Yrd. Doç. Dr. Seda YAVUZ ile “Sanat ve Cinsiyet” Üzerine Söyleşi

2     

Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsi nasıl tanımlayabiliriz? Cinsiyet rolü adına neler söyleyebiliriz?

      Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyeti ayırmak için toplumsal cinsiyetin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir. Çünkü sonuçta bir sosyal bilimci olarak ben biyolojik cinsiyeti eril ve dişil olarak ayırabilirim. Onun dışında daha fazla ayrıntı veremem ama toplumsal cinsiyet dediğimiz şey aslında insanın insan olduğu vakitten sonra, derlenip toparlandıkları, bir topluluk oluşturmaya başladıkları süreçten sonra başlıyor diyebiliriz. Bunu sanatla, tarih öncesi dönemden bağdaştırabilirim. Tarih öncesi dönemde yapılan heykellerden başlatabiliriz. M.Ö. 25 binlerden 30 binlere uzanan süreç içerisinde kadın figürleri var. Dolayısıyla henüz yeni topluluğa dönüşmüş ama bir uygarlıktan bahsedemeyeceğimiz dönemde, böyle bir bereket sembolünün yapılıyor olması ve bunda ortaklaşılıyor olması aslında henüz bir iyilik kötülük ayrımının olmadığı gibi, kadın erkek ayrımının da olmadığına getiriyor bizi. Arasındaki farka dair net bir cevap veremedim sanıyorum ama oradan başlatıp devam edelim isterseniz.

      Kadın ve erkek arasındaki sosyal farklılıklar biyolojik farklılıkların bir yansıması mıdır?

Bana kalırsa değil ama böyle düşünen bazı teorisyenler var. Tabi ki farklılıklar var ama farklılıkla ayrım arasındaki farkı doğru kurmak gerekiyor. Biyolojik farklılıklar toplumsal anlamdaki rolleri etkilememeli. 1791 yılında Olam de Gush ‘Kadın ve Yurttaş’ bildirgesini yazıyor. İlk Feminist bildirgelerden bir tanesi aslında. “Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor öyleyse kürsüye çıkma hakkı da tanınmalı.” diyor. Cezalarda eşit fakat haklarda eşit olmama durumu aslında kapitalizm ile başlayan bir durum bence. Kapitalizmi 16-17. yüzyıldan değil daha erken bir süreçte başlatıyorum. Bu ataerkillik sürecine girildikten sonra böyle bir ayrıma gidiyor kadın erkek. Kadın ve erkek birbirinden ayrılmış oluyor. Biçilen roller doğrultusunda yaşamlarını sürdürmeye başlıyorlar.

     Bunu tarih boyunca gücün erkeğin elinde olmasına bağlayabilir miyiz?

Aslında rollerin paylaşımı konusunda sıkıntı yok, çünkü kadın doğurgan ve bu vazgeçilmez bir şey erkek de değişen rollerine hızlı adapte olabilen bir varlık. İnanç sistemi insan tarafından kategorize edilmeye başlandığı zamanlar itibariyle iktidar ve güç ortaklığı erkek cinsine atfedilmiş oluyor. Bu konuya değinen bir makalemiz de var ‘Günah Keçisi Kadının Cadı Olarak Portresi’ diye. Kadın ve erkeğin ayrımı ve bunun sonucunda kadına hiyerarşik olarak daha alt düzey bir rol biçilmesi, eve kapatılması ve elinde daha önce var olan birçok hakkın elinden alınması süreciyle başlıyor. Bu bir alışkanlık haline geliyor ama yaklaşık 200 yıldır feminist hareketler haklarda da cezalandırmalarda olduğu gibi eşit olunması gerektiğini söylüyorlar. Medeniyetin yüklendiği Avrupa’da da Amerika’da da böyle bir eşitlik durumu söz konusu değil. Aynı işi yapan bir erkek ve bir kadın aynı maaşı almıyor ya da aynı haklardan yararlanamıyor.

     Sizce sanat tarihinde cinsiyet meselesini nasıl değerlendiririz?

Buna kadın sanatçı meselesinden bakabiliriz. Kadınlar hiç mi sanat üretmediler? Hiç mi böyle niyetleri yoktu? Biliyorsunuz ilk akademi Platon Akademisi. Bundan sonraki süreçte aslında Hristiyanlıkla birlikte, Hristiyanlığın bir devlet dini olarak kabul edilmesiyle birlikte var olan okullarda kadınların eğitim almaları ve eğitim vermeleri yasak. Bu 20. yüzyıla kadar süren bir gelenek. Bazı istisnalar var. Onlar da ya babaları ya eşleri akademinin başında olan kadınlar. Fakat üretimi durdurmak mümkün değil. Eğitim almayan ama sanatçı olarak anılan kadınlardan bahsetmek mümkün. Sanat üretenleri daha fazla zanaate devşirmişler ama ressam olarak bildiğimiz kadınlar var. Ben tabi Batı sanatı odaklı konuşuyorum. Doğu’da da bunu yapan kadınlar vardır. Çünkü sanat o kadar kavrayıcı ki bunu sadece erkeklerin tekeline koyup kadınları içinden çıkarmak mümkün değil. Dolayısıyla görünür kılınmamış bir biçimde ama var olduğunu bildiğimiz kadın sanatçılar var. Yani sanat tarihinde kadınlar hiyerarşik olarak aşağıya konuluyor ve akademik eğitim almadıkları için sanatçı olarak çok kabul görmüyorlar.

     Sizin çalışma alanınızda bulunan çağdaş sanat, plastik sanat ve heykel adına cinsiyet ve beden ne anlam ifade ediyor?

     Özellikle 1960lardan sonraki dönem için konuşabilirim. Performans sanatlarıyla birlikte kadınların kendi bedenleriyle performanslar yaptıklarını görüyoruz. Performans sanatlarında kadınların nitekim daha fazla üretim yaptıklarını görüyoruz. Çünkü sanat sonuçta kendini bir ifade biçimi, bir dil bu dili de kullanma zamanı gelmişti artık. Bir tür patlama yaşanıyor diyebiliriz. İkinci Dünya savaşı bitiyor. Bir rahatlama sürecine giriliyor. Sonrasında kadınlar kendi bedenlerini de bir sanat nesnesi olarak kullanarak sanat üretmeye devam ediyorlar.

      Kadınların çağdaş sanattaki konumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

      Her şey çözülmüş değil. Roller değişmeye başladı. Fakat o kadar farklı problemler oluştu ki sadece bu artık kadın erkek ayrımı üzerinden değil, sanatçı hakları üzerinden bakılarak çözülmesi gereken problemler haline geldi. Bu anlamda bir eşitlenme konusu söz konusu diyebiliriz. Kadınlar çağdaş sanatta çok ciddi bir üretim kapasitesine sahip. Bu arada kadınlar ürettikleri her dönemde, var olan anlatıları biraz farklı yorumlamışlar, biraz sanki kendi güncelerini de yazıyor gibi bir durum içindeler. Bu durum hala devam ediyor. Dolayısıyla çağdaş sanatta kadınlar büyük bir savaşın içinde diyemeyiz. Kadın erkek birlikte çok ciddi bir savaş veriliyor. Telif hakları vs. İşin ekonomik boyutu da var aslında işin ekonomik boyutu her zaman var.

      Linda Nochlin’in ‘Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok’ makalesi sanatta ve literatürde bir etki yaratmış mıdır? Yarattıysa bu etkileri feminist sanat eleştirisi bağlamında nasıl ele alabiliriz?

      Yarattı. Ondan sonra birçok tartışma oldu başka makaleler yazıldı. Erkek söylemidir bu. Neden büyük kadın sanatçı yok? Neden büyük kadın yazar yok? Neden büyük kadın filozof yok? Aslında varlar fakat biz hep bakıyoruz ki bir resmi tarih var. Aslanların tarihi var ve avcıların tarihi var. Avcıların tarihi resmi tarih oluyor, aslanların tarihi yazılmamış tarih oluyor. Bu makale aslında ilk yazılanlardan bir tanesidir. Bu tartışmayı literatüre sokan makalelerden bir tanesidir.

       Ülkemize dönecek olursak, Türk sineması tarihinde “kadın” imgesinin genel olarak salt görsel malzeme halinde kullanılmasını ve özne haline gelememesini nasıl yorumlarsınız?

Dünyada sanat tarihine bakacak olursak, sinema son sanat dalı olarak karşımıza çıkıyor. Rönesanstan başlatalım çünkü Orta Çağ’da çıplaklıktan bahsetmek imkanlı bile değil. Rönesans dönemi itibariyle kadının zaten bedeninin görsel bir imge olarak ve erkek izleyiciye sunulan bir imge olarak üretildiğini biliyoruz. Çok net bir biçimde bu böyle devam ediyor. 19. yüzyıl itibarıyla bu Batı’da, Avrupa’da eleştirilmeye başlanıyor. Türkiye Cumhuriyeti olarak her şeyi çok hızlı yaşadığımız için yani, cumhuriyet kuruldu ve biz aslında batının uzun bir sürece yayarak yaşadığı Rönesans, Barok gibi bütün dönemleri çok hızlıca geçmek durumunda kaldık. Dolayısıyla Cumhuriyetin kurulmasından sonra yeni bir sanat dili de oluşturulmaya başlandı ki bu durumda Osman Hamdi’nin rolü çok önemlidir. Tüm dünyada 1960’lara gelindiğinde beden gösterim biçimleri sinemada da farklı biçimlerde kullanılmaya başlandı. Türkiye’deki sinema üreticileri bu durumdan etkilenmiş olmalı ki erotizme varan bir sinema gösterimi yaygınlaştı. Sonrasında bu furya sona erdi ve daha sosyal içerikli filmler yapılmaya başlandı. Sinema diğer sanat dalları arasında yaygınlığı çok olan bir üretim, resim sergilerine veya heykel sergilerine o kadar insan gitmiyor ama sinemaya çoluk çocuk herkes gidiyor. Kadının nasıl algılanmak istendiği, hem görsel olarak hem de yaşamsal duruş olarak filmlerde veya üretilen kurgularda söyleniyor. Nasıl sunulması gerektiği de, kadının kendini nasıl sunması gerektiği de… Bu zaten bütün imge tarihinde var olan bir şey. Sinema da bunu devam ettiriyor. Türkiye’deki de böyle dalgalar halinde değişen bir imgelem süreci var ama hep bu şekilde devam ediyorlar. Eleştirel bir yere geliyor tabi. 1970’lerde nitekim öyle daha eleştirel filmler çekiliyor. Günümüzde de çoğaldı ama hep bir taraftan çok izlenenlere baktığımızda o eleştirellikten ziyade sunulan bedenin (kadın erkek değişmeksizin) çok seyredilenler listesindeki hükümdarlığı devam etmekte.

      Peki siz tarihsel süreç içerisinde “kadın” imgesi üzerinden yaşanan gelişimi yeterli görüyor musunuz?

Ne yazık ki bir anda bir değişim ya da dönüşüm olacağına inanamıyorum. Biraz yavaş yavaş, otura otura süreçler evriliyor. Dolayısıyla fena gitmediğimizi düşünüyorum. Fakat tabi sekteler oluyor, olmakta. Her zamanki gibi bunlarla başa çıkmaya çalışıyoruz, çalışacağız hep beraber. Ama fena değiliz, ortalama bir cevap verebilirim buna. Daha çok çalışmalı ve dikkati kadın bedeninden insan zihnine çekmeliyiz diye düşünüyorum.

      Kapitalist sistemin örgütlenmesi altında televizyon, sinema ve heykel alanlarının endüstriyelleşmesi sizce sanatın gelişimini nasıl etkilemiştir?

Heykeli biraz daha farklı bir yere koyalım çünkü eğer sinema ile televizyon ile heykeli birleştireceksek bence “anıt” birleştirilebilir onlarla.

Buna şöyle bir cevap verebilirim sanırım, televizyon üzerinden özellikle düşünecek olursak; televizyonun tabi ki sinemadan da daha fazla bir yayılım alanı var. Kitlelerin uyuşturucusu denilmesi boşuna değil bence de. Ben de buna çok katılıyorum çünkü çok ciddi bir şey oluyor ülkede, herkesi etkileyecek bir şey oluyor ama ertesi gün bir eğlence programı seyredilmeye devam eden insan topluluklarını görüp, her gün hayrete düşüp, biz ne yapıyoruz aslında sorgusunu kendimize soruyoruz. Boşa kürek mi çekiyoruz? Dolayısıyla televizyon denilen o aracın, aslında doğru kullanılsa gerçekten çok iyi bir yere varabilecekken bir tür uyuşturma hali, bir tür oyalamanın da ötesine geçen hal dolayısıyla çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Ben bunu biraz Rokoko dönemindeki, Rokoko mimarisinin süsüne benzetiyorum. O kadar fazla süs var ki, hiçbir yere odaklanamadan her yere bakıp geçiyorsunuz ve hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Çok benzerlik kuruyorum ikisi arasında. Popüler sinema da benzer bir tehlikeyi barındırıyor, anıtlar ise çok daha az tehlike barındırıyor.

      Son yıllar içerisinde, biliyorsunuz ülkemizde ve dünyada sanat faaliyetlerine karşı yapılan bazı baskılar ve engelleme girişimleri bulunmakta. Siz bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tiyatro, opera-bale, sergiler, gösteriler, konserler bir toplumun gelişmişlik seviyesinin kanıtıdır. Sanatçılık atfedilen insanlar ülkemizde, ses yorumcusudur. Oysa ki sanat, dünyaya bakış, zihinsel yaratıcılıkla ilgilidir. Böyle bir algı çelişkisi olduğunu gözetirsek, baskı ve engellemelerin açık nedeniyle de karşılaşmış oluruz. Sanatsal açıdan bilgi edinme ve görgüsünü arttırma niyeti taşıyan yöneticilerin baskı ve engelleme gibi çağdışı yöntemlere başvuracağını düşünmüyorum.

     Biraz sanatın dışına çıkarsak, İkinci Sanayi Devrimi’nden sonra süregelen kapitalist düzende kadının yaşadığı istihdam sorunundan nasıl bahsedebiliriz?

Buhar gücünden, 1830’lardan bahsedelim. Buhar aslında imge olarak düşünecek olursanız çok enteresan bir biçimde kendi başına açıklıyor bu dönüşümü. Hızı ve yok oluşu algılatıyor. Tamamen imge olarak söylüyorum. O kadar hızlı bir biçimde süreç dönüşüyor ki 19. yüzyılın ilk yarısında, kadın işçiden bahsediyoruz tabi sadece sanatçıdan değil. Benim uzmanlık alanımın dışında bir konu o yüzden sadece yorumumu belirtebilirim bu noktada. Zaten yavaş yavaş el emeğinden uzaklaşmaya başlanılan bir tarih. Şimdi artık onun son noktalarını yaşıyoruz ve bu süreç şunun da başlangıcı: makineler yavaş yavaş insansız çalışmaya başlıyor. Ticaret, bilgi dağılımı hızlanıyor, her şey hızlanıyor. Hızlanmanın başlaması ile birlikte bir taraftan aslında kadın erkek fark etmeksizin istihdam problemi var ama kadın mı erkek mi diye düşünecek olursak kadınlar çok daha kolay gözden çıkarılabilir görüldükleri için; çünkü hem ev işi yapıyor, hem geliyor fabrikada çalışıyor, çocuğunu alıyor, kocasına bakıyor yani çalışma alanı o kadar geniş ki kadının, o kadar çok şey yapmak zorunda ki para kazanmanın başka yollarını bulduruyorlar. Mesela 1830larda yapılan realist resimlerin çoğunda çamaşırcı kadınlar var. Eve kapalı, hizmetçi, temizlikçi, çamaşırcı gibi fabrikadan, üretimden ziyade eve yöneltilerek yapılan bir hizmete yöneltiliyor kadınlar. Hem para kazansın, hem evlerin işini yapsın.

      Geçmişten bugüne tablolarda kadın figürünün temsil ettiği şey değişti mi? Evden çıkabildi mi kadın?

Çıktı. Evden uzun zaman önce çıktı. Görüldü mü? Tartışılır. İlk çıktığı zamanlar görülmedi. Ama evden oldukça iyi çıktı. Bunun da tarihi çok ilginç bir şekilde 1860lar aslında. Bunu destekleyen erkek sanatçılar sayesinde de diyebilirim. Burada realistleri anmadan geçemeyeceğim gerçekten. Onlar da bu evden çıkma meselesine çok doğru cevaplar buldular diye düşünüyorum. Evden de çıktı, izleyicinin gözünün içine de baktı. Sen beni izliyorsan ben de seni izliyorum da dedi. Dolayısıyla 19. yüzyıl tam bir kırılma noktası bu anlamda. Hızlanma başlıyor, istihdam düşüyor ama farklı sınıfların da şehire göçleriye çok farklı yeni sınıflar doğuyor. İspanya örneği mesela bu konuda çok enteresan. Mayalar ve Mayolar var. Kadınlar, Mayalar daha kırsal alanlardan geliyorlar, göç ediyorlar. Aristokrat kadınlar çok ilginç bir şekilde onlara özeniyorlar. Çünkü ayakkabılar görünüyor, daha kısa etekler giyebiliyorlar, sokakta sigara içiyorlar, kahkaha atabiliyorlar sokakta. Aristokrat kadınlar da bunlara özeniyorlar. Tersten bir sınıf özenme durumuyla karşılaşılıyor. Çok enteresan bir süreç bu tabi. Bunun resme de yansıdığını görüyoruz. Aristokrat kadınlar kendilerini Mayalar gibi resmettiriyorlar mesela. Çok ilginç bir dönüşüm süreci 19. yüzyıl.

      Sanayi Devrimi’nden sonra aynı saatlerde çalışmalarına rağmen kadın ve erkeklerin aldıkları ücret eşit değil. Bunu ve bundan sonra süregelen feminist hareketleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bana şöyle geliyor; artık daha da zorlayalım ki, daha ne kadar zorlayabilirsek zorlayalım. Yarı ücret veriyoruz. Ahmet ve Ayşe ikisi aynı şekilde çalışıyor fakat biz bunu onun kol gücü daha iyi, şu özelliği daha iyi, bu özelliği daha iyi şeklinde nedenselleştiriyoruz. Aynı saatte çalışan kadına bunun yarı parasını veriyoruz. Bu biraz patlamayı hazırlamak gibi geliyor bana. Çünkü neden diye sorulur. Ben de insanım sen de insansın, aynı işi yapıyoruz. Çok temel bir soruyla başlıyor aslında feminist hareketler. Biyolojik cinsiyet üzerinden değil de, hak ayrımı üzerinden başlayan bir savaşım bu. Dolayısıyla bence olumlu sonuçlara gebe bir sürecin başlangıç noktası. Bir son ve başlangıç diye değerlendirebilirim.

      Günümüz iş hayatında kadın ve erkek arasında bu ayrımcılık durumları ne seviyede?

Günümüz iş hayatını ben yakalayabilmiş değilim. Dillerini de yakalayamıyorum, varoluş şekillerini de çok fazla bilemiyorum. Gördüğüm kadarıyla kadınların, kadın patronların kapitalizme çok iyi entegre olduğu, fakat uzaktan bakarak yorumlayabilirim. Biraz çevremden gördüğüm enteresan şeyler beni genel bir yorum yapmamaya, daha öznel bir yorum yapmaya itiyor olabilir. Ben kadınların erkekleştiklerini görüyorum biraz. Kapitalizm sanki cinsiyetlerini de ellerinden almış gibi. Fakat halihazırda daha alt kademelerde bu ayrımcılığın yapılmaya devam ettiği de bir gerçek.

Hazırlayanlar:

                                                     Cem Yılmaz Doğan

                                                     İlayda Altınkaynak

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s