Prof. Dr. Cezmi ERASLAN ile “Türkiye’nin Modernleşme Süreci” Üzerine Söyleşi

IMG_7631.JPG

1.Osmanlı ve Türkiye’yi modernleşmeye iten sebepler nelerdir, bu değişiklere neden gerek duyulmuştur?

Modernleşme süreci bizim tarihimizde hem Osmanlı hem Türkiye Cumhuriyeti itibariyle aşağı yukarı 400 yıldan fazladır devam ediyor. Osmanlı klasik döneminden sonra modernleşme arayışı içine girilmiştir. Böyle bir arayışa girilmesinin sebebinin Osmanlı’yı bir dünya devleti haline getiren dinamiklerin ciddi manada gevşemesi ve geriye doğru gitmesi olduğunu görüyoruz. Bu gerileme en başta askeri alanda fark ediliyor. Savaş meydanından kaçmaya başlayan bir ordu görüyoruz. Devletin düzeninin, nizamının bozulduğu düşüncesiyle de bir arayış söz konusu. Türkiye ve Osmanlı sadece bir askeri devlet mi derseniz hemen her türlü sahalardaki faaliyetleri yorumlamak için askeri başarıların ciddi bir önemi, bir getirisi var şeklinde bir yorum getirebilirim. Dolayısıyla birbiri ardına gelen toprak kayıpları başlayınca insan unsurunun kendine güveni, yarından ümidi kalmamaya başlıyor. Devlet ciddi anlamda zarar hissediyor, görüyor. Bütün bunlar ile bir yenileşme, bir modernleşme, ya da çağı yakalama arayışı ön plana çıkıyor. Bu belli bir noktaya kadar, aşağı yukarı 18. asra kadar eski günlere geri dönmek, eskiyi yeniden yakalamak için klasik yöntemler uygulanarak devam ediyor. Ama 18. asırdan sonraya bakılırsa daha ziyade Batının galibiyeti ya da üstünlüğü kabul ediliyor. Ve Batıdan birtakım değişikler alınmaya çalışılıyor. Bu manada,  aslına bakarsanız Osmanlı ve Cumhuriyet arasında çok büyük bir fark yok. Modernleşme süreci istikametini Batıya ve cumhuriyete göre farklı bir yöne sokmadı, aynı yönde devam ediyoruz. Cumhuriyet döneminde Osmanlı dönemine göre nispeten daha radikal yenilikler var. Bütün çabaların zihniyetinde yer alan istek, beklenti ya da idealde ulaşmaya çalıştığımız şey Türk milletini yeniden hem bölgesinde hem dünyada söz sahibi bir ülke haline getirmek, ekonomik anlamda güçlendirmektir. Bu gerileme aslında Kanuni döneminden beri, klasik dönem bitmeden hissedilen bir şeydir. Çünkü 16. asır itibariyle Batı, Avrupa hem Coğrafi keşifler yapmış, hem de bu dönem itibariyle toplum hayatının her tarafını kontrol eden kilisenin baskından kurtulma sürecine girmiştir. Çok hızlı bir ivmeyle gelişme söz konusu. Coğrafi Keşiflerle dünyanın pek çok yerinden değerli madenleri hazinelerine katarak zenginleşen, büyüyen bir Batı var. Bu keşiflerin Türkiye’yi özellikle ticaret yolları üzerinden düşürmesi ya da etkisizleştirmesi sebebiyle biz Fransızlara kapitülasyonlar veriyoruz. Yani bizim topraklarımızdan geçerek ticaret yapsınlar istiyoruz. Güçlü zamanlarımızda bir problem yok ama kapitülasyonlar devlet güç kaybetmeye başlayınca yani 1740’tan sonra kalıcı hale gelen bir zaaf unsuru olarak Lozan Anlaşması’na kadar devam ediyor. Dolayısıyla baktığımız zaman Osmanlı’da da Türkiye Cumhuriyeti’nde de yenileşmenin amacı çağı yakalamak, çağın önemli aktörlerinden bir tanesi olmak. Bu aynı zamanda bizim tarihi geleneklerimizde, düşünce yapımızın kökeninde yer alan bir şey. Yani orta halli, sıradan, kendi başının çaresine bakabilen bir devlet olmak Türkiye için, Türk milleti için hiçbir zaman bir ideal değil. Bilinen ilk yazılı kaynaklarımız olan Göktürk Abideleri ’ne bakarsanız Türk milleti bir manada dünyayı yönetmek adına görevlendirilmiştir. Bilge Kağan “yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığı zaman atalarım yaratılmış ve onlar insanoğlu üzerine yönetici olarak tayin edilmişlerdir” diyor. Bu boş bir iddia, hamaset midir sorusuna gelirsek; o tarihten bu yana kurulan 200’ün üzerinde Türk devleti var ama tersinden bakarsanız bir o kadar da yıkılmışı var. Ama netice itibariyle bir devlet olma ve âleme nizam verme geleneği bizim tarihi, kültürel kodlarımız içerisinde mevcut. Bu yüzden de modernleşelim, çağdaşlaşalım amacıyla Atatürk’ün sözünde de belirttiği gibi “muasır medeniyet seviyesinin” üzeri işaret ediliyor. Yani amacımız bu modernleşme sürecine dahil olmak değil, idealin üzerine çıkmaktır. Yine o öncü rolü sahiplenmektir diye düşünüyorum.

