Cem Yılmaz DOĞAN yazdı: “11 Eylül Sonrası Bush Politikaları ile D. Trump Politikalarının Karşılaştırılması”

2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB amansız bir güç mücadelesi içerisine girmişlerdir. Bu mücadele içerisinde devletler Batı ve Doğu Bloğu olarak ayrılmıştır. Bu iki kutuplu sistem Soğuk Savaş[1] olarak adlandırılır. Bu iki kutuplu sistem Berlin Duvarı’nın 9 Kasım 1989’da yıkılması ve 1990’da SSCB’nin dağılıp 1991’de Varşova Paktı’nın sona erdirilmesiyle yerini ABD’nin tek kutuplu sistemine bırakmıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra paylaşılması gereken bölgeler ortaya çıkmıştır. Fransa, Almanya, İngiltere, Japonya, Çin, Hindistan, Türkiye, Rusya Federasyonu bu bölgelerde söz sahibi olabilmek için yarışa girmişlerdir. Bu yarış içerisinde ortaya çıkan Şanghay İşbirliği Örgütü gibi oluşumlar ABD’nin konumunun sorgulanmasına yol açmıştır. Bunlar devam ederken 11 Eylül 2001’de tarihin en trajik terör saldırıları meydana gelmiştir.

11 Eylül sabahı, ABD Başkanı Bush Florida’daki bir okulda 2. Sınıf öğrencilerine kitap okurken bir uçak Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpmıştır. Olayın ardından ilk birkaç dakika boyunca New York halkı, olayın izahı güç bir kaza olduğunu düşünmüştür. Ardından, New Jarsey tarafından, Hunson Nehri’nin karşısından bir başka uçağın geldiği ve bu kez doğruca güney kulesine çarptığı görülmüş o zaman olayın bir kaza olmadığı anlaşılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri saldırıya uğramıştır. Hava korsanları tarafından toplamda 4 yolcu uçağı kaçırılmıştır.

Boston’dan havalanıp Los Angeles’a 11 mürettebat ve 81 yolcusuyla gitmekte olan Amerikan Airlines’a ait Boeing 767 tipi yolcu uçağının saat 08:55‟te New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinden birine çarptıktan sonra saat 09:05‟da 158 yolcu kapasiteli başka bir yolcu uçağı ikiz kulelerin diğerine çarpmıştır. Wall Street’te büyük panik yaşanırken 1 saat içinde 110’ar katlı gökdelenden ikisi de birbiri ardınca yıkılmıştır. ABD Başkanı George W. Bush, saldırı haberlerini alır almaz, Florida’dan Washington’a dönerek, Ulusal Güvenlik Konseyi’ni toplamıştır. Bush’un “Bu terörist saldırının sorumlularını mutlaka bulacağız.” açıklamasını yaptığı sıralarda, bu kez Washington saldırıların hedefi olmuştur. Amerikan başkanlarını korumakla görevli Gizli Servis, 11 Eylül sabahı saat tam 09:00’da bir mesaj almıştır: “Bir sonraki hedefimiz başkanın uçağı Air Force One.” Bundan tam üç dakika sonra Gizli Servis ajanları TV’nin karşısında oturup telefonda Başkan Bush’la konuşmakta olan Başkan Yardımcısı Dick Cheney’i Beyaz Saray’ın bodrumundaki güvenli sığınağa indirmişlerdir. Teröristlerin Air Force One’ı tehdit eden mesajları, Beyaz Saray’ın her gün değişen gizli kodlarıyla gönderilmiştir. Bu ise teröristlerin Beyaz Saray’ın gizli kodlarına ve bu kodların gönderildiği sinyallere sahip olduğu anlamına gelmektedir. Bu, Amerikan yönetimini en az New York’a ve Pentagon’a yapılan saldırılar kadar şoka uğratmıştır. Bu olay Beyaz Saray’da bir köstebek olduğu fikrini akla getirmiştir. 09.39’da AA77 numaralı uçak Pentagon’un batı kanadına çarpmıştır. Son olarak yolcular ve hava korsanları arasında yaşanan bir mücadelenin ardından; saat 10.03’te Pennsylvania, Stoney Creek kasabası yakınlarında bir bataklığa düşmüş, uçaktaki herkes hayatını kaybetmiştir. Daha günün sonu gelmeden 3 bin kişi hayatını kaybetmiştir.[2]

