için fazlasıyla özverili bir çalışma sürdürmektedir. Dünya sistemi, ikinci dünya savaşının sonunda kurulan sistem üzerinden devam etmektedir dolayısıyla bu bir realite ve bu realiteden bağımsız olarak düşünmemek gerekir. 200 yıl önceye gittiğimiz zaman da 1815 Viyana Kongresi’nden itibaren güç dengesi teorisinin ortaya çıktığını görürüz bunun nedeni de Napolyon’ın yükselen gücünü dengeleme çabası içerisine girilmesinden dolayı. Bir süre sonra ise bu dengeleme çabasının I. Dünya Savaşı’nda kırıldığını görmekteyiz. Bu olaydan sonra uluslararası ilişkiler iki aşamadan ilerlemektedir. Fragmantasyon ve entegrasyon, yani parçalanma ve bütünleşme. II. Dünya Savaşı sonrası bütünleşme ise hegemonik eksende, uluslararası kurumlar üzerinden bir bütünleşmedir. G-8’de bunun bir ekonomik ve finansal ayağı olduğu için bu ilişki biçimi G-20’yi konsolide etmeye devam edecektir. Fakat G-20’nin ikinci onluk kısmında bulunan yükselen piyasa ekonomileri tutarlı, sürdürülebilir, ekonomik ve siyasal bir modernleşme sürdürebilirse bu durum güç dengelerini değiştirebilir. Aynı zamanda bu durumun emarelerini görmekteyiz. Çin ve Hindistan bu bağlamda istikrarlı bir gidişat izlemekteler ama BRICS ülkeleri bunu şu anda başaramadı. Brezilya’da, Güney Afrika’da ve Rusya’da ekonomik problemler mevcut. Dolayısıyla bu bir süreç. Mesela Şangay İşbirliği Örgütü de mevcut, fakat henüz yeterli seviyede değil. Buna karşın, hegemonyayı kontrol eden grup, bu konuda daha istikrarlı adımlar atmaktadır çünkü ekonomi politik araçlar ona bağlı bir durumdadır.

BRICS’in G-20 içerisinde ayrı bir rolü var mıdır? BRICS’in oluşması nasıl bir etki sağlamıştır?

Bu ülkelerin BRICS ekseninde bir araya gelmeleri, uluslararası kurumların karar alma süreçlerinde bir takım değişimleri beraberinde getirmeye başlamıştır. Yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkeler birlikte hareket ettiği zaman daha güçlü bir ses çıkmakta ve BRICS’in aynı zamanda G-20 üyeleri de olması, G-20’nin ikinci onluk dilimde yer alan bu yükselen ekonomileri birlikte tutmaktadır.

*  İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası Bölüm Başkanı olan sayın Prof. Dr. Burak Samih GÜLBOY’a teşekkür ederiz.

Hazırlayanlar:

Merve YILMAZ

Nurseli ÖZKAYA

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s