Yrd. Doç. Dr. Emine TAHSİN ile ” Johnson Mektubu” Üzerine Söyleşi

IMG_4164.JPG

Johnson Mektubu öncesi Kıbrıs’ta yaşanan askeri hareketliliğin sebepleri neydi?

                Kıbrıs Sorununun Türk dış politikasına dahil olması esas olarak; Londra ve Zürih anlaşmalarının oluşması süreci ile resmileşmiştir. 1955 sonrası dönemde aslında Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu üzerinde daha aktif bir rol üstlenerek uluslararası politikada rol almaya başladığını görüyoruz. Yani bu yıllardan önceki dönemde böyle bir sorun tam olarak gündemde bulunmuyor. Bu bağlamda da Türkiye’nin  Soğuk Savaş dönemi içerisinde ABD politikasının nasıl geliştiği ve aynı zamanda Kıbrıs Sorununu bu Soğuk Savaş sonrası dönemde dış politikasına nasıl dahil ettiği kritik bir rol oynuyor.

Türk dış politikasının dinamikleri 1960’dan sonra farklılaşıyor, nihayetinde Soğuk Savaş sonrasındaki dengeler, NATO ittifakı olmasını daha çok somutlaştıran askeri yardımlar, ekonomik yardımların artması, sonuç olarak batılılaşmanın bir parçası olarak NATO’ya bakış açısının somut olarak dillendirilmeye başlanması gibi nesnel koşulların farklılaştığı bir dönemden bahsediyoruz. – ve bu sürecin içerisine Kıbrıs Sorunu, bu döneminde bir parçası olarak yer edinir. Ama aynı zamanda Türk dış politikasının “NATO’dan da bağımsız Kıbrıs politikası oluşturabilirim“ girişimine yönelik ilk adımlarını attığı dönem olarak da bu süreci tanımlayabiliriz. Dolayısıyla 27 Mayıs sonrası dönemde aslında 1960’lı yıllarda özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çözülüş süreci ile birlikte iki toplum arasındaki çatışmaların artması, hem siyasi anlamda hem ideolojik anlamda hem de fiziki anlamda, ve buna karşılık olarak Türkiye’nin verdiği karşı reaksiyon haliyle Kıbrıs Sorununa müdahale noktasında sadece uluslararası yasal garantörlük ilkeleri çerçevesinde değil aynı zamanda da gerekirse askeri anlamda bir güç olarak “Buraya müdahale edebilirim”demesinin ilk somut göstergelerini teşkil ediyor.

Arada  1963 ‘Kanlı Noel Olayları’ olarak tanımlanan bir dönem var.  Kıbrıs Cumhuriyeti 1960’da kuruluyor ve 1963’te Kıbrıs Türk Toplumu ya da Kıbrıs Türk Cemaati, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden çekildiğini beyan ediyor. Bu durumun arkasındaki sebeplere baktığımızda anayasal hakların tam olarak yerine getirilememesi, vergi sorunu gibi birtakım başlıkların öne çıktığını görebiliriz. Diğer taraftan bakıldığında ise şöyle bir gerçek gün yüzüne çıkıyor: 1930’lu yıllardan itibaren Kıbrıs’ta bağımsızlık mücadelesi yürüten ve ‘Enosis İlkesi’ üzerinden hareket eden düşüncelerin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni iki tolumun aynı çatı altında toplanması noktasında ortaya çıkardığı  görüş ayrılıkları anayasal hakların tanımlanması noktasında görüş ayrılığı ve taraflar arasında temel çatışma noktası olarak gün yüzüne çıkıyor.

Diğer taraftan ise Kıbrıs Türk toplumu içerisinde “Kıbrıs Türktür”, ‘Kıbrıslı Türk olma’, öteki taraftan aslında Enosis’e karşı gerekirse “Taksim Politikasını” uygularız görüşünü kurumsal anlamda da ortaya koyan yeni siyasi aktörlerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Mesela 6-7 Eylül olaylarında kullanılan siyasi söylemlerde bu örnek görülebilir. Bugün de bu s  ‘Kıbrıs adasında Türk tarafının Türkiye’ye bağlanması’ yani ilhak edilmesi olarak yeniden tanımlandığını görebiliyoruz . 1950’lerden itibaren Kıbrıs Türk toplumu içerisinde KATAK, TMT gibi kuruluşların –yer altı örgütleri olarak kurulan kuruluşlardır bunlar- aynı zamanda siyasi anlamdaki en temel hedeflerinden birisi olan ilhak meselesini , aslında  sistematik olarak Türk dış politikasında da talep etme gibi bir yaptırımları vardır. Örneğin Denktaş’ın Ankara ile bu bağlamda olan ilişkisi her zaman bir uzlaşı içerisinde gitmemiş, 1960’lı yıllarda bazen görüş ayrılıkları  yaşanabilmiştir. Sonuç olarak Taksim Politikası merkezi bir rol oynamıştır.

Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal temellerine ilişkin görüş ayrılıkları ı silahlı çatışmaların artmasını beraberinde getirir. 1963’te ‘Kanlı Noel Olayları’ olarak adlandırılan süreç Rum polislerinin Türk sivillere saldırısı toplumlararası  çatışmayı farklı bir boyuta taşır.

21 Aralık’ta Türklerin seyahat ettiği bir araca Kıbrıslı Rum polislerin silahlı bir müdahalede bulunması ve 2 Türk’ün yaşamını yitirmesi ile başlar. 22 Aralık günü bu saldırıyı kınamak için Lefkoşa Türk Lisesi bahçesinde toplanan Türk öğrencileri Rum polisleri tarafından kurşunlanır. Aynı gün Lefkoşa`daki Atatürk büstüne saldırıldı, bir gün  sonra Türkiye Büyükelçilik binası ile Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı`nın ikametgahına ateş açılır.  24 Aralık tarihinde  Lefkoşa bölgesinde bir Türk subayının evine Rumlar baskın yapmış ve anne ve çocuklarını evin banyosunda katletmişlerdir. O ev bugün hala Kıbrıs’ta Barbarlık Müzesi olarak korunmaktadır.  21 Aralık-31 Aralık tarihleri arasında 99 Kıbrıslı Türkün yaşamını yitirdiği bilinmektedir.

21 Aralık Kanlı Noel Olayları’nın başlangıç tarihi olarak anılır. Bu süreçten sonra, 1964’ten sonra iki toplum arasındaki ilişkiler daha bir gerilmiş ve Kıbrıslı Türk Cemaati, örneğin Türklerin belli bölgelerde toplanarak yaşamasını ya da Türkler ile Rumların yaşadıkları bölgeler arasındaki geçiş noktalarında güvenliği kimin sağlayacağı tartışmasını gündeme getirmiştir. Bu noktalarda güvenliği kimin sağlayacağı da ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Bunu BM mi yapacak yoksa NATO mu? veyahut bu çatışma çözülemediği ve aynı zamanda ‘kanlı’ olduğu için bu noktada “        Kim buna nasıl müdahale edecek?” tartışması otomatik olarak Kıbrıs Türk dış politikasında da buna yönelik yanıtlar üretmeyi  beraberinde getirmiştir.

     O zaman olayların başlangıcında salt bir çıkış noktası yok fakat Rumların biraz daha Türklere karşı yaptırımları ve Enosis düşüncesinin burada etkin olduğu söylenilebilir mi?

Söylenilebilir fakat orada aslında şöyle bir durum bulunmakta: Evet Enosis düşüncesi etkili ancak  Kıbrıs Türk toplumunda da TMT’nin kuruluş süreci buna karşılık olarak yer almakta. Sonraki dönemde ise Enosis düşüncesinin  EOKA aracılığıyla aktarılmaya çalışıldığını  görebiliriz. Tabi ki  EOKA’nın TMT’ye karşı daha eski  bir geçmişte kurulduğunu söylemek daha doğru olur ama TMT’de sonuç olarak 1950’lerin ortasından itibaren aktif olmaya başlamıştır. TMT’nin kuruluş nedeni de aslında özel harp dairesi desteği ile kurulması bağlamında ve Türk dış politikası, özel harp dairesi ve TMT ilişkileri bağlamında ayrı bir yerde durmaktadır.

     Türk Hükümeti’nin çıkarma yapmasına giden süreç nasıl gerçekleşti, bu sürecin başlıca aktörleri kimlerdi?