11  eylul gorsel1.jpg

Bu olay Amerikan halkını derinden yaralamıştır. Başkan Bush, saldırı akşamı beyaz Saray’da Amerikan halkına şöyle demiştir. ‘Bugün, ölümün gölgesinin vurduğu vadiden yürürken, şeytandan asla korkmayacağım. Çünkü sen yanımdasın’. Ayrıca tüm dünyayı uyarmıştır, ‘Eylemleri gerçekleştiren teröristlerle onları saklayanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeyeceğiz’. Bush yaptığı açıklamalarda Amerikan halkının korunması için bütün güvenlik önlemlerini alacaklarını ve gereken her şeyi yapacaklarını açıklamıştır. ABD halkının onunla birlikte olmasını, ona destek vermesini ve herkesin kurtarma çalışmalarına katılmasını istemiştir. Fakat bazı kesimler bu saldırıyı sürpriz olarak görmemektedir. Böyle bir saldırı beklenilmiştir. ‘Doomsday Scenario’ (Felaket Senaryosu) istihbarat uzmanları tarafından hazırlanan raporda, Amerikan şehirlerine büyük çaplı bir saldırı beklendiği bildirilmiştir. O dönem Askeri İstihbarat Dairesi başındaki Wilson, Senato Komitesi’ndeki konuşmasında gelecek 5-10 yılın çok çalkantılı geçeceği tahminini yapmıştır.

  • Amerikan çıkarlarına Amerika’nın içinde ya da dışında büyük bir terör saldırısı.
  • Filistinlilerle İsraillilerin arasındaki kanlı çatışmaların artması sonucu Ortadoğu’da gerilimin artması ve Amerikan karşıtı protestoların yoğunlaşması.[3]

11 Eylül’ün sürpriz olmadığına ilişkin başka bir belge de ise 2001 Şubat’ında New York Times’da yer almıştır; Gazetede “Asimetrik savaş devrine hoş geldiniz. Askeri uzmanlar, artık, küçük bir komando grubunun Amerika’yı allak bullak edebileceğini ve saldırı emrini kimin verdiği konusunda tek bir kanıt bile bırakmayabileceğini söylüyorlar” yorumuna yer verilmiştir. [4]

11 Eylül saldırılarında binlerce masum insan ölmüştür. Bu bir insanlık suçu, vahşet ve katliamdır. Ama olay, doğası gereği komplocu bir bakış açısına sahiptir. 11 Eylül saldırılarına ilişkin bazı teorilerde bazı teorisyenler ikiz kulelerinde patlayıcılar tarafından çökertildiği konusunda hemfikirdir. Binaların yaklaşık 10 saniye içinde yerle bir olması, görgü tanıkların yıkımdan önce patlama sesleri duyması ve üst katlardan yıkım başlar başlamaz alttaki pencerelerin enkaz püskürtmesi teorisyenlerin en büyük kanıtıdır. Diğer bir teoride ise teorisyenler Pentagon’a yapılan saldırıyla ilgili iddialar ortaya atmışlardır. 9/11 saldırılarının bir başka adresi de Pentagon’du. Devletin resmi raporlarına göre kaçırılan ticari bir uçak Pentagon’a düşürüldü. Ancak binada açılan delik Boing 757 tipi uçağın açacağı deliğe göre çok küçüktü. Yolculara ait ceset ve kan izlerine de rastlanmadı. Aslında Pentagon’a uçak çarpmamıştı. Komplo teorilerine göre Washington’un bilgisi dahilinde binaya füze fırlatıldı. El konulan ve basına bir türlü verilmeyen güvenlik kamerası görüntüleri bu iddiaları güçlendirmiştir. Mademki Pentagon’a uçakla saldırısı düzenlendi, teröristler neden 20 bin çalışanı olan Pentagon’un tadilatta olduğu için boşaltılan kısmına uçağı düşürdü. Bir başka teoride ise İsrail’in 11 Eylül saldırılarında parmağı olduğu iddia edilmiştir. Olaydan 4 saat sonra bir aracın üzerinde gökyüzündeki dumanları görüntüleyen 5 İsrailli gözaltına alınmıştır.  Görgü tanıklarına göre 5 Yahudi ikiz kulelerin yıkılmasından bir hayli memnundur. İsrailliler sorguya alınmış, şüphelilerden ikisinin İsrail ajanı olduğu anlaşılmıştır. Ancak 11 Eylül saldırılarıyla ilgili bilgileri olduğu kanıtlanamamıştır. Dünya Ticaret Merkezi’nde 4000 Yahudi çalışıyordu. Saldırılarda ölen Yahudi sayısı yaklaşık 400. Mossad’ın uyarısı sonucu 11 Eylül günü Yahudilerin büyük bir bölümünün işe gitmediği ileri sürülmüştür. Bu da saldırılarda İsrail parmağı olabileceğini göstermektedir. Bu teorilerin kendi içinde tutarlı yanları olsa da doğrulukları ispatlanamamıştır. Birer varsayım olarak kalmışlardır.

