Eyüp ÇETİN yazdı: “Türkiye’nin Kuruluşunda Sovyet Devriminin Etkisi (1903 – 1938)”

GİRİŞ

Bolşevik İhtilâli’nin etkileri sadece Rusya toprakları ile sınırlı kalmamıştır. Bu etkiler; Avrasya, Afrika, Kuzey ve Güney Amerika’ya kadar yayılmıştır. Birçok ülkede Sosyalist partiler kurulmuş, örgütlenmeler sağlanmış ve devrimler gerçekleştirilmiştir. O dönemde Rusya topraklarına komşu olan Türkiye de bu devrimlerden ve örgütlenmelerden fazlası ile etkilenmiştir. Batı’nın, Sovyetlere karşı duvarı olmuştur. Tabii ki bu süreç yıllar boyunca zamanla farklı etkiler ve sonuçlar doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu yazıda Osmanlı Devleti’nin zayıf zamanlarında, yıkılma sürecinde ve Türkiye’nin kuruluşunda Sovyet Devrimi’nin etkisi açıklanacaktır. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün devletçilik politikasının Sovyet Devrimi ile olan ilişkisinden bahsedilecektir.

1903-1917 ARASI RUSYA’NIN OSMANLI POLİTİKALARI

1.PANORTODOKSLUK VE PANSLAVİZM

Panslavizm, özellikle Rusya’nın Çarlık döneminde uyguladığı, Slav ırkından olanları kendi hakimiyeti altında bir devlet halinde toplama siyasetidir. Tarih boyunca tüm Balkanlar’daki Slav ırklarını toplamak ve Akdeniz’e inmek Rusya’nın en büyük amacı olmuştur. Daha öncesinde kültürel bir akım olarak ortaya çıkan Panslavizm, 19. yüzyılda siyasi bir renge bürünmüştür. Bu siyasi akımdan önce Balkan topraklarında Panortodoksluk hakimdi. Rusya Ortodoksları korumayı kendine bir amaç edinmişti. Bunu sebep göstererek sürekli Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışıyorlardı. Bu politikalar, II. Çariçe Katerina döneminde tam anlamı ile yerine oturmuştur. 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’deki hakimiyeti son bulmuştur. Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Osmanlı topraklarındaki tüm Slavlar için tamamen hak iddia edebileceğini savunmuş, bu görüşleri 19. yüzyılda daha çok kabul görmüştür. Ancak Rusya’nın böyle bir politika izlemesindeki amaç, Osmanlı Ortodokslarının özgürlüğünden öte, Ayasofya Camii’ne haç dikerek bu vesile ile Rusya’yı Karadeniz’de tutsak kılan boğazların kilidini açmaktır.[1] 19. yüzyılın ilk yarısında da Slav halklarının ulusal kimlik arayışı Rusya’nın çıkarlarına yaramıştır. Panslavizm akımı 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Rusya’da çok büyük destek almaktadır. Bunun sebebi Rusya’da ”Türklerin zulmü altındaki Slav kardeşlerini kurtarma ” maskesi altında hareket eden bu zümre mensuplarının esas gayeleri, Rusya’nın hakimiyeti altında bütün Slavları birleştirmek ve İstanbul’u ele geçirmektir. Panslavistler bu maksatta ”Ayasofya’ya haç koymak” sloganını ortaya atmıştır. Başlangıçta Rus hükümeti tarafından desteklenmeyen bu hareket, Çar II. Alexander zamanında gittikçe kuvvetlenmiş ve Rus siyasetine tesir etmeye başlamıştır. Siyasi alanda Panslavistlerin en mühim şahsiyeti, 1864’te İstanbul’a elçi olarak gönderilen İgnatiyev olmuştur.[2]

2.RUSYA’NIN OSMANLI’YA DOST GÖRÜNME ÇABASI

Genç Türk İhtilâli’nden sonra Rusya, Balkan devletlerini Osmanlı Devleti’ne karşı değil, tam tersi birlikte hareket etmeye teşvik etmiştir. Genç Türkler ise Rusya’ya başta güvenmemiş fakat daha sonra güvensizliği bir kenara bırakarak işbirliği sürecini başlatmayı önermiştir.[3] Tanin gazetesinin Türkiye ve Rusya başlıklı bir makalesinde şöyle denmektedir: ”Osmanlılarla Rusları birbiri ile dost yaşamaya sevk eden bizim fikrimizce Rusya’daki milyonlarca Müslümanın ve Türklerin ve Türkiye’deki İslav ve Ortodoksların mevcudiyetidir. Rusya’daki Türklerin mevcudiyeti bizdeki Türklerin 2-3 mislinden fazladır. Biz bu Türk ve Müslüman ülkelerini zapt politikasını takip edemeyiz. Aynı zamanda bu dostluk Türkiye’deki İslav ve Ortodokslara da müstefit olur.”[4]

1909 yılına gelindiğinde Osmanlı ile Rusya arasında dostane görüşmeler başlamıştır. Bu ilişkiler dönemin Rus siyasetçilerine göre Rusya’nın Balkanlardaki çıkarlarını da olumlu etkileyecektir. Yakın ilişkiler kurmanın en mantıklı yolu ise var olan rejimi desteklemekten geçmektedir.

1909 yılının ilk aylarında Osmanlı-Bulgar ilişkilerinde gerginlikler baş göstermiştir. Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’ne ödemesi gereken mali tazminat konusunda çıkan tartışmalar, Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti ile olan sınırında seferberlik ilan etmesine kadar varmıştır. Bu konuda Rusya’da bir toplantı yapılmış Savaş Bakanlığı durumu değerlendirmiştir. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılan görüşmelerin bir sonuç vermediğini gerekli önlemlerin alınması gerektiğini Savaş Bakanlığı bildirmiştir.

Bilindiği üzere 1882 Antlaşması gereğince Osmanlı Devleti Rusya’ya birkaç yıl içerisinde tazminat ödemek zorundadır. Tazminat, Bulgaristan’ın bağımsızlığı için kullanılmıştır. 40 taksitten vazgeçilerek borç 125.000.000 frank azaltılmış; Osmanlıların Bulgar haracı, Doğu Rumeli vergilerine ve Şark Demiryolları Şirketi’ndeki kaybını telafi etmeye yetecek miktardan fazladır bu miktar. Karşılığında Rusya, 85 yıl için 85.000.000 frank olan Bulgar haracını almıştır. Balkanlar’da nüfuzunu arttırmak için vazgeçtiği 40.000.000 frankın ise boşa giden bir girişim olduğu anlaşılmıştır.[5]

Sonuç olarak Balkan devletlerinin kendilerini bölen konuların üstesinden gelme girişimleri Rusya’nın Balkanlarda daha faal bir politika izleme kararıyla çakışmıştır.