‘Camilerin bombalanması olaylarını’ (1958/1962)  araştırmaya çalışan gazetecilerin öldürülmesi, iki toplumun da karşılıklı olarak  Soğuk Savaş döneminde yaşanan birtakım faili meçhul olayların içerisine sürüklenmesi ve bunlar ile birlikte bir çok dinamiğin etkisi ile Taksim Politikası Türk dış politikasında ,  meclis içerisinde de tartışılmaya başlanıyor. Fakat sonuç olarak Kıbrıs’ta iki büyük temel olay yer alıyor: ‘Camilerin bombalanması’ ve ‘Rumların ve Türklerin karşılıklı birbirlerine silah kullanarak aslında ölümlere yol açacak şekilde toplumsal şiddetin artması’ yani bu noktada da bu sürece nasıl müdahale edileceği direk olarak Türkiye kamuoyunda da tartışılmaya başlanıyor. 6-7 Eylül Olayları’nda da böyle bir durum söz konusu Kıbrıs ile bağlantılı olarak ve burada nasıl bir reaksiyon üretileceği meselesinde İnönü Hükümeti gerekir ise Türkiye’nin askeri anlamda Kıbrıs’a müdahale edebileceğine dair bir söylemde bulunmuştur.

     İnönü Hükümeti Kıbrıs’ı Türkiye topraklarına katmak istiyor muydu?

O kısımda aslında çok somut bir Taksim Politikasından bahsetmemiz pek mümkün değil ama gerekirse Taksim olur görüşünün aslında “Kıbrıs’ta aktif bir rol alırız, gerekirse müdahale ederiz.” noktasında dillendirmeye başlandığını söyleyebiliriz. Bir manifesto yok fakat Taksim Politikasını dillendirme ve bunun dışında da ‘Adada hak talep etme’ meselesi ile ilgili bir durumdan söz edilebilir. Sonuç olarak Londra ve Zürih anlaşmalarının en temel yanı yani Türkiye’nin dış politikasına Kıbrıs Sorunu’nu dahil etmesinin en temel yanı aslında garantörlük haklarının Londra ve Zürih anlaşmalarında tescil edilmesi, tanınmasıdır. Sonuç olarak Londra’da Türkiye ve İngiltere’nin garantörlük haklarının uluslararası alanda tanınmış olmasıdır.

     1963’e kadar olan  dönemde Ankara’nın Kıbrıs Sorunu’na müdahale etmesi noktasında yani askeri anlamda müdahale etmesi noktasında daha çekinik davranan bir açıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Cami bombalama olaylarının ardından gelişen süreçte, Türkiye  elçisinin istifa etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Bu süreç  zarfında Lefkoşa Büyükelçisi Emin Dirvana ile Denktaş  arasında görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı bilinmektedir. Elçi Denktaş’ın bürosunun bombalanmasının  ardından istifa ederek Türkiye’ye dönmüştür.

     Aktörler üzerinden ise burada o dönemdeki Türkiye Dışişleri’nin önemli bir rol oynadığını söyleyebilirim. Türkiye Dışişleri’nin o dönemde çok değişkenli bir dış politika uygulama konusunda daha baskın, reaktif bir eğilim içerisinde olmasının da bir etkisi vardır.

26 Şubat 1964 tarihinde Londra’da başlayan Birleşmiş Milletler görüşmelerinde Kıbrıs’taki Türk cemaati adına Birleşmiş Milletler Güvenlik Komisyonu’nda konuşma yapan Denktaş 18 Mart 1964 tarihinde Ankara’ya döner ancak  Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmadan ötürü  adaya dönüşü Makarios tarafından yasaklanır ve böylece Denktaş’ın Ankara’daki zorunlu ikamet yılları başlar. Bu 4 yıllık süre zarfında Denktaş, Dışişleri Kıbrıs dairesinde çalışmakta, adadaki gelişmeleri takip etmektedir. Bir bakıma Denktaş’ın siyasetinin de bu noktada ikna etmesin üzerinde TMT siyasetinin etkisi olduğunu düşünebiliriz.

     O zaman Türkiye Hükümeti’nin çıkarma yapmasına giden süreçte özellikle Londra ve Zürih anlaşmalarında Türkiye’ye garantörlük haklarının verilmesinin büyük bir etken olduğunu savunabilir miyiz?

İnönü ve Türkiye Dışişlerinin kurumsal anlamdaki bakış açısının yavaş yavaş bu garantörlük haklarına doğru kaymasının belirleyici olduğunu söylememiz mümkün.

     Gidişata baktığımızda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu durumun yankıları ne oldu ve daha sonrasında bir çıkarma yapma mevzusu Türk Hükümetince nasıl gelişti?