Bush Doktrini

11 Eylül saldırılarından sonra ise ABD, dış politikasını yeniden belirleme durumunda kalmış ve ulusal güvenlik stratejisini ‘Bush Doktrini’ olarak bilinen ‘preemption’(önalma) ve ‘prevention’(önleme) stratejileri üzerine bina etmiştir.[5]

2002’den itibaren ABD dış politikasının esasını teşkil eden bu doktrin, 1945 BM düzeniyle unutulmakta olan ‘Önleyici ve Önalıcı Savaş’ gibi terimleri, ABD’ye özgü bakış açısıyla yeniden dünya kamuoyunun gündemine getirmiştir. Buna göre ABD, BM Antlaşması’nda yer alan meşru müdafaa hakkını genişleterek, kendisine tehdit oluşturduğunu düşündüğü terörist grup veya ülkelere, inisiyatifi elde tutarak önceden saldırı hakkını kendinde görmektedir. Ancak bu yaklaşım, uluslararası toplumda BM sisteminin altmış yılı aşkın bir süredir inşa etmeye çalıştığı hukuk ve normlar düzenini, bir başka deyişle uluslararası güvenliği tehlikeye attığı endişelerini uyandırmaya başlamıştır.[6]

Bush’un bu doktrinine en önemli katkı sağlayan nokta, önceden bölgesel ve yerel olarak varlığını sürdüren terör faaliyetleri, küreselleşmeyle beraber uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Geleneksel prensipler artık günümüzde işlememektedir ve artık değişmesi gerekli hale gelmiştir. Küreselleşen dünya ile birlikte sermayenin önündeki engeller azalmış ve mallar dünyanın her tarafına kolay bir şekilde dağıtılmaya başlanmıştır. Teknolojinin sunduğu imkanlar gelişmiş ve bu imkanlardan sadece toplumlar yararlanmamıştır. Birçok terör örgütü de bunlardan yararlanmıştır. Dünya genelinde çeşitli silah ve mühimmatlar üretilmesi ya da bunların elde edilmesi kolaylaşmıştır. Bu da dünya genelinde oluşan terör olaylarının önünü açmıştır. Küresel terörün artması da bu doktrinin oluşmasında önemli bir etken olmuştur. 2002 yılında yeni Güvenlik Stratejisi ilan edilmiştir. Bu stratejide dünyanın yeniden şekillendirilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Sistemdeki güvenliği sağlayacak tek bir modelin kaldığı, bu modelinde özgürlük, demokrasi ve serbest girişim olduğu belirtilmiştir. Bush’un yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi ile yapmak istediği şey, tam olarak Batı tarzı demokrasilerin dünya geneline yaygınlaşmasının önünü açmak, bir nevi bunu dayatmaktı. Bu stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmak ve özgürlükleri destekleyen adil bir barış ortamı sağlamak şeklinde belirtilmiştir.

11 eylul ggorsel 3.jpg

Bush, dış politikada benimsediği tavrı “önleyici savaş” stratejisi olarak tanımlamıştır. Bush Doktrini’nde ABD’nin daha önce dış politikasında uygulamadığı kavramlar ön plana çıkmıştır. Bush dönemi dış politikasının temelini oluşturan kavram ise ön alıcı kuvvet (pre-emptive strikes) kullanımıdır. Önleyici savaş, ABD’nin menfaatlerine tehdit oluşturduğu varsayılan ülkeler veya gruplar karşısında başvurulacak meşru ve tercih edilen bir savaş metodu olarak esas alınmıştır. Bush, dış politika yapımını bu kavrama oturtmuş ve bu tanımla birlikte, herhangi bir olası terör saldırısını beklemektense, terör eylemcilerinden önce davranarak tehdidin önüne geçilmesini amaçlamıştır. Terörizm ve kitle imha silahı üretimi arasındaki bağlantı fark edildiğinde, tehdit daha kendini göstermeye başlamadan, önleyici müdahale ile onu kaynağında yok etme düşüncesi meşrulaştırılmaya çalışmıştır.[7]

Doktrininin en dikkat çekici noktası Amerika’nın neyin doğru ve neyin yanlış olduğunun tek ayırt edicisi olarak kabul edilmesidir. Savunulan ve uğrunda savaşılacak unsur Amerika’nın millî çıkarları olarak değil, demokratik değerler, özgürlük ve insan şerefi gibi temalar olarak takdim ediliyor. Yani Amerika, doğrunun ve özgürlüğün hamisi olarak dünyanın herhangi bir yerinde bu değerlere yönelik her türlü tehdidi henüz oluşma aşamasındayken yok etme hakkını kendisi için değil, bütün özgür dünya için kullanacaktır. Uluslararası terörizme karsı savaş, demokratik  değerlerin ve demokratik hayat nizamının savaşıdır. Adrian Hamilton’ın ifadesiyle “Amerika, Bush Doktrini ile hem savcı, hem hâkim, hem de cellat rollerini oynayacak.” [8]

Yani dünyayı terörist olarak nitelendirdiği güçlere karşı koruma görevi ve hakkı sadece Amerika’ya aittir. Amerika kendi belirlediği toplumsal düzenin tek koruyucusu olduğunu iddia etmiştir.

Bush Doktrini’nin en tartışmalı yönü, önleyici meşru müdafaa (anticipatory self-defence) kavramıdır. Doktrine göre önleyici meşru müdafaa bir strateji olarak kabul edildiğinden ABD, ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit algıladığı takdirde, tehdit tam manasıyla oluşmadan, önceden davranarak tehdidi bertaraf edebilecektir. Burada tartışmaya açık mesele ise, bu önleyici meşru müdafaa hakkı içerisinde yer alan vukuu muhtemel durumlarda kullanılacak askerî kuvvetin, uluslararası sistemi düzenleme amacıyla yapılan uluslararası hukuka ne derece uygun olduğu veya olmadığıdır.

Bunun ötesinde vukuu muhtemel bir saldırının saldırı olup olmadığını belirlemenin mümkün olup olmadığı konusudur. Açıkça belirtmek gerekir ki, BM Anlaşması’nda daha önce de var olan önleyici meşru müdafaa kavramının Başkan Bush tarafından vukuu muhtemel kavramını baz alarak yorumlanıp dış politikaya uygulanması, düzeni garanti altına almaktan ziyade kaosa giden yolu körüklemektedir. Bu kavramın ve dış politikanın ilk yansıması ise ABD’nin Irak’ı işgalidir.[9]

ABD’nin Irak’ı İşgali ve Ortadoğu Politikası

11 Eylül saldırıları ardından zaman kaybetmeden Afganistan’a operasyon düzenleyen, bir süre sonra da saldırılarla ilgisi bulunduğunu iddia ettiği Irak lideri Saddam Hüseyin’e savaş açan George W. Bush yönetimi, iki süreçte de ABD’nin özgürlükçü imajını zedelemiştir. Aslında Irak ile ABD arasında yaşanan sorun, Bağdat yönetiminin Soğuk Savaş’ın ardından ABD’nin oluşturmaya çalıştığı düzeni tanımayarak 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesiyle başlamıştır. İran-Irak Savaşındaki gelişmelerle de ilgilidir.

ABD’nin Irak’ı işgali sadece Irak’ın İran’ı işgal etmesiyle ilişkili değildir. Irak’ın İran’a karşı yürüttüğü savaş sonrasında elinde bulundurduğu askerî gücü, artık Washington’un Ortadoğu politikaları ile uyum içinde kullanmaya yanaşmaması, ABD’nin Irak’a müdahalesinde en önemli etkilerinden biridir.[10]

11 eylul gorsel4.jpg

ABD’nin Irak’ı işgalinin arka planı, Körfez Savaşı’ndan önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Iraklı Kürt azınlığa karşı kimyasal silah kullanmasına dayanmaktadır. Irak’ın hem Kürt azınlığa hem de İran-Irak savaşında İran’a karşı kimyasal silah kullanması ABD’nin Irak’ı işgali için bahane olmuştur. Kendi halkına karşı kimyasal silah kullanan Saddam Hüseyin’e yaptırım uygulanması kararı alınmıştır.

Irak’ın sahip olduğu kimyasal-biyolojik silahları ve balistik füzeleri yok etme bahanesiyle Irak’a müdahale etmiştir. 11 Eylül saldırılarından sonra yakaladığı meşruiyet ortamının kendisine fayda sağlayacağına inanan Bush, 19 Mart 2003’te Irak’a yönelik operasyonlar başlatmış ve Irak rejiminin iktidardan düşmesinden iki gün sonra, 11 Nisan 2003’te, zaferini ilan etmiştir.[11]

Amerika’nın Irak’a karşı uyguladığı politikayı Bush Doktrini çerçevesinde değerlendirirsek, Bush Amerika’nın bu yeni doktrinini Irak’ta test etmiştir. Bu yüzden bütün dünyanın karşı çıkmasına rağmen, somut hiçbir delil sunmadan operasyon için Birleşmiş Milletler kararına dahi gerek duymadan Irak’a askeri müdahale gerçekleştirmiştir. Çeşitli çevrelerce Bush’un bu doktrini Irak’ta başarılı sonuç elde ederse sıranın diğer Ortadoğu ülkelerine geleceği söylenmiştir.

Burada da görüldüğü gibi, sisteme girdi olarak gelen bir talep vardır. Amerika, Irak’ın kitle imha silahlarının varlığını tehdit olarak algılaması ve bunun müzakereler sonucunda ortaya çıkan kararlarla uyguladığı karar, işgal etmek yönünde gerçekleşmiştir. Bu işgal ise çevreye ulaştığında geribildirim olarak olumsuz şekilde dönmüştür. Yapılan bu işgalin Amerika’nın tek başına hareket ederek güç kullanma yetkisini kendinde bulması durumundan, uluslararası camiada olumlu bakılmamıştır. Burada da görüldüğü gibi geribildirim veya sibernetik olumlu olacağı gibi olumsuz da olabilir.[12]

Açıkça belirtmek gerekir ki ABD’nin Irak’ı işgal ederken ileri sürdüğü nedenler ve izlediği yöntem uluslararası hukuka uygun değildir. Bu durum özellikle Arap ve Müslümanların tepkisine yol açmıştır. Bunun üzerine Bush yönetimi, Ortadoğu’daki Arap ve Müslümanların gönlünü yeniden kazanmak için çeşitli politikalar düzenlemiştir. Televizyon, radyo kurmuş, dergi yayımlamıştır. Afganistan’a yönelik operasyon sırasında ünü hızla yükselen El Cezire bir fenomen haline gelmiştir. El Cezire’nin bu başarısı, ABD’yi televizyon kanalı, radyo ve dergi kurmaya yönlendiren itici güç olmuştur.

Katar’dan yayın yapan El Cezire, Amerikalı yetkilileri Arap halkları ile iletişim kurmaya mecbur bırakmıştır. Üst düzey bir Bush yöneticisi Boston Globe’da 21 Ekim 2001’de yayımlanan açıklamasında konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır: ‘Bu halka ulaşmanın şimdiye kadar bu denli önemli olduğunu düşünmüyordum. Fakat bu özel durumda, halkla ilişkiler çok önemli ve artan bir rol sahibi. İnsanlar ne duydukları ve kime inandıklarına göre bir tarafı tutuyorlar, bu da terörizm ile savaşın bir parçası’.[13]

Sonuç olarak Irak işgali için şunları söyleyebiliriz. Bir devletin kendi özel sebepleri ve sistemde yansıması olmayan bir tehdide karşı başka bir devlete askerî kuvvet uygulaması, BM Anlaşması’nda yer alan devletlerin eşitliği ilkesine taban tabana aykırıdır. ABD’nin Irak’ı işgal ederken ileri sürdüğü gerekçeler, bir ülkeye silahlı kuvvet uygulanmasına uluslararası hukuk bakımından yetki vermemektedir. Bush’un kendi ideolojisini dayandırdığı önleyici meşru müdafaa hakkının sınırlarını bile aşan bu durum, uluslararası sistemde güvenliği ve barışı doğrudan tehlikeye atacak mahiyettedir ve yapılan, uygulanan dış politika tam olarak buna neden olmuştur.

ABD’nin Orta Asya Politikaları

ABD’nin soğuk savaş döneminden 11 Eylül 2001 saldırılarına kadarki Orta Asya siyaseti Sovyetleri dengelemek, bağımsızlığını yeni kazanan ülkelerle iyi ilişkiler geliştirmek ve bölgedeki enerji kaynaklarına erişmekti. 11 Eylül 2001 saldırıları ile beraber ABD’nin Orta Asya politikaları da değişmiştir. ABD’nin önce Afganistan’a müdahalesi ve ardından Orta Doğu politikaları, Orta Asya’da üsler kazanmasına yol açmıştır. ABD Orta Asya bölgesinde ‘İslami teröristler’ adı altında askeri güç kazanmıştır, bunun yanında bölge devletlerinin desteğini kazanmıştır.

11 Eylül sonrası dönemde ABD’nin Orta Asya’daki güvenlik çıkarları veya Orta Asya politikasının temel parametreleri aşağıdaki gibi ifade edilir.[14]

  • Hazar Enerji kaynaklarına güvenli ulaşım ve bunun korunması
  • Orta Asya’da başka bir gücün hegemonyasını önleme
  • Orta Asya’daki sorunların diğer bölgelere sıçramasını önleme
  • Bölge içi çatışmaların veya iç savaşların çıkma ihtimalinin azaltılması.
  • Radikal dini grupların bölgeyi kullanmasını önleme.

ABD Savunma Bakanı Yardımcısı J.D. Crouch bir konuşmasında ‘Orta Asya devletleriyle askeri ilişkilerin 11 Eylül öncesine göre hayal edilemeyecek ölçüde geliştiğini’ belirtirken terörist tehditleri caydırmak veya yok etmek için ABD’nin Orta Asya’daki savunma ve güvenlik işbirliğini öngörülebilir bir geleceğe kadar devam ettirmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.[15]

Yani ABD’nin bölgeye yönelik güvenlik bağlamındaki yaklaşımı 11 Eylül saldırılarından sonra daha fazla gelişmiştir. ABD Orta Asya’da Rusya ve Çin gibi bölgesel güçleri dengelemiştir ve Taliban’ın bu topraklardaki Amerikan çıkarlarına zarar vermesini önleme amacı taşımıştır.

Donald Trump ve Bush Dönemi ABD Politikalarının Karşılaştırılması

George W. Bush dönemi (2001-2009), ABD dış politikasında önceki dönemden radikal olarak farklı bir şekilde tek taraflılık, ön alıcı müdahale (pre-emptive strike), Afganistan ve Irak işgalleri, zorla rejim değiştirme girişimleri ve uluslararası hukuka uymama ile ön plana çıkmıştır. Bunda başta 11 Eylül saldırıları olmak üzere ABD’yi hedefleyen terörizm ve yarattığı ağır sonuçların etkisi olmakla birlikte Bush’un kişiliği psiko-politik özellikleri ile petrol ve silah tüccarı bakanların yeni muhafazakar (neo-con) düşünce tarzları da göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Bush sonrası Obama’nın küresel siyaset okuması da ABD dış politikasında önemli değişimler yaratmıştır. Irak ve Afganistan’dan erken çekilmeler, yeni kriz bölgelerinde kara kuvveti kullanmaktan kaçınılması jeopolitik belirsizliklere ve boşluklara neden olarak bölge içi güç mücadelelerini şiddetlendirmiştir.[16]

Donald Trump’ın başkan olarak seçilmesi, ABD’nin dış politikalarında özellikle Rusya ile ilişkilerde ve Orta Doğu politikasında değişimler olabileceği izlenimi yaratmıştır. Bunun nedeni Trump’ın seçim kampanyası sırasında ve seçimden sonraki söylemleridir. Donald Trump’ın başkanlığında ABD dış politikasında ortaya çıkacak değişimin ipuçları kendisinin psiko-politik özellikleri, seçim öncesi ve sonrası söylemleri ile teşkil etmekte olduğu yönetim kadrosu incelenerek yakalanabilir. Trump, geleneksel Amerikan popülisti olarak tanımlanmaktadır. Ekonomi-politik görüşleri kapsamında özellikle uluslararası serbest ticaretin ABD’nin çıkarına olması gerektiğini iddia etmiştir. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ve Dünya Ticaret Örgütü’nü eleştirmektedir.

Trump, dış politikada geçmiş dönemlerdeki izolasyon politikasına bağlı olmamakla birlikte ‘müdahaleci olmayan milliyetçi’ eğilimli olarak tanımlanmaktadır. Dış ilişkilerde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına sahip olduğu düşünülmektedir. Askeri bütçenin artırılmasını dile getirmekte ancak NATO bütçesinin ve Pasifik bölgesindeki askeri harcamaların azaltılmasını savunmaktadır. [17]

ABD’nin ülke dışında devlet inşası komisyonlarını terk ederek kaynaklarını ve enerjisini kendi içine yöneltmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Başkan olarak NATO üyelerinin güvenliklerini otomatik olarak garanti etmek istemediğini adil külfet paylaşımı olmadıkça NATO’dan ayrılacağını ifade etmektedir. Trump, Japonya’nın ülkede konuşlu ABD askerlerinin maliyetini ödemesi gerektiğini hatta Kuzey Kore’ye karşı nükleer silah edinmesini öne sürmektedir.

Trump, IŞİD ile mücadele konusunda da çelişkili fikirlere sahiptir. ABD’nin IŞİD ile mücadele için 20.000-30.000 asker göndermesini savunmuş, sonrasında bu fikrini değiştirmiş, ABD’nin bölgesel müttefiklerinden Suudi Arabistan’ın kara askerleri sağlayabileceğini söylemiştir. İsrail-Filistin çatışması bağlamında, ABD’nin arada tarafsız olması gerektiğini söylerken kendisinin İsrail destekçisi olduğunu belirtmiş ve Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerini savunmuştur. Trump’ın ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacağını dile getirmesi Filistin’de tepkilere neden olmuştur. Trump’ın seçim sonrası İsrail Büyükelçisi olarak atayacağını açıkladığı Yahudi asıllı avukatı, David Friedman ise “İsrail’in ebedi başkenti Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nde çalışmayı dört gözle beklediğini” söyleyerek Filistinlileri kızdırmıştır. [18]

Bugün geldiğimiz noktada ABD, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu tanıyan ilk ülke olmuştur. Trump’ın Afganistan ve Libya görüşleri çelişkilidir. Önce Libya’ya müdahaleyi doğru bulmuş ardından askeri müdahale yerine Kaddafi’ye suikastı desteklemiştir

20 Ocak 2017 de başkanlığı alan Trump şu açıklamaları yapmıştır:

  • Bugün burada her kentte duyulacak, her başkentte duyulacak yeni bir vizyon ortaya koyuyoruz. Sadece Amerika önceliğimiz olacak.
  • Sınırlarımızı korumalı, bizim işlerimizi çalmalarına engel olmalıyız. Bu korumacılık bizi daha güçlü hale getirecektir. Son nefesime kadar mücadele edeceğim.
  • İstihdamı geri getireceğiz, sınırlarımızı, zenginliğimizi, düşlerimizi, hayallerimizi geri getireceğiz. Yeni yollar yapacağız, otoyollar, havaalanları, tüneller, demiryolları yapacağız.
  • İki basit kuralımız olacak. Amerikan malı alıp Amerikalıları çalıştıracağız. Elbette diğer ülkelerle dostluk kuracağız.
  • İslamcı terörün kökünü kazıyacağız.[19]

Bu konuşmasında Trump, izleyeceği politikalardan bahsetmiştir. Bu politikalara baktığımızda Bush’un politikalarına benzer politikalar olmakla birlikte çok zıt politikalar da mevcuttur. Sadece Amerika önceliğimiz olacak ve sınırlarımızı koruyacağız söylemleri, Bush zamanı ABD politikalarının aksi yönünde söylemlerdir. Bu konuşmada izole bir Amerika’dan bahsedilmektedir. Bush zamanı ise tam tersi bir politika işlenmiştir. İslamcı terörün kökünü kazıyacağız söylemi Bush politikalarıyla örtüşen bir söylemdir. Trump döneminde ABD’nin Orta Doğu politikasının, ABD’nin bölgeye yönelik gelecek öngörülerinde beklenenler çerçevesinde şekilleneceği değerlendirilmektedir. Bu öngörüler:

  • Orta Doğudaki otorite boşluğu ve istikrarsızlıklarının küresel ölçekte yayılma potansiyeli taşıdığı,
  • 2030 yılına kadar küresel ölçekte asgari olarak yiyecekte %30, suda ise %40 civarında gerçekleşecek olan ihtiyaç artışında Afrika’dan sonra en hassas ikinci bölgenin Orta Doğu olacağı,
  • Önümüzdeki 15-20 yıl içinde bölgede halen olduğu üzere devlet dışı, ulus-altı ve şehirlerden oluşan aktörlerin artış kaybedeceği ve bu durumun yönetimde otorite boşlukları yaratacağı,
  • Bölgede artış gösterme eğiliminde olan iç savaşların neden olacağı parçalanmaların uluslararası sistemi tehdit edebilme riskini taşıdığı,
  • İran’ın nükleer silah üretmesi halinde bölgenin son derece istikrarsız bir geleceğe doğru yöneleceği, buna karşın, İsrail sorununun ılımlı yöntemler eliyle çözümlenmesi halinde istikrar ve güvenliğin sağlanmasında önemli aşamalar kaydedileceği,
  • Küresel entegrasyon ve istikrar için işbirliğinde, Orta Doğu’nun Güney Asya ile birlikte en zayıf bölgeleri oluşturduğu,

ana başlıklardan oluşmaktadır.[20]

donald-trump-trademarked-a-ronald-reagan-slogan-and-would-like-to-stop-other-republicans-from-using-it

SONUÇ

ABD’nin dış politikasının bu öngörülere göre şekilleneceği varsayılmaktadır. ABD’nin petrol enerji ile İsrail’in güvenliği ve radikal dini gruplarla mücadele esasına dayanan Orta Doğu politikasından herhangi bir değişikliğe gitmesi beklenmemektedir. Obama yönetiminin belirlediği yönetilebilir istikrarsızlık ya da sürdürülebilir sınırlı kaos ortamı tercihinin devam etmesi beklenmektedir. ABD burada bölgeyi Bush yönetiminin aksine daha farklı yönetmektedir. Aktörlerin tek başına üstünlük sağlayamadığı ortamda ABD’nin PYD ile işbirliği yaparak aktörleri şekillendirdiği görülmüştür. Görüldüğü üzere Trump ve Bush belli yönlerden birbirlerine benzeseler de birçok politikada birbirinden farklı yollar izlemişlerdir. Önümüzdeki zaman diliminde Trump yönetiminin alacağı kararlar dünya kamuoyu tarafından merakla beklenmektedir.

KAYNAKÇA

ÖRMECİ, OZAN, Amerikan İç ve Dış Politikası, İstanbul, Cinius Yayınları

PİRİNÇÇİ, Ferhat, Silahlanma ve Savaş, İstanbul. Dora Yayıncılık

İNTERNET KAYNAKLARI

http://www.911digitalarchive.org

https://www.academia.edu

http://www.dergipark.gov.tr

http://www.economist.com

http://www.insamer.com

http://www.sozcu.com.tr

[1] Soğuk Savaş, iki süper güç olan ABD önderliğinde Batı Bloku ile Sovyetler Birliği‘nin önderliğinde Doğu Bloku ülkeleri arasında 1947’den 1991’e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginliktir.

[2] http://www.academia.edu/4454665/11_EYL%C3%9CL_OLAYLARI

[3] http://911digitalarchive.org/ 11 Eylül dijital kütüphanesi

[4] http://911digitalarchive.org/ 11 Eylül dijital kütüphanesi

[5] Ahmet, “Cural, Bush Doktrini ve Askeri Gücün Önalıcı ve Önleyici Savaş Kapsamında Kullanılması”, (Yüksek Lisans Tezi,Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010),s.115.

[6] Ahmet, “Cural, Bush Doktrini ve Askeri Gücün Önalıcı ve Önleyici Savaş Kapsamında Kullanılması”, (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010),s.115.

[7] Ahmet, “Cural, Bush Doktrini ve Askeri Gücün Ön alıcı ve Önleyici Savaş Kapsamında Kullanılması”, (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010),s.159.

[8] Beytullah Demircioğlu, “Altınoluk”, 2003-Subat, Sayı: 204, Sayfa: 046.

[9] http://insamer.com/wp-content/uploads/2016/01/ONLEYICI-MESRU-MUDAFAA-HAKKI-BAGLAMINDA-BUSH-DOKTRINI-VE-ABDNIN-IRAKI-ISGALI-160120-U-2-1.pdf

[10] İnat, K. (2010). “Irak: ABD ve Saddam Hüseyin “İşbirliği” ile Gelen Yıkım.” İnat, K., Duran, B., Ataman, M., (ed.), Dünya Çatışmaları, Çatışma Bölgeleri ve Konuları, Ankara: Nobel Yayıncılık,

[11] http://insamer.com/wp-content/uploads/2016/01/ONLEYICI-MESRU-MUDAFAA-HAKKI-BAGLAMINDA-BUSH-DOKTRINI-VE-ABDNIN-IRAKI-ISGALI-160120-U-2-1.pdf

[12] http://www.academia.edu/8901403/Bush_Doktrini

[13] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/212279

[14] Ferhat Pirinçci, ‘Soğuk Savaş Sonrasında ABD’nin Orta Asya Politikası: Beklentiler ve Gerçekler

[15] Ferhat Pirinçci, ‘Soğuk Savaş Sonrasında ABD’nin Orta Asya Politikası: Beklentiler ve Gerçekler

[16] http://www.academia.edu/31080984/Donald_Trump_D%C3%B6neminde_ABDnin_K%C3%BCresel_ve_Orta_Do%C4%9Fu_Politikas%C4%B1n%C4%B1n_Y%C3%B6n%C3%BC_T%C3%BCrkiyeye_Etkileri_ve_T%C3%BCrkiyenin_Se%C3%A7enekleri

[17] http://www.economist.com/blogs/democracyinamerica/2016/03/aipac-and-foreign-policy

[18] “Trump İsrail Büyükelçisini seçti, Filistinliler öfkeli”, Sözcü , 16 Aralık 2016,http://www.sozcu.com.tr/2016/dunya/trump-israil-buyukelcisini-secti-filistinliler-ofkeli-1569433/

[19] “İşte Trump’ın ilk konuşması”, Sözcü, 20 Ocak 2017, http://www.sozcu.com.tr/2017/dunya/son-dakika-iste-trumpin-ilk-konusmasi-1634465/

[20] http://www.academia.edu/31080984/Donald_Trump_D%C3%B6neminde_ABDnin_K%C3%BCresel_ve_Orta_Do%C4%9Fu_Politikas%C4%B1n%C4%B1n_Y%C3%B6n%C3%BC_T%C3%BCrkiyeye_Etkileri_ve_T%C3%BCrkiyenin_Se%C3%A7enekleri

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s