3. I. BALKAN SAVAŞI VE RUSYA’NIN O DÖNEM POLİTİKASI

Balkan Savaşı, Balkan halklarının ekonomik ve kültürel gelişme ihtiyaçlarına daha iyi yanıt verecek yeni devlet ve politika biçimleri yaratma sorununu, mümkün olan en hızlı yolla çözmeye yönelik bir girişimdir.[6] Trablusgarp Savaşı’nın kaybedilmesi Rusya için olumsuz bir gelişme olmuştur. Çünkü Balkan devletleri savaşın kaybedilmesini bir fırsat bilerek amaçlarına ulaşmaya çalışmıştır. Bu da Rusya’nın çıkarlarına ters düşmektedir çünkü Rusya, Osmanlı Devleti’nin kendi çıkarlarına ters bir zamanda yıkılmasını istememektedir ve Doğu Sorununun tekrar gündeme gelmesi Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması demektir.

Rusya bu sorunun çözümü için Osmanlı Devleti’ne topraklarında yaşayan Hristiyanlar için ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasını sunmuştur. Bu öneri, iç gündemde çok büyük yankı uyandırmış ve halkın büyük tepkisi ile karşılamıştır. Halk Rusya’nın iç işlerine karışması olarak bunu yorumlamış ve memnuniyetsizliklerini dile getirmiştir. Sonuçta Makedonya’da Osmanlı Devleti, Hristiyanlar için gerekli reformları yapmamış ve Balkan Birliği’nin kurulmasına engel olamamıştır. Büyük güçlerin savaşı önleme çabaları ise sonuçsuz kalacaktır.[7] Rusya’nın diğer devletlerden farklı olarak Balkanlardan ekonomik bir çıkarı yoktur. Diğer yandan Rus kapitalizmi bu bölgede diğer önemli güçlerle (İngiltere, Avusturya-Macaristan, Almanya) mücadele edecek güçte değildir. Rusya, bütün bunlara rağmen faal bir diplomasi trafiği içerisinde olmuştur. Çünkü Boğazlar ve çevresindeki çıkarlarının korunmasının tek yolu Balkanlarda nüfuz sahibi olmaktan geçmektedir. Fakat mevcut konjonktürde, Boğazlar konusunda planlarının gerçekleşmesinin mümkün olmadığını gören yöneticiler, Balkanlarda etkinliklerini arttırarak bir yandan Boğazları ele geçirmek için uygun şartları hazırlamış diğer yandan da Boğazların başka bir güç tarafından ele geçirilmesini önlemeye çalışmışlardır.[8]

Rusya, Balkanlardaki en büyük rakibinin Almanya ve Avusturya olduğunu düşünmüştür. Bunun sebebi ise Balkanlar ile bu iki devletin yakından ilgilenmesidir.

Rusya, Balkan Bloğunun kurucusu ve asıl yönetici gücü olmasına rağmen Sırbistan ve Bulgaristan, Rusya’ya güvenmedikleri için Rusya’dan gizli olarak aralarında Osmanlı Devleti ile savaşmak için antlaşma imzalamışlardır. Karadağ ile Osmanlı Devleti arasında tırmanan gerginlikten sonra Karadağ’da bu gizli ittifaka dahil olmuştur. Karadağ sorununun ana gündem maddesine dönmesi ile Rusya Osmanlı Devleti’ne çözüm önerileri sunmuş; Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan’a ise Karadağ’a destek vermemesi konusunda uyarıda bulunmuştur. Osmanlı Devleti, Rusya’nın uyarılarını sonuçsuz bırakmıştır. Balkanlarda bir savaşın çıkması Rusya içerisinde Slav halklarının güvenliğini sağlamayı gündeme getirecektir ve hükümet bunu o dönemde istememiştir. 9 Ekim günü Karadağ Osmanlı Devleti’ne saldırmış, 9 gün sonrada Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan bu harekete katılmıştır. Artık Balkan İttifakı Rusya’nın kontrolünden çıkmıştır.[9]

Savaşın ilk sonucu Karadağ için kötü olmuştur. Rusya’dan yıllarca aldığı mali ve askeri desteği kaybetmiştir. Osmanlı Devleti ise Çatalca içlerine kadar çekilmiştir. Daha sonra Osmanlı Devleti, Bulgaristan ve Sırbistan ile ateşkes antlaşması imzalamıştır. Balkanlarda milliyetçiliğin kazanması Rusya için tam anlamı ile tehdit oluşturmamış ancak Bulgaristan’ın İstanbul’a girme olasılığı Avusturya-Macaristan’ı rahatsız ettiği kadar Rusya’yı da rahatsız etmiştir. Rusya daha sonra iki tarafı yatıştırmak için çözüm yolları aramıştır.

Savaş sonucunda Osmanlı Devleti’ne karşı önemli başarılar elde etmiş olan Balkan Birliği ülkeleri arasında gerginlikler yaşanmıştır. Bunun nedeni Balkan Birliği’nin kurulmasını Rus diplomasisinin bir başarısı olarak gören Avusturya-Macaristan ve Almanya’nın bu birliği çökertmek için yoğun bir çaba içerisinde olmaları ve Bulgaristan’ı, Sırbistan ve Yunanistan’a karşı kışkırtmalarıydı.[10]

images (2).jpg

4. II. BALKAN SAVAŞI VE RUSYA’NIN O DÖNEM POLİTİKASI

Balkan Savaşı’nın sebebi ise Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Romanya’nın Bulgaristan’ın hegemonik yayılmasından rahatsız olmalarıdır. Bu durumun farkında olan Rusya, bahsi geçen ülkelere ara buluculuk teklif etmiş ama teklif bu ülkelerce göz ardı edilmiştir. Bu arada Balkan devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarından faydalanan Osmanlı Devleti, Londra Antlaşması ile kabul edilen Midye-Enez sınır hattını geçmiş ve Kırklareli ile Edirne’yi tekrar topraklarına katmıştır. Ardı ardına saldırılara maruz kalan Bulgaristan, Rusya’dan ara buluculuk yapması için yardım istemiştir. Rusya’nın önerisi ile Bulgaristan ilk önce Makedonya sınırını tanımış daha sonra Avusturya, Fransa ve İngiltere’nin baskısı sonucu Ege Denizi’ndeki Kavala Limanı’nı Yunanistan’a bırakmıştır. Rusya bu sonuçtan memnun olmamıştır. Çünkü hayal ettiği Balkan Gücünü elde edememiştir. 2. Balkan Savaşı Osmanlı’yı Doğu Trakya sınırına kadar çekmiş, Rusya’nın hayali olan Balkan Birliğini sağlamayı imkansız hala getirmiş ve Avrupa’nın en büyük altı devletini kutuplaştırmıştır.