 

2.Türkiye’nin modernleşme sürecinde Fransa’yı örnek almasını nasıl yorumlarsınız?

Geleneksel bir davranış olarak yorumlarım. Bu noktada önemli olan Türkiye Cumhuriyeti’nin mi yoksa Osmanlı’nın mı kastedildiği sorusudur. Bu anlamda Fransa sadece Türk inkılabını gerçekleştiren, cumhuriyeti kuran kadronun değil Osmanlı’nın da hedef noktasıdır. Bilhassa da III. Selim’in babası ve kendisi bu süreci ciddi manada bir Fransız hayranlığıyla yönetme gayreti içerisinde olmuşlardır. O dönemde yenilikçi olma vasfıyla Fransa bizim yöneticilerimiz için önemli, güçlü bir devlet. III. Selim’in babası bir mektupla Osmanlı’daki işleri düzeltebilmek adına Fransa’dan üç müneccim istiyor. Burada hazır bir ordu, bir hazine ve güçlü bir devlet yapısından bahsediliyor. III. Selim’in de şehzadeliği döneminde Fransız krallarıyla yazıştığı biliniyor. Diğer taraftan Fransa’yla arada yaşanan birtakım sıkıntılara mukabil, Mısır’a Napolyon’un çıkması, Suriye’ye asker çıkarılması gibi olaylarla gerilsek bile düşünce yapımızda bir Fransız öykünmeciliği her zaman bulunuyor. 19. asırda da bu aynı şekilde devam ediyor. II. Mahmut dönemine bakarsanız aynı durum kesintisiz devam eder. Mekteb-i Tıbbiyenin arkasından Harbiye’nin açılması süreci yine Fransız eğitim sisteminden esinlenilen bir süreçtir. Bunun özelliği daha ziyade eğitimin tabana yayılmasını sağlamaya dönük olmasıdır. Yani sadece belli bir kesim okusun diğerleri eğitimden mahrum kalsın şeklinde değil, bu dönemde özellikle tabana yayılacak bir eğitim aranmıştır. 1869 Türk eğitim tarihinde çok önemlidir. Maarif-i Umumiye Nizamnamemiz de Fransız Nizamnamesinin ciddi manada bir adaptasyonudur ve belirlenmesinde Fransız eğitim bakanının büyük bir katkısı söz konusudur. Ancak Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan ve dini önemli anlamda kenara çeken yaklaşımın bizim bu eğitim sistemimiz içerisinde de öne çıktığını görüyoruz. 1890’lı yıllar dönemin padişahı II. Abdülhamid’in ve yakın çevresinin dikkatini bir şey çeker. Bu eğitim alanında mezun ettiğimiz gençlerimizin din kültüründen, dini ritüellerden habersiz olarak yetişmekte olmasıdır. Bu tarihten sonra da okullarda din eğitiminin, inanç esaslarına dönük derslerin arttırılması gibi bir çabamız var. II. Abdülhamid’in bu İslam birliği politikasıyla uyum içerisinde olan bir özelliği. Daha sonraki dönem itibariyle bakarsanız Atatürk’ün ifadesiyle Türk inkılabı Fransız İhtilali’nden örnek alınmıştır. Ama farklı bir özelliğimiz olarak bu Türkiye’nin şartlarına göre gelişmiştir. Fransız İhtilali’ne zemin hazırlayan fikirlerin sahipleri elbette okunmuştur. Ama bunların orada ortaya koyduğu esaslar yerine Türkiye’nin şartlarına göre uygulamak söz konusudur. Bu laiklik ilkesi için de geçerli, devlet yönetiminde hakim olan kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği noktasında da geçerlidir. Yani Atatürk’ün meclis konuşmalarında atıfta bulunduğu J.J. Rousseau ya da Montesquieu gibi âlimlerin kuvvetler ayrılığını vurgulamaları ve eğer kuvvetler birliği söz konusu olursa diktatörya olur uyarılarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna giden süreç 61 Anayasasına kadar kuvvetler birliği esası üzerinden devam etmiştir. Bunda Fransızlara özel bir ilgi duymak mı rol oynamıştır derseniz, Türkiye zaten bahsettiğimiz dönemde modernleşme arayışı içerisinde bulunan bir devlet, Kanuni dönemindeki ilişkileri göz önüne alırsak biz biraz romantik yaklaşıyoruz bu duruma. Bizim bu romantik yaklaşımımıza karşılık Fransızlar menfaatleri bittiğinde olaylara son veriyorlar ama biz takibi devam ettiriyoruz. Biliyorsunuz ki I. Dünya Savaşı’nda hem İngiltere’ye hem Fransa’ya hem Rusya’ya ittifak talebinde bulunduk, olmadı Almanlarla ittifak yaptık. Bugün hala I. Dünya Savaşı’ndan beri gelen bir takıntımız var. Hâlbuki I. Dünya Savaşı’nda da onlar kendi menfaatlerini düşünerek hareket ettiler. Bize hayranlıklarından dolayı yapmadılar bunu, ama biz onlara karşı bir sempati duyuyoruz. Oysa onlar için esas olan, ki bunu AB ilişkilerinde de görüyoruz, kendi çıkarlarıdır, kendi menfaatleridir fakat bizim Fransa’dan kopamama gibi bir durumumuz söz konusu.