O dönemde mecliste Türkiye ile NATO arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği ve ne olacağı yönünde tartışmalar baş göstermeye başlamıştır. “NATO’ya mı yakınlaşacağız?” ya da “ NATO ile ilişkilerimiz ne olacak?”              tarzında sorular ve bu sorulara farklı yanıtlar veren siyasi görüşler  ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu noktada bir yanda mesafesini koruyan bir topluluk yer alıyor, diğer yanda ise Menderes çizgisi, Adalet Partisi çok daha net bir şekilde NATO’ya bağlılık meselesini dillendirir iken CHP kanadı ise daha çok “Yurtta sulh cihanda sulh.” görüşü ile uluslararası kuruluşlar ile hareket etmek gibi çokta vurgu yapılmayan bir görüş ile bu ortamda yer alıyordu. Aynı zamanda orada Türk dış politikasında da bir miktar NATO’ya yakınlaşma -1960’lı yıllarda ABD’den alınan ekonomik yardımlar, savunma yardımları, vs.- ve diğer taraftan da yalnızca Kıbrıs ile değil Yunanistan ile Türkiye arasındaki rekabet noktasında bu durumun bir sonucu olarak daha aktif rol oynama süreçlerinin de etkili olduğunu söyleyebiliriz.

     Belli bir aktör bunu söylediği için bir yaptırım olmadı, daha çok Enosis ve sizin başta belirttiğiniz ‘Kanlı Noel’ sonrası gelişmeler ile bu durumun sebebinin hızlandığını söyleyebilir miyiz?  

Evet, hızlandı diyebiliriz. Çünkü 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Sorunu’nu İngiltere’nin bir sorunu olması ötesinde NATO’nun iki müttefikini ortak bir zeminde bulundurmuştur. Yunanistan ile Türkiye’yi ve hatta diğer tarafa bakarsak da İngiltere’yi. Kaçınılmaz olarak güney kanadının bu başlık içerisinde ortak bir zeminde yer alması, ABD’nin de bu bölgeye yönelik NATO politikasını etkilediği söylenebilir. Aslına bakarsak burada çok oyunlu bir denklemden söz edebiliriz.

Bugünde baktığımızda ‘Musul mu Kıbrıs mı?’ veyahut ‘Kuzey Irak mı Kıbrıs mı?’ gibi sorular da aslında Türkiye’nin askeri bir güç olarak bir denge politikası geliştirmesinin bir  işareti olarak da görülebilir.

     Peki hocam, bildiğiniz üzere Johnson Mektubu çok sert bir dille yazıldı. Sizce bu üslubun sertliğini Türkiye’nin bir denge ortaya koyamamasına bağlayabilir miyiz? Yani Türkiye uzlaşma yapmaktan ziyade bir çıkarma yapma yetkisini kendisinde buldu ve böylece Amerika ile ciddi ayrılıklara düştü. Bunun sonucu olarak da Johnson Mektubu sert bir üslupla yazıldı diyebilir miyiz?

Evet, böyle bir durumun beklenmediğini söyleyebiliriz. Kıbrıs jetleri 1963 sonrası uçuyor ve bu olay tekrar 1964’te gerçekleşiyor. Sonuç olarak askeri alanda jetleri NATO üyesi olan bir ülkenin rahatlık ile uçurabileceğine dair yani ABD’nin böyle bir reaksiyon ile karşılaşabileceğine dair bir beklentisi bulunmuyordu. Onun öncesinde ise temel olaylardan biri bu 1963 olaylarından sonra Kıbrıs’ta çatışmalara karşı korunma mekanizması dediğimiz mekanizma içerisinde bunu kimin yapacağına dair gerçekleştirilen tartışmada ilk başta NATO askerlerinin orada olması konuşulmuş, sonraki süreçte ise Kıbrıs Rum tarafının da talepleri ile beraber  Makarios ilk defa Londra ve Zürih sürecinden sonra Kıbrıs Sorunu’nu Birleşmiş Milletler’e taşımıştır. Dolayısıyla NATO’nun dışına çıkan ve BM’nin çatısı altında konuşulan bir sorun haline gelmesi aktörler açısından direk olarak bir çok dengeyi altüst etmiş, farklılaştırmıştır.

     Johnson Mektubu’nun sert üslubunu siz neye bağlıyorsunuz?