5. RUS-JAPON SAVAŞINDAN SONRA BOĞAZLAR MESELESİ

Yıllar öncesinden imzalanan Berlin Antlaşması’ndan dolayı Rusya boğazlardan gemilerini geçiremiyordu, bunun sebebi ise savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesinin tamamen yasaklanmasıdır. Rusya’nın belini büken bu antlaşma yüzünden Japonya ile olan savaşı kaybetmesi çokta şaşırtıcı değildir. Karadeniz filosu savaş sonunda modası geçmiş altı zırhlı, üç eski kruvazör ve değişik küçük gemilerden oluşuyordu.[11] Boğazlardan geçemeyen bu Karadeniz filosu Çarlık Rusya’sını çok olumsuz etkileşmiştir. Rusya Hükümeti bu sorunun çözümüne odaklanmak için acil toplantılar düzenlemiş, birçok çözüm yolu sunulmuştur. Bazıları İstanbul’a saldırmayı ve İstanbul’un kuzeyini işgal etmeyi teklif etmiştir. Bu fikir dünya devletlerini tamamen karşısına alması anlamına gelmesinden dolayı kabul edilmemiştir. Bazıları Karadeniz filosu yerine Baltık filosunun yenilenmesi ve uluslararası sularda daha faal olması gerektiğini düşünmektedir. İlk başta cazip gelen fikir uygulansa da Rusya için yeterli bir çözüm olmamıştır. Kimileri ise Avrupa’nın güçlü devletleri ile yakınlık kurarak Berlin Antlaşması’nın feshedilmesini sağlamayı düşünmüşlerdir. Bunun için çeşitli görüşmeler yapılmış ve Karadeniz filosunun güçlendirilip diğer devletlerle İstanbul’a işgal için çıkarma yapması kararı alınmış ancak bu da uygulanamamıştır.

images (3).jpg

6. OSMANLI-RUSYA İLİŞKİLERİNDE ERMENİLER VE DOĞU ANADOLU

Bilindiği üzere Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne karşı siyasetinde en önemli ve tarihsel iki amacı vardır. Bunlardan birisi Boğazları aşarak Akdeniz’e inmek ötekisi ise doğu illerinden (Vilâyât-ı Şarkiye) geçerek İskenderun Körfezi’ne inmekti.[12] Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki münasebetlerin düğüm noktalarından birisini de, 19. yüzyıl ortalarından beri, ‘’Ermeni Meselesi’’ teşkil etmeye başlamıştır.[13]  Çünkü Kafkasya, Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasında, elinde bulundurması gereken önemli bölgelerden biridir. Bu bölge 19. yüzyıldan itibaren Rus-Osmanlı ve Rus-İran ilişkilerine damgasını vurmuştur. Rusya bu bölgeyi Akdeniz’e, Hint Okyanusu’na ve Ortadoğu’ya geçişinde bir üs olarak kullanmak istemiştir.

Askeri vaziyeti ve zirai iktisadi açıdan Vilâyât-ı Şarkiye Bölgesi Rusya için büyük önem taşımaktadır. Özellikle Erzurum, Harput, Malatya ve Adana’nın işgali ile Kafkasya, İran ve Vilâyât-ı Şarkiye üçgeninde yolların kontrolünün sağlanması ile Rus ordularının hareket alanı genişleyecektir. Çünkü sayılan şehirler İskenderun Körfezi’nin ve Doğu Anadolu’nun anahtarı konumundadır ve bu bilinmektedir. Bu işgal sağlanırsa, güneye doğru yönelmek daha kolay olacaktır. Şu iddia edilebilir; Rusya Devleti bu bölgeyi işgal etmeyi ve buralarda uzun yıllar kalabilmeyi düşünmekteydi. Bunun için de buralarda iskan bölgeleri oluşturma gayreti içinde olmuştur.[14]

SOVYET DEVRİMİ VE OSMANLI DEVLETİ

1. İHTİLÂL GERÇEKLEŞİRKEN

Rusya’da olaylar gittikçe büyüyerek devasa kitlelere ulaşmayı başarmıştır. Öğrencilerin, kadınların, işçilerin katıldığı eylemler ses getirmektedir. İlk başlarda sadece ekmek kuyruğunda bekleyen bu insanlar artık kuyrukta beklemek yerine, meydanlarda tepki göstermekteydi. Yalnızca Ocak ve Şubat aylarında tüm Rusya’da greve giden işçilerin sayısı 670.000’den az değildir.[15] Rusya Çarı ise durumun ciddiyetini kavrayamamıştır. Hatta durumun vahametini kavramadığını dönemin başbakanı Radzianko ile olan sohbet demeçlerinde görmekteyiz. Karşılıklı bir sohbet esnasında Radzianko ”ayaklanma ihtimali”nden bahsetmiş, Rus Çarı ise ”benim edindiğim bilgiler tam zıttı” demiştir. Mart’ın 1’nde ekmek kuyruğundaki kıpırdanmalar fırınların yağmalanmasına dönüşmüştür. Yağmalamalar ülke geneline hızla yayılmış ve 12 Mart’ta hükümet çökmüştür. 14 Mart günü Çar II. Nikola tahttan feragat ettiğine dair bir beyanname imzalamıştır. 15 Mart’ta ise bütün dünya basınına Çar’ın feragat haberleri yansımıştır. Daha sonra ki günlerde Kıta Avrupa’sı ve İngiltere’nin ortak olarak sorduğu soru ‘Bu nasıl ihtilâl?’ sorusu olmuştur.