 

3.Modernleşme düşüncesi Osmanlı aydınlarına nasıl yansımıştır?

Osmanlı aydınlarına nasıl yansıdığına bakarsanız dediğim gibi ilk başarısızlıklardan, ilk geri çekilmelerden sonra başlayan, Akhisarlı Hasan Kafi Efendi ile başlayan bir nizam-ı alem arayışı her zaman var. Öncelik kendi iç problemlerimizin nasıl düzeltileceği ekseninde bir arayıştır. Bu Koçi Bey Risalesi, Koca Sekbanbaşı Risalesi gibi önerilerle bir yere kadar gidiyor. Baktığınız zaman sadece aydınımız değil aynı zamanda devlet ricali de o arayış içerisindedir. III. Selim dönemin 20 civarında önemli bürokratından sıkıntılardan nasıl kurtuluruz, çağı nasıl yakalarız noktasında görüşlerini beyan edecek raporlar istemiştir. Bunlar daha sonra Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlandı. Bunlar incelendiğinde bir kısım aydınımızın Batının şeklini ön plana çıkardığını, özünü çok fazla yakalamadığını eleştiren tespitler görüyoruz. Bütününe bakarsanız aslında Cumhuriyete kadar olan dönem için hem teknolojik gelişmeyi hem Batıdaki yaşam biçimini önemseyen, bunları alarak, şekli ön plana çıkararak bir manada modernleşebileceğimizi düşünen, savunan aydınlarımız var. Ancak Atatürk neslini etkileyen kadroya bakarsanız ağırlığı vatandaşın aydınlanmasını sağlama noktasına teksif etmişlerdir. Çünkü Batıdaki özellikle Fransız İhtilali sonrası adeta resmileşen hâkimiyet hakkının umuma ait olduğu düşüncesi üzerinden hem idari hem siyasi bir modernleşme süreci söz konusudur. Klasik dönem aydınlarımız ya da Cumhuriyet öncesi aydınlarımıza bakarsanız mevcut yapıyı devam ettirerek yani padişahlığı, saltanatı muhafaza ederek bir modernleşme söz konusudur. Ancak bunun bir istisnası vardır. Bu da Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in kendisidir. Etrafındaki pek çok isimler modernleşme arayışı içinde reform ihtiyacının farkındadırlar. Ancak bunun toplum tarafından kabulünü sağlamak adına hilafet ve saltanatla yani mevcut klasik yapıyla devam etmesini öngörürler. Artık eski yapılarla bir noktaya varılamayacağını, hem zihniyet anlamında hem siyasi hem idari hem de kültürel manada bir silkinişle bu sürecin götürülebileceğini ifade eden yegane adam Mustafa Kemal’dir. Yani aileyi, hanedanı değil milletin egemenliğini öne çıkaracak bir idari değişiklik tespitini, kararını ya da idealini ve cumhuriyet fikrini öne koyan isimdir Mustafa Kemal. Bu yönüyle o dönemde tektir. Reform konusunda herkes hemfikirdir ama kalıcılığını sağlamak adına eskiden artık kurtulmak gerektiği tespitini yapan ve bunu hayata geçiren isim Mustafa Kemal’dir. Bu noktadan dolayı da yola beraber çıktığı pek çok arkadaşıyla daha sonra, Cumhuriyetin hemen başında yollarını ayırmıştır. Altını çizmek gerekirse memleketin, siyasi sistemin, toplumun yenileşmesi, modernleşmesi, bunun için herkesin elinden geleni yapması konusunda herkes hemfikirdir. Bütün aydınlarımız için geçerli bu. Yani Batıcısı, İslamcısı, Türkçüsü hepsinde var. Ama bunu bir sistem değişikliği ile gerçekleştirmek ya da taçlandırmak noktasında Mustafa Kemal’in diğerlerinden ayrıldığını söylemek gerekiyor. En fazla etkilendiği kaynak olarak bakarsanız bize İngiliz, Fransız parlamenter sisteminden bir karma yapan Namık Kemal’de bile hanedan ile devam etme fikri vardır. Yani bu milletin modernleşmesi, gelişmesi için tek ümidinin Hanedan-ı Âli Osman olduğunu ifade eder, bunu değiştirmeye gerek yok der. Bunun sebebini yeni hanedanın kendi düzenini kurana kadar yine vatandaşın sırtından geçineceği şeklinde açıklayarak ekstra bir değişikliğe gerek olmadığını söyler. Yani eski yapıyı değiştirme fikri Atatürk’e kadar yok, zaten Atatürk’ün Milli Mücadele’yi gerçekleştirirken beraber yürüdüğü kadro ile yollarını ayırması da bu noktadandır. Cumhuriyetin ilanına kadar olan süreçte hep bir arada olan kadronun sonrasında atomize olduğunu, dağıldığını görüyoruz. Yeni aşamada da hedef muasır medeniyettir, modernleşmektir, çağdaşlaşmaktır, bir noktada zihniyet değişimini sağlamaktır. Cumhuriyet döneminde II. Mahmut dönemi reformları şekil eksenli olduğu için eleştirilir. Kılık ve kıyafet vs. ile uğraşmıştır diye. Ama sakin bir şekilde bakarsanız kendisine kadar yapılamayan hem şekil hem idari manada pek çok şeyi II. Mahmut gerçekleştirmiştir. İronik bir şeydir ama Cumhuriyet döneminde Atatürk bütün o eleştirilere mukabil 1925’te Şapka İnkılabı gibi bir uygulamayı gerçekleştirmiştir. Toplum algısının tersine bu iş küçük birtakım değişiklerle olmaz. Bu toplum artık her şeyiyle değişmelidir. Dış görünüşüyle, zihniyetiyle, idari yapısıyla, yaşantısıyla, devlete bakış açısıyla, dine bakışıyla artık klasik yapıdan çıkmalıdır. Bunun da kendine göre birtakım yolları