Ben bu durumu NATO dengesinin bozulmaması meselesine bağlayabileceğimizi söyleyebilirim. Neden diye soracak olursanız eğer ABD güney kanadı içerisinde NATO dengesinin bozulmasını istememiş ve ufak bir önlem olarak böyle bir harekette bulunmuştur. Yani Soğuk Savaş sonrası dönemde o bölgedeki NATO dengelerini bununla eşdeğer olarak da Türkiye – Yunanistan güney kanadını korumaya çalışmıştır. Birde şöyle bir durumdan söz edebiliriz ki, bu dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağlantısızlar Hareketi’ne yakınlaşması süreci de bulunduğu için ABD’nin bu bölgedeki dengeleri korumak adına böyle sert bir üslup takındığını söyleyebiliriz. Oysa sonrasındaki dönemde hem Yunanistan Heyeti’nin hem de Türkiye Heyeti’nin ABD’ye gitmesi üzerine ABD Londra ve Zürih anlaşmalarındaki garantörlük haklarını kabul etmiştir. Bir açıdan sert olan fakat sonraki dönemde meydana gelen 1974 Müdahalesinin de aslında önünü açan ve Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu’nda daha aktif bir taraf olduğunun kabul edildiği bir süreç başlamıştır.

     Daha sonrasında Johnson İsmet İnönü’yü Amerika’ya çağırmıştır aynı zamanda o dönemdeki Yunan Başbakanı da Amerika’ya çağırılmış ve bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantının Türkiye açısından kazanımları ne oldu dersek bu süreçte gerçekleşen Türkiye’ye garantörlük haklarının tanınması oldu diyebilir miyiz ve aynı zamanda bu hakların zaten Londra ve Zürih anlaşmalarında tescil edilmiş olması gerekmiyor muydu?   

Tescil edilmişti tabi ki fakat bu belirsizlik süreci içerisinde tekrar bu hakların revize edilmiş olduğunu söyleyebiliriz.

     Mektubun iç ve dış basında yansımaları ne oldu?

İsmet İnönü’nün söylediği bir söz vardır. “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye yerini bulur.” Bu söz bu olaylardan sonra söylenmiş bir sözdür. Türkiye basınında ise bir kamplaşmanın meydana geldiğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin Johnson Mektubu ile bu şekilde uyarılması ve İnönü Hükümeti’nin içerisinde bulunduğu davranışlar karşısında iki ayrı görüş vardır. Bir kısım Türkiye’nin neye güvenerek böyle bir davranışta bulunduğunu sorgulamış ve dillendirmiştir. Yani Türkiye hem NATO’nun müttefiki olup hem de nasıl böyle bir girişimde bulunabildiği konusunda sorgulamalar başlamıştır. Diğer taraftan ise NATO politikasının ya da ABD’nin, Türkiye’nin dış politikasında nasıl bu denli belirleyici bir rol oynayabildiği konusuna yönelik yorumlarda bulunan bir kısım yer almaktadır. Hatta bu dönemde NATO’dan çıkılsın tartışmalarının bile gündeme geldiği görülmektedir. Sonuç olarak ise daha bağımsızlıkçı bir çizgi izlenmesi ve Türkiye üzerinde NATO’nun bu denli bir etkisinin bulunması ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

     Kıbrıs basınındaki yansımaları nasıl olmuştur?

Kıbrıs’ta TMT’nin izlediği siyaset bir bakımdan Taksim Politikası üzerine kurulduğu için Türkiye jetlerinin Kıbrıs üzerinde uçmasının bir mutluluk ile karşılandığını söyleyebiliriz. Çünkü bu durum bundan sonraki süreçte de Türkiye müdahalesini Kıbrıs halkı için güncel ve beklenir kılmaktadır. Sonuç olarak ise TMT siyasetini bu noktada bu yönde güçlendirmiştir ve bunun sonucunda ise iki toplum arasındaki çatışma ve buna benzer güncel ve iki toplumu da kötü etkileyen durumların yanında Kıbrıs Türk toplumunun yaşam koşullarına karşı çözüm olarak Türkiye müdahalesi benimsenen bir politika olarak canlanmıştır.

     Dış politikada da daha sonra yavaş yavaş durulmalar başladığını görüyoruz. Rusya ile bir yakınlaşma söz konu fakat aynı zamanda Küba Füze Krizi’nin de bu dönemde gerçekleştiği görülüyor. Bu krizin sürece etkisi nasıl olmuştur?

İkisi ile bağlantılı olarak aslında Türkiye şöyle bir gerçekle karşılaşıyor. ‘Biz ne kadar NATO’ya bağımlı olacağız?’ Bunu şöyle açıklamak gerekirse; Türkiye NATO’ya bağımlı fakat bir açıdan da bakarsak ABD, Türkiye ile alakalı bir kararda Türkiye’ye danışmadan kararlar alabiliyor. Bu durumda da Türkiye’nin yüzleştiği bu gerçekler bir yerden sonra rahatsızlığa yol açıyor. Sonuç olarak bakarsak NATO üyesisiniz, askeri yardım alıyor, savunma füzeleri kuruluyor ve benzeri durumlar söz konusu yani NATO ile kendinizi güçlü hissediyorsunuz fakat diğer taraftan baktığınızda Füze Krizi ile karşılaşıyorsunuz ve orada aslında ABD’nin sizden bağımsız olarak birtakım kararlar aldığını ve sizi bir ‘aracı’ olarak kullandığını görüyorsunuz. Sonucunda elbette ki bir sorgulama sürecine girilmesini kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkaran bir süreçten bahsediyoruz.

Aslında bunun bir yansıması yani şu şekilde açıklamamız gerekirse ABD Türkiye’ye neden bu füzeleri yerleştiriyor? Çünkü Soğuk Savaş dengelerinin bu coğrafyada bu şekilde bir getiride bulunduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde diğer taraftan olaya bir göz attığımızda Rusya neden Küba’ya bu füzeleri yerleştiriyor? Çünkü orada da tabi ki Küba Devrimi sonrası, Küba ve SSCB yakınlaşması olmasının bir sonucu ve göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki Küba’ya baktığımızda orada da Türkiye ile fazlasıyla benzer bir reaksiyon olduğunu ve Küba’nın da bu süreçte kendini aynı Türkiye gibi “kötü” hissettiğini söyleyebiliriz. İşin nedeni şu şekildedir ki füzelerin yerleştiği iki coğrafyadan söz ediliyor fakat bu söz konusu iki coğrafyanın aktörleri değil de onların yerine ABD ve SSCB   Hükümetlerinin bu konuda bu iki coğrafyadan daha fazla söz sahibi olmasının bu durumu bu noktaya getirdiği gözler önüne serilmektedir. Dolayısıyla bu süreçten sonra da bu durum kaçınılmaz olarak Kıbrıs Sorunu ve Johnson Mektubu ile birleştiğinde NATO’ya bağlılık olgusunun sorgulanmasına yol açıyor.

     Küba Füze Krizi ile Johnson Mektubu arasındaki bağlantı nedir?

İlk olarak Küba Füze Krizi ortaya çıkmıştır. Sonrasın da ise Türk dış politikasına göre iki temel olay bulunduğunu söyleyebiliriz. Türk dış politikasına göre söylemek gerekir ise Küba Füze Krizi’nden sonra Türkiye aslında NATO içerisinde ABD ile çokta bir ittifak içerisinde olmadığını düşündüğünü söyleyebiliriz yani şöyle açıklamak gerekirse NATO içerisinde çokta eşit bir ilişkide bulunulduğunu düşünmüyordu. Aslına baktığımızda daha dışlanmış bir konumda olduğunu gördüğü için bence orada bir miktar Kıbrıs’a müdahale noktasında da biraz daha farklı hareket etme ihtiyacı duymuştur. Ya da şu şekilde söylemek gerekirse bu duruma bir üretmiştir.

     Peki bu süreçten sonra Rusya ile Türkiye arasında bir yakınlaşma durumu gerçekleşti mi?

Bazı görüşmelerin gerçekleştiğini fakat orada da bir denge mesajı verilmeye çalışıldığını söyleyebiliriz.

Kıbrıs Sorunu’na bakarken genel anlamda o dönemde Soğuk Savaş sonrası dengeler ve aslında 1960’lı yıllara bakıldığında 1950’lere göre SSCB  ile bu kriz sonrası daha yakın bir ilişki içerisinde bulunulduğunu ve bu kriz sonrası daha yakın bir ilişki içerisinde olmuşlardır ve Ortadoğu’daki dengeler ile güney müttefikleri düşünülerek hareket edildiği söylenebilir.

Birde Akdeniz’de Kıbrıs’ın jeopolitik ve stratejik önemini göz önüne almıştır. Dolayısıyla NATO, ABD, Türkiye ve Kıbrıs Sorunu düğümünün bu noktada başladığını söyleyebiliriz.

     Bugün bakarsak Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri belirleyen temel etkenin aslında Ortadoğu meseleleri olduğunu söyleyebiliriz fakat o günler için bu sorunun aslında ‘Kıbrıs Sorunu’ olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bir bakıma evet, ama dönemde Ortadoğu’da da  birtakım sorunlar süregelmektedir. Mesela İngiltere o dönemde Süveyş Kanalı’nı bırakmıştır. Sonuç olarak orada yeni bir denge kurulmaya çalışılmıştır. Ortadoğu’da ABD daha bir ön plana çıkmaya başlamıştır. Haliyle de bu olay bu durumla fazlasıyla bağlantılıdır. Zaten İngiltere’nin Kıbrıs Cumhuriyeti sürecine bu şekilde yaklaşması da İngiltere’nin Ortadoğu Politikası’nı yeniden yapılandırması yatmaktadır. Bir de İngiltere daha fazla bu bağımsızlık taleplerini yönetemeyeceğini ve orada yeni bir denge arayışı olması gerektiğini görmüştür. Çünkü mesela EOKA ilk İngiltere sömürgeciliğine karşı kurulmuş daha sonrasında ise Kıbrıs Türk toplumuna evrilmiştir. Bunun nedeni ise esas ortak yaşam alanlarında çatışmaların arttığı görülmüştür. Belli kısımlarda göçler başlamış olduğu görülmüştür. Kıbrıslı Türklerin ilk olarak etkilendiği Kanlı Noel sürecinde başka köylere göç edilmişti. Bu süreçte iki  toplumu ayıran barikatların kurulması ve bunun güvenliğini kimin sağlayacağı noktasında ortaya çıkan  tartışmada ilk özne olarak NATO gösterilmiş sonrasında ise NATO yerine Makarios’un önerisi doğrultusunda  BM askeri güvenlik güçlerinin sonrasında “yeşil hat” olarak tanımlanan  bu bölgede bulunması kararlaştırılmıştır.

     Sovyetlerin desteklediği federasyon tezi tam olarak neydi ve Enosis’e Sovyetler neden cephe almıştır?

EOKA’nın kendi içerisinde de iki ayrı çizgi vardır. Bir grup daha radikal bir şekilde Yunanistan’a bağlanmayı savunmuştur diğer ekip ise köken itibari ile daha bağımsızlıkçı bir çizgiyi savunmuştur. Bu bağlamda da III. Makarios daha çok bağımsızlık hareketi içerisinde yer alan, Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan bir siyasetçidir. Nitekim o dönemde komünist partilerin kendi içerisinde Sovyetler Birliği ile kurduğu ilişkiler de bulunmaktadır. Yani böyle bir uzantıdan söz etmemiz mümkündür ama diğer taraftan bir yerden sonra anladığım kadarıyla Sovyetler Birliği’nde de bu çizgiye bağlı olarak değil de sonraki dönemde yavaş yavaş iki toplumlu Federal Cumhuriyet’i savunmanın bölgesel dengeler açısından daha sağlıklı olacağına dair bir görüş ortaya çıkmıştır. Daha dengeci, her iki toplumunda ortak olabileceği bir federasyon tezini sonraki süreçte daha öne çıkarabilmektedir.

     Aslında Sovyetler Birliği ile yapılan ziyaretlere ve diplomatik temaslara bakıldığında biraz daha Türkiye’ye yakın diyebilir miyiz?

Evet, sonraki aşamada yani 1960’lı yılların sonlarına doğru bu söylenebilir. Yani o kısımda birebir AKEL çizgisini değil de bölgedeki dengeleri dikkate alarak hareket etmeyi tercih etmişlerdir.

     III. Makarios kimdir?

1950 yılında Kıbrıs Ortodoks Kilisesi  başpiskoposluğuna seçildi ve bu dönemden sonra aynı zamanda Kıbrıs Rum toplumunun siyasi lideri –temsilcisi ünvanına sahip oldu. III.Makarios’un siyasi  temsiliyeti  aynı zamanda Kıbrıs’ta kilisenin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Fakat bunun yanında siyasi çizgi olarak Kıbrıs’ta bağımsızlığı savunan bir liderdir. Hatta bazı kaynaklarda Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasından dolayı ‘Kızıl Papaz’ olarak tanımlandığını görebiliriz. NATO’ya, Türkiye’ye ve bölgedeki dengelere karşı hem bağlantısızlar hareketi içerisinde hem de Sovyetler Birliği’ne yakın bir çizgi içerisinde bulunmuştur. Aslında  Makarios’un Helen milliyetçiliği karşısında daha bağımsızlıkçı bir siyasi düşünceye sahip olduğu ileri  sürülebilir. Diğer taraftan  Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anlaşmazlığa evrilmesi noktasında ciddi hataları bulunduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü Anayasal hakların tanınması noktasında uzlaşmayan bir çizgi üstlenen aktörlerin arasında yer almıştır.

     Türk-Rum çatışmasında aslında onun fikirlerinin etkin olduğunu söylememiz doğru olur mu?

Etkin fakat direk III. Makarios’un etkin olduğunu söylemeyi doğru bulmuyorum. Çünkü aslına bakarsak EOKA’nın kendi iç dinamiklerinin çok daha karmaşık olduğunu görebiliriz.

     EOKA için neler söyleyebilirsiniz?

İlk olarak 1930’lu yıllarda Kıbrıs Komünist Partisi kuruluyor. Bu partinin ilk başta İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesi yürüten bir çizgi üzerinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan ise daha paramiliter, askeri anlamda da Yunanistan’a bağlanma noktasında Helen Milliyetçiliği’nin askeri anlamda da gerçekleşmesi gerektiğini düşünen ayrı bir ekip yer almakta. Bu  çizginin temelleri çok daha eskilere 19.yy’a dayandırmak mümkün.

     1950’lerde  Albaylar Cuntası’nın temsilcisi olarak  Yunanlı bir asker olan Grivas adaya gelmiş ve EOKA’nın kuruluş ve  yönetiminde birebir etkili olmuştur. Sonrasında ise EOKA içerisinde Nikos Sampson figürünü görmemiz mümkündür ve bu askerlerin çizgisi iki toplum arasındaki çatışmaları  derinleştiren önemli olaylara yol açmıştır. Örneğin III. Makarios’un çizgisi ile zaman zaman çatışmalar yaşanmış ve bunun sonucunda ise EOKA, iki ayrı oluşuma ayrılmıştır.  EOKA’nın  ilk çıkış noktsını anayasal haklar ve bağımsız bir Kıbrıs toplumu yaratmak olduğu ileri sürülebilir.  Fakat  EOKA içindeki siyasi aktörlerin seçtikleri  siyasi çözümler nedeni ile ayrıştıkları görülmektedir.  Bir tarafta Helen Milliyetçiliği’ni savunan bir taraf bulunmakta diğer taraf ise daha ılımlı bağımsızlıkçı bir çizgiyi benimsenmektedir.  Özellikle Grivas ve Sampson EOKA B örgütünün çizgisini Helen Milliyetçiliği ile adanın Yunanistan’a ilhakı olarak tanımlamakta, silahlı mücadele ön plana çıkmaktadır.

     AKEL konusunda neler söyleyebiliriz?

     AKEL’i (Emekçi Halkın İlerici Partisi ) Kıbrıs Komünist Partisi’nin daha sonraki süreçte dönüştüğü siyasi parti  olarak tanımlamamız mümkündür. AKEL siyasi çizgisini, Kıbrıs işçi sınıfının ve çalışanlarının öncü siyasi partisi olarak tanımlamaktadır. AKEL tüzüğünde,” Kıbrıslırum, Kıbrıslıtürk, Maronit, Ermeni ve Latin, tüm Kıbrıs yurttaşlarının barış içinde yaşayacakları ve ortak vatanlarının mutlu geleceğini kardeşlik içerisinde inşa edecekleri bir Kıbrıs için mücadele eder” ifadesini kullanmaktadır.

     Taraflar arasında bir barış düşünülmüyor mu?

Barışı ortak bir amaç olarak tanımlayan  taraflar tabi ki mevcut fakat bu tarafların kendilerini çok fazla ifade etme olanağı bulduğunu maalesef ki söyleyemeyiz. Çatışma siyasetinin dışına çıkan aktörlerin bir şekilde tasfiye edildiğini söylememiz mümkün. Bu dönemin özellikle 1964 ile 1974 arası dönemde daha fazla zorlaştığını söylememiz de mümkündür.

 

Hazırlayanlar: 

Alperen KARAMUSTAFAOĞLU
Nurseli ÖZKAYA

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s