Arnot’a göre geçmişte yaşanmış ihtilâllerin hiçbirine tam olarak benzememektedir. Morning Post gazetesi Rus İhtilâli’ni “Whig Devrimi” diye de anılan “Şanlı 1688 Devrimi”ne benzetmiştir. Başkaları Fransız Devrimi ile paralellik kurmuşlardır. Soruya yanıt aramada en rahat olanlar özellikle Kıta Avrupası’ndaki sosyalistlerdir. Onlar Marksizmin bakış açısı ile olaya eğilerek, Rus İhtilâli’nin eninde sonunda proleter-sosyalist devrime varacak bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirmekteydiler. Onlar için asıl olan bu burjuva demokratik devrimin itici gücü olarak işçi sınıfın mı yoksa köylülüğün mü başı çekeceği idi.[16]

Yine Arnot’un haklı olarak belirttiği gibi, Rus İhtilâli ve ona ilişkin tartışmalar bir dünya savaşı ortamında meydana gelmiştir. Dolayısıyla ulusal savunma ve buna ilişkin gereksinimler kaçınılmaz olarak Rus İhtilâli’nin değerlendirilmesini ve öteki ülkelerdeki yansımaları derinden etkiliyordu.[17] Bunun Osmanlı İmparatorluğu için bir kat daha böyle olduğu ileride görülecekti.

Rusya’ya ayak basışının ertesi günü Lenin’in açıkladığı “Nisan Tezleri” Rus İhtilâli’nin nereye gittiği konusunda merak perdesini aralayan ilk önemli belge olmuştur. Perdenin sonuna kadar açılmasını görmek için “Büyük Ekim Devrimi”ni beklemek gerekmektedir.

2. NİSANDAN KASIMA İHTİLÂL

Rusya’da nisandan kasıma kadar olaylar hızlı bir şekilde gelişmiştir. İlkbahar boyunca yurtdışındaki önderler Rusya’ya dönmüştür. Winston Churchill’in “Almanlar bir veba basili gibi mühürlü bir vagonla İsviçre üzerinden Rusya’ya soktular.” dediği Lenin’in dönüşü özellikle önem taşımaktadır. Başta Bolşevikler olmak üzere olaya yön veren kitleler bir öndere kavuşmuştur. Rusya’ya ayak bastıktan bir gün sonra ünlü Nisan Tezleri’ni açıklayan Lenin öncelikle barış istiyordu. Öte yandan var olan hükümet 1 Mayıs kutlamalarının yapıldığı gün savaşa devam edileceğini açıklamıştır. Bu yüzden kutlama gösterileri, çatışmalara dönmüş ve 18 Mayıs’ta hükümet düşmüştür. Yerine başka bir geçici hükümet kurulmuştur. Mayıs ve haziran aylarında çeşitli köylü ve işçi sınıfları konferansları yapılmış, haziran ayında asıl önemli konferans olan Tüm Rusya Sovyetler Konferansı gerçekleşerek, Lenin yönetimin, Bolşeviklere devrilmesini isteyecek ama kongre bu kararı reddedecektir.

22 Haziran’da Bolşevikler, temmuz ortalarında ise Menşevik ve Sosyal Devrimciler büyük sokak gösterileri düzenlemişlerdir. Her ikisi de Bolşeviklerin egemenliği altında geçmiş ve özellikle ikincisinde, silahlı kitleler “Ekmek-Özgürlük-Barış”, “Kahrolsun Savaş” ve “Tüm İktidar Sovyetlere” sloganları ile adeta Ekim Devrimi’nin provasını yaptımışlardır. Hükümetin tepkisi sert olmuş, Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’nin yayın organı Pravda Gazetesi kapatılmış; önderlerin tutuklanmasına girişilmiştir. Pek çoğu yeniden yeraltına girmiş, Lenin ise Finlandiya’ya kaçmıştır. Troçki’nin “yarı-ayaklanma” olarak nitelendirdiği bu Temmuz günlerinde Bolşevikler henüz iktidarı ele almanın zamanı geldiğine karar vermemişlerdir.[18]

Galiçya Cephesi’nde Rusların yenilmesi ağustos ayında hükümeti düşürmüştür. Yerine yeni bir hükümet kurulmuş ve kongre toplanmıştır ama kongre fiyasko ile sonuçlanmış hemen ardından “sağcı darbe” ile karşı karşıya kalınmıştır. Bu darbeye Karnilov Darbesi denmiş, darbenin etkisi sol grupları uyarmıştır. Eylül ayına gelince Bolşevikler tekrardan güçlenmiş ve iktidarı silah ile ele geçirme vaktinin geldiğine karar vermiştir. 22 Ekim’de Finlandiya’dan gizlice Rusya’ya geçen Lenin başkanlığında toplanan Parti Merkez Komitesi 2’ye karşı 10 oy ile silahlı ayaklanmaya karar vermiş ve bunu gerçekleştirecek siyasi büroyu oluşturmuştur. Troçki 26 Ekim’de Petrograd Sovyeti Komitesi’ni kurmuş; 6 Kasım’da siyasi ayaklanma başlamış ve 7 Kasım günü ( eski takvime göre 25 Ekim) iktidar Bolşeviklerin eline geçmiştir.

3. OSMANLI DEVLETİ’NDE SOVYET DEVRİMİ

Şubat Devrimi gerçekleştiği sırada Osmanlı’da Meclis-i Mebusan toplanmıştır. Meclis-i Mebusan 1 Nisan 1917’de toplantısına son vermiştir. Ne bu kapanış nedeniyle ne de önceki günlerde Meclis’te, Rus ihtilâli ile ilgili bir görüşme olmamıştır.[19] Hükümete gelince, o, diplomatik temsilcileri vasıtasıyla, yerli yabancı basın kanalları sayesinde gelişmeleri takip etmiştir. Bâb-ı Âli’nin asıl esas ilgi odağı barış konusu idi. Varsayılan yeni bir barış sürecinin mümkün olduğunu düşündürüyordu. Osmanlı ise bu konuda Almanya’nın eline bakarak oradan gelecek ışığı beklemekteydi.

Ekim Devrimi’ne kadar geçen sürede Osmanlı yaşanan olaylar için sessiz kalmayı seçmiş, olayları uzaktan takip etmeyi mantıklı bulmuştur. Ekim Devrimi’nden sonra ise Osmanlı Zümresi ile Ankara hattı arasında farklı görüşler oluşmuştur. Hükümet batı yanlısı Emperyalist güçleri desteklemenin kendilerini kurtaracağından emindir. Ankara ise Bolşevik Devrimi’nin kendi çıkarlarına yarayacağı ve özellikle Doğu Anadolu’da savaşma ihtimalinin tamamen saf dışı kalacağını düşünmektedir. Bu farklılığın sebebi alınan haber kaynaklarının farklı olmasıdır. İstanbul’daki yöneticiler gazeteleri takip etmekteydi. O dönemde ki Türk gazeteleri ise batı medyasının ve ajansların gündeme getirdiği konuları Türkçeye çevirip yayınlamaktaydı. Ankara’da durumlar daha farklıdır çünkü Bakü’den direk Rusya ile ilgili haberler almaktaydılar. Bu yüzden Anadolu’da iki farklı Sovyet görüşü oluşmuştur. Cumhuriyet kurulana kadar geçen zamanda Ankara’nın ön görüleri tutmuş ve Cumhuriyetin ilan edilmesi ile Sovyetler Birliği ile dostane ilişkiler kurulmuştur.

ATATÜRK DÖNEMİNDE SOVYETLER BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLER VE DEVLETÇİLİK İLKESİ

1. TÜRKİYE’NİN İKTİSADİ KALKINMA HAMLELERİ VE RUSYA (1923-1930)

Yaşanan zor savaş günleri ve ardından gelen Lozan’ın kısıtladığı şartlardan dolayı Türkiye iktisadi anlamda zor günlerden geçmekteydi. Bu yüzden İzmir İktisat Kongresi’nde alınan karar ile 1930 yılına kadar liberal bir ekonomi ve siyaset izlenmiştir. Türkiye, Osmanlı’dan devraldığı kapitülasyonlarla yıpratılmış, acımasızca borçlandırılmış, iktisadi bağımsızlığı elinden alınmış, ekonomiyi canlandırmak için çok fazla çaba harcamıştır.

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra düşman işgalinden kurtarılan toprakları ve halkı ziyaret etmek, yeni vatan, yeni devlet ve yeni toplumun kuruluş ilke ve esasları konusunda kamuoyunu ve vatandaşları aydınlatmak, orduyu denetlemek ve iktisadi yapıyı ve yeni yapılaşmayı anlatmak için 14 Ocak-21 Şubat 1923 tarihinde bir yurt gezisine çıkmıştır.[20] Bu gezi Lozan görüşmeleri tamamlanmadan İzmir’de bir İktisat Kongresi toplanması ve yeni bir iktisat politikası oluşturulması amacını gütmekten çok, milli iktisat politikası etrafında siyasal destek sağlama amacına yöneliktir.[21] Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa’nın Batı Anadolu gezisine çıkmasından hemen önce, 1922 yılı aralık ayında, İktisat Bakanlığı’nın illere gönderdiği bir genelgeyle şubat ayı ortalarında İzmir’de toplanacak bir İktisat Kongresi için hazırlıklara başlanmasını istemiştir. Ancak, Kongre’nin örgütlenmesi duyurulduktan sonra içten ve dıştan bazı tepkiler gelmiştir. Kongreye her ilçeden sekiz temsilcinin katılması ön görülmüş, temsilcilerin, mesleki temsil veya sınıf esasına göre seçilmeleri kararlaştırılmıştır. Buna göre, seçilen sekiz delegenin üçü çiftçi, biri tüccar, biri sanayici, biri amele, biri şirket, biri banka temsilcisi olacaktı.[22]

Ancak, Kongre çalışmaları sırasında bu altılı gruplaşma çiftçi, tüccar, sanayici ve amele olmak üzere dörde indirilmiştir. Tartışmaların sürdüğü günlerde kongre temsilcilerinin seçimi devam etmiştir. Ülkenin dört bir köşesindeki sayıları üç ile altı arasında değişen il temsilcileri ve İstanbul’daki birçok cemiyetten geniş bir katılım sağlanmıştır. Katılımcılar İzmir’e doğru yola çıkmışlardır. Fakat yol koşullarının olumsuzluğu nedeniyle 15 Şubat’ta açılacak kongre 17 Şubat’a ertelenmiştir. Tüm hazırlık ve çalışmalar bittikten sonra, 1135 kişinin katılımıyla 17 Şubat 1923 tarihinde üç açılış konuşmasıyla başlayan İzmir İktisat Kongresi, 4 Mart 1923 tarihinde çeşitli kararlar alınarak kapanmıştır.

Kongrede devlet, ekonomide müdahaleden uzak, özel sektörün öncülüğünde bir kalkınma politikası yürüteceğini, bunu gerçekleştirirken de özendirici, koruyucu ve düzenleyici bir rol üstleneceğini belirtmiştir. Bu da göstermiştir ki, İzmir İktisat Kongresiyle liberal bir iktisat politikası benimsenmiştir.

2. 1929 DÜNYA EKONOMİK KRİZİ VE TÜRKİYE’DEKİ YANSIMALARI

Birinci Dünya Savaşı, ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda dünya dengelerini alt üst etmiştir. Avrupa’nın sanayi ve kültür merkezleri yakılmış ve yıkılmıştır. Savaşın türlü etkilerinin sonucu olarak, milliyetçilik akımları tüm dünyaya egemen olmuştur. Bu ve benzeri sosyal ve siyasi gelişmelerden sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkıntılar giderilmeye çalışılırken, tekrar eski ekonomik refaha kavuşulacağı beklenmiştir fakat uluslararası alanda siyasi yakınlaşmalar antlaşmalar yoluyla sağlanmaya çalışılırken, dünyayı ekonomik bir krize doğru sürükleyen gelişmeler meydana gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasının hızlı ekonomik gelişmesi, 1919 ve 1920 yıllarında, savaşı kendi topraklarında yaşamış ve kaybetmiş ülkelerin savaş sırasında yok olmuş ve eksilmiş olan dayanıklı tüketim malları ile sermaye stoklarını karşılamaya yönelik olarak, özellikle savaştan yıpranmadan çıkmış olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İngiltere’de görülmüştür.

1925-1926 yıllarından sonra Batı ekonomik sisteminde görülen gelişme özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avusturya, Fransa’da gerçekleşmiştir. İngiltere ekonomisi ise bazı problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu ülkede altın standardına dönüşün çıkardığı mali sorunlar ile işçi ücretlerine yapılan baskının doğurduğu genel grev ekonominin gelişmesini yavaşlatmıştır. 1925-1929 yılları arasındaki dönemde genellikle dünya ekonomisinin iyiye gittiği kabul edilmesine karşın aslında 1927 yılında birçok ülkede küçük ekonomik sıkıntılar baş göstermiştir.[23]

Dünya Ekonomik Krizi’nin etkileri tüm sistem içinde yayılmaya başlamış, sadece para sistemi sorunları ile ya da New York borsasındaki çöküntüyle kalmamış, hammadde ve gıda maddelerinin fiyatları kısa bir yükselişten sonra tekrar gerilemeye başlamıştır. Öte yandan, bu krizden bağımsız gelişme gösteren tarım kesimi de krizden çok fazla etkilenmiştir. Ayrıca, ücretlerdeki azalma da büyük işsizlik oranlarının oluşmasına neden olmuştur.

3. EKONOMİK KRİZİN TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ ETKİSİ VE YENİ POLİTİKA ARAYIŞI

1929 yılı Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur çünkü yeni Türk devletinin dünya ekonomisi içindeki konumunu belirleyen Lozan Barış Antlaşması’nın ekonomik, mali hükümleri ve ek ticaret antlaşmasıyla belirlenen gümrük sınırlamaları o yıl sona ermiştir. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılan borçlarından Türk devletine düşen borç taksitleri aynı yıl içinde ödenmeye başlanacaktı.

Bütün bu beklentiler, Dünya Ekonomik Krizi’nin patlaması üzerine gerçekleşememiş, Türkiye ekonomisi de krizin etkisiyle karşı karşıya kalmıştır. İktisadi bunalımın etkileri Türkiye’de, diğer ülkelerde görüldüğü gibi üretimin azalması, fabrikaların çalışmaması ve buna bağlı olarak da büyük boyutlara varan işsizlik şeklinde gerçekleşmemiştir. Ekonomik kriz, Türkiye’nin de içinde yer aldığı birçok az gelişmiş ülkeyi benzer şekilde dış ticaret ilişkileri nedeniyle etkilemiştir.

4. 1923-1930 DÖNEMİNDE SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN SİYASİ VE EKONOMİK YAPISININ GENEL GÖRÜNÜMÜ

Bolşevikler, yeni bir devlet yapısı oluşturmak için kurtardıkları ülkelerin Rusya Sovyetlerinin Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne katılmasını böylece fiilen Rusya dışındaki ülkelerle bir birlik kurulmasını sağlamıştır. Bunun üzerine, 30 Aralık 1922’de yapılan Sovyetler Kongresinde Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, ve Transkafkasya’dan oluşan dört cumhuriyeti kapsayan “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği”nin kurulması kabul edilmiştir. Daha sonra 1924 yılında Özbekistan ve Türkistan birliğe katılmıştır. Oluşan birliğe karşın, yürürlükte olan 1918 Anayasası Rusya Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne ait olduğundan yeni bir Anayasa’nın yapılması gerekliliği doğmuştur. Bu amaçla hazırlanan Anayasa tasarısı 6 Haziran 1923 tarihinde kabul edildikten sonra 31 Ocak 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.[24]

Lenin’in 1924 Ocak ayında ölümünden sonra önderlik mücadelesi iki ayrı çizgi de ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi, Troçki’nin “yurt dışında devrimleri teşvik etmeye ve yurtiçinde hızla sanayileşmeye dayalı siyaseti”; ikincisi, Stalin’in “sürekli devrime karşı tek ülkede sosyalizm” siyaseti olmuştur. Bu iki ayrı çizginin çekişmesi, 1925’de Troçki’nin yönetimden uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Sovyet siyaseti bu tarihten itibaren, Stalin’in egemenliği altında şekillenmeye başlamıştır.

5. TÜRKİYE-SOVYETLER BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ (1923-1930)

a.) Azerbaycan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi İbrahim Abilof ve Rusya Sovyet Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Aralof, beraberindekilerle birlikte, 13 Şubat 1923 tarihinde açılışına az bir zaman kala İzmir İktisat Kongresi’ne davet edilmeleri sebebiyle sadece Kongre’ye katılmak üzere İzmir’e doğru yola çıkmışlardı.[25]

b.)İki komşu Devlet, aralarında bir siyasal dayanışma sağlamak üzere, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin Musul sorunu üzerindeki kararının ertesi günü yani 17 Aralık 1925 tarihinde Paris’te ‘1925 Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Tarafsızlık [Saldırmazlık] Antlaşması’ imzalamışlardı. Antlaşma üç maddeden oluşmuştu. Bu Antlaşma’nın dışında üç ayrı protokol imzalanarak taraflar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların mutlaka müzakerelerle çözülmesi gerektiği belirtilmişti.[26]

c.) İki devlet arasında, 11 Mart 1927’de Ankara’da bir Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşmada, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den yapacağı ithalata yıllık değer sınırlamaları konulması öngörülmüştü. Ayrıca, bu Antlaşma ile Türkiye, Kars ve Artvin hariç,  diğer şehirlerde Sovyet ticaret temsilciliğinin şubeler kurmasını ve bunları bazı diplomatik imtiyazlardan faydalanmalarını kabul etmişti. Buna karşılık, Sovyetler Birliği, Türkiye’nin isteği üzerine, üçüncü bir devlete gönderilecek malların gümrüğe tabi olmadan taraf devletlerin ülkelerinden transit olarak geçmesini kabul etmişti. Antlaşmaya konu olan bu hüküm, Batum limanının Türkiye tarafından kullanılmasını sağlamıştı.[27]

d.) Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmanın devam ettiğini gösteren diğer bir gelişme de, Türkiye’nin 1929 yılında Litvinof Protokolüne katılması olmuştu.

e.) 1923-1930 yılları arasında, Türk-Sovyet ilişkileri dostane bir şekilde devam etmekle beraber, Sovyetler Birliği Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkmaya başlamıştı. 1928 yılında İtalya ile bir dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalanmıştı. 1930 yılına doğru Türkiye eski düşmanları İngiltere, Fransa ve Yunanistan’la meselelerini halletmiş ve bu devletlerle normal ilişkiler kurmuştu. Türkiye’nin Batılı devletlerle anlaşmazlıklarını tek tek çözümlemesi, anlaşmazlıkları halletmesi ve Batılı devletlerle iyi ilişkiler kurması sonucunda başlayan yakınlaşma Sovyetler Birliği’nde Türkiye’yi kaybetmek endişesi uyandırmıştı. Daha sonrasında Sovyetler Birliği Dışişleri Komiserinin Ankara Ziyareti ile (13-17 Aralık 1929) 1925 Tarihli Saldırmazlık Paktı’nın Uzatılması sağlanmıştır.[28]

6. DEVLETÇİLİK POLİTİKALARININ HAZIRLIK EVRESİNDE TÜRKİYE-SOVYETLER BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ (1930-1934)

Devletçilik, devletler arasında değişik şekillerde uygulandığı için çeşitli anlamlar yüklenilmiştir. Fakat devletçilik genel anlamıyla, devletin iktisadi faaliyet alanlarını genişletmesi olarak tanımlanmıştır. Yalnız, devletin her iktisadi faaliyeti de devletçilik politikası uygulandığı anlamını taşımamaktadır. Örneğin, yollar, limanlar yapılması, askerî fabrikalar işletmesi hükümetin devletçi politikalar izlediğini göstermemektedir. Dar anlamıyla devletçilik, devletin ekonomik alanda doğrudan doğruya müdahalesini öngören bir sistem olarak tanımlanmıştır.

1930’lu yıllarda dünya ekonomik krizinin etkileri tüm dünya ülkelerini yeni çözüm arayışlarına itmiştir. Ülkeler ekonomik verilerinde tutarlılığı sağlayarak daha az ithalat, daha fazla ihracat yaparak devlet kontrolünde ve korumacılığında içe kapalı iktisadi politikalar uygulamaya başlamıştır. Bunlarla birlikte bu yeni ve eski iktisadi yaklaşımlar, ülkelerde yeni tartışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye de içinde bulunduğu bu uluslararası koşullardan etkilenmiş; içeride yüzyıllarca ihmal edilmiş, sanayileşmemiş, uzun savaş yıllarında yakılıp yıkılmış, altyapısı bulunmayan ve sermaye birikiminden yoksun bir ülkenin onarılıp, kalkınmasını sağlamak için 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi düzenlenmişti. Fakat kongrede oluşan görüşler ve alınan kararlar doğrultusunda yeniden şekillenmeye başlayan iktisadi yapı, istenilen gelişmeyi gösterememiştir. Böylece, ticaret dengesi bozulmuş, sanayileşme sağlanamamış ve en önemlisi bunların gerçekleştirilmesinde ihtiyaç duyulan krediler temin edilememiştir. Bu gelişmeler, iktisadi politikalarda yeni düzenlemeleri gerekli kılmaya başlamıştır.

Devletçilik hakkında görüşlerin ve tartışmaların yoğunlaştığı, yeni fikirlerin ortaya atıldığı bu dönemde, Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa’nın daha kesin ve net bir şekilde üzerinde durarak yaptığı devletçilik açıklamaları, yeni yapının belirlenmesinde etkili bir rol oynamıştır. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa devletçiliği, sanayileşme ile sağlanacak bir politika olarak öngörmüştür. Bunu gerçekleştirirken de özel girişimi esas tutmakla birlikte mümkün olduğu kadar kısa süre içinde ülkeyi refaha ulaştırmak ve kalkınmayı hızla gerçekleştirmek için iktisadi alanda devletin fiilen bulunması gerektiğini belirtmiştir.[29]

7. DEVLETÇİLİK POLİTİKASININ UYGULANMASINDA PLANA DAYALI SANAYİLEŞME ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE VE SOVYET RUSYA’NIN EKONOMİK ETKİLEŞİMİ (1934-1938)

A. BİRİNCİ BEŞ YILLIK SANAYİ PLANI VE HEDEFLERİ

1930’dan itibaren birtakım ön çalışmaları yürütülen, 1934 yılından itibaren de uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı, etkileri 1933 yılından sonra görülmeye başlanan 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nde Ankara’daki yeni politika arayışlarının bir sonucudur.

Planlı kalkınmanın ortaya çıkmasında ki diğer etkenleri ise şöyle sıralayabiliriz:

  1. Toplumun bütün kesimlerinde çalışan kişilere iş sağlamak
  2. Hızlı ve dengeli sermaye birikimini sağlamak
  3. Dış ödemeler dengesini sağlamak
  4. Dengeli gelir dağılımını sağlamak
  5. Enflasyonsuz yüksek kalkınma hızına ulaşmak
  6. Bölgelerarası gelişmişlik farklarını gidermek
  7. Özel girişimin gelişmesine öncülük etmek
  8. Hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliği yapmaktır.
    B. İKİNCİ SANAYİ PLANI VE TÜRKİYE

Türk devriminde amaç kabul edilen ekonomik kalkınma ve endüstrileşme, o devrin başta Cumhurbaşkanı Atatürk olmak üzere bütün hükümet mensuplarının başlıca hedefi ve programı olmuştur. Devletçilik ilkesinin 5 Şubat 1937 yılında Anayasa’da kabulünden sonra, artık sadece bir siyasi programda yer almış olan prensip olarak değil, devletin genel ekonomi tutumunda esas olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan 1936 raporlarının, plan ve projeleri önem kazanmaktadır.

İkinci Beş Yıllık Plan oluşturulmuş, TBMM’de görüşülmüş ve Plan açıklanmıştır. Plan’ın esasları şunlardır:

  1. Madencilik
  2. Elektrik işleri
  3. Gıda maddeleri sanayi
  4. Kimya sanayi
  5. Denizcilik
    C. İZMİR 9 EYLÜL PANAYIRININ SANAYİLEŞME YOLUNDA ÖNEMİ VE SOVYET RUSYA

Panayırların amacı; orman mamüllerini, maden ürünlerini, su mamüllerini, toprak mamüllerini tanıtmaktır. Bu vesileyle İzmir’de 1927’de başlamak üzere belli aralıklarla 9 Eylül adında bir panayır düzenlenmiştir. Birçok devlet bu panayırlarda kendi pavyonunu kurmuş, ülkesinde değişen ekonomiyi ve ekonomik hamleleri anlatmıştır. Daha çok Balkan ülkeleri ve SSCB’nin katıldığı bu pavyonlarda yatırımcılar dışarıdaki ekonomik hamleleri öğreniyor ve bunlara uygun adımlar atıyordu. 1937 yılına gelindiğinde artık SSCB’nin panayırın geneline hakim olduğunu en büyük pavyonları kurduğunu görebiliriz.

8. YENİ İKTİSADİ KALKINMA MODELİNİN OLUŞUM SÜRECİNDE SOVYETLER BİRLİĞİ İLE YAPILAN İŞ BİRLİĞİ

İki ülkenin de yakın temaslar için bir araya geldiğini karşılıklı diplomatik ziyaretlerden anlıyoruz. Bu ziyaretlerden sonra Türkiye-Sovyet Birliği Saldırmazlık Paktı iki yıl daha uzatılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. yıl kutlamalarına katılan Sovyet heyeti ekonomik bağımsızlık ve iç piyasayı canlı tutma vurgusu yapmıştır. Silahsızlanma Konferansı yapılmış ve dostluk vurgusunda bulunulmuştur.

Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne davet edilmesini ise SSCB olumlu bulmuş bu konuda Mustafa Kemal Atatürk’e mektup yollamış ve sadece dünya barışına katkı için yapılmış bir adım olarak görmüştür.

SONUCA VARIRKEN

Değişen dünya şartlarında Ekim Devrimi sadece Rusya ile etkili kalmamış farklı konjonktürlerde farklı ülkeleri etkilemiştir. Türkiye’yi de var olan coğrafi komşuluk, etnik ırkların benzerliği ve akraba soylar, ekonomik model arayışları ve siyasi çıkar yolu olarak etkilemiştir. Özellikle bu etki Osmanlı Devleti’nin yıkılması sürecinde ve Devletçilik ilkesinin uygulanmasında kendini çok daha belli etmiştir. Rusya ve Ekim Devrimi sadece Türkiye’yi değil globalleşen dünyayı etkilemiş ve dünyanın çift kutuplu çizgiye kaymasına neden de olmuştur. Ekim Devrimi’nin Türk siyaseti ve ekonomisi üzerindeki kaçınılmaz etkisine detaylı bir şekilde bakılmıştır.

DİPNOTLAR

[1] KURAT, Yuluğ Tekin, ‘’19. Yüzyılda Rusya’nın Balkanlar’daki Panslavist ve Panortodoks Politikası Karşısında Osmanlı İmparatorluğu’’, Çağdaş Türk Diplomasisi 200 Yıllık Süreç, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1997, s. 173

[2] ASLANOVA, Sevilya, 20. Yüzyılın Başında Rusya’nın Osmanlı Politikası (1903-1917), İlkim Ozan Yayınları, İzmir, 2008, s. 2

[3] KURAT, Türkiye ve Rusya, s. 150

[4] Tanin, 25 Ekim 1911

[5] BODGER, Alan, ‘’Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu’’, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu ve Büyük Güçler, Der. Marien Kent, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999, s. 236

[6] Troçki, Leon, Balkan Savaşları, (Çev.), Tansel Güney, Arba Yayınları, İstanbul, 1995, s.175

[7] Aslanova, a.g.e., s.47

[8] Bovıkin V.İ., Vneşşnyaya Politika Rossi, Konets 19. Naçola 20. Geka, Gos. Uçebno-Pedagofiçesko İzdatelstvo, Ministerstvo Prosveşiniya RSFSR, 1960, s. 119

[9] ASLANOVA, a.g.e. , s. 49

[10] ASLANOVA, a.g.e. , s. 53

[11] ASLANOVA, a.g.e., s.83

[12] Ermeni Komitelerinin Amaçları ve İhtilâl Hareketleri, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2003, s. 224

[13] ASLANOVA, a.g.e., s. 138

[14] ASLANOVA, a.g.e., s 138

[15] KOCABAŞOĞLU, Uygur, BELGE Metin, Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s. 43

[16] KOCABAŞOĞLU, Uygur, BELGE Metin, a.g.e., s.49

[17] KOCABAŞOĞLU, Uygur, BELGE Metin, a.g.e., s.49

[18] TROTSKY, Leon, History of the Russian Revolution (Vol 1), (Rusçadan Çev. Max Eastman), London: Shapere Books, 1967, s. 381

[19] TURAN, Şerafettin, İkinci Meşrutiyet Dönemi Parlamentosu ve Dış Politika, Ankara; Siyasal İlimler Derneği, 1976, s. 209

[20] ÖKTE, Ertuğrul Zekai, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurt İçi Gezileri (1922-1938), c.1., İstanbul, Tarih Araştırmaları Vakfı İstanbul Araştırma Merkezi, 2000, s. 68-69

[21] UÇAR, Metin, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Yıllarında Ekonomik Sorunlar ve Ekonomi Politikaları”, Cumhuriyetimizin 80. Kuruluş Yıldönümüne Armağan, Erzurum, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 2003, s. 214

[22] KAYA, Hakan, Atatürk Döneminde Devletçilik Modelinin Hazırlık ve Başlangıç Evresinde Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri(1930-1934), İstanbul, 2008, s. 15

[23] KAYA, Hakan, a.g.e., s. 41

[24] KAYA, Hakan, a.g.e., s. 46-47

[25] ÖKÇÜN, A. Gündüz: İktisat Tarihi Yazıları, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu Yayınları, 1997, s. 175

[26] KAYA, Hakan, a.g.e., s. 66

[27] KAYA, Hakan, a.g.e., s. 67-68

[28] KAYA, Hakan, a.g.e., s. 71

[29] Tarih IV, İstanbul, Devlet Matbaası, 1931, s. 183-187.

KAYNAKÇA

ASLANOVA Sevilya, 20. Yüzyılın Başında Rusya’nın Osmanlı Politikası (1903-1917), İlkim Ozan Yayınları, İzmir, 2008

BODGER, Alan, ‘’Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu’’, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu ve Büyük Güçler, Der. Marien Kent, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999

BOVIKİN V.İ., Vneşşnyaya Politika Rossi, Konets 19. Naçola 20. Geka, Gos. Uçebno-Pedagofiçesko İzdatelstvo, Ministerstvo Prosveşiniya RSFSR, 1960

Ermeni Komitelerinin Amaçları ve İhtilâl Hareketleri, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2003

KAYA Hakan, Atatürk Döneminde Devletçilik Modelinin Hazırlık ve Başlangıç Evresinde Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri(1930-1934), İstanbul, 2008

KOCABAŞOĞLU Uygur, BELGE Metin, Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006

KURAT Yuluğ Tekin, ‘’19. Yüzyılda Rusya’nın Balkanlar’daki Panslavist ve Panortodoks Politikası Karşısında

ÖKÇÜN, A. Gündüz: İktisat Tarihi Yazıları, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu Yayınları, 1997

ÖKTE Ertuğrul Zekai, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurt İçi Gezileri (1922-1938), c.1., İstanbul, Tarih Araştırmaları Vakfı İstanbul Araştırma Merkezi, 2000

Tanin, 25 Ekim 1911

Tarih IV, İstanbul, Devlet Matbaası, 1931

TROÇKİ Leon, Balkan Savaşları, (Çev.), Tansel Güney, Arba Yayınları, İstanbul, 1995

TROTSKY Leon, History of  the Russian Revolution (Vol 1), (Rusçadan Çev. Max Eastman), London: Shapere Books, 1967

TURAN Şerafettin, İkinci Meşrutiyet Dönemi Parlamentosu ve Dış Politika, Ankara; Siyasal İlimler Derneği, 1976

UÇAR Metin, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Yıllarında Ekonomik Sorunlar ve Ekonomi Politikaları”, Cumhuriyetimizin 80. Kuruluş Yıldönümüne Armağan, Erzurum, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 2003

GÖRSEL KAYNAKLAR

https://goo.gl/images/jeQoXg

https://goo.gl/images/vrqJ5K

https://goo.gl/images/9qlYVB

https://goo.gl/images/A8vpmz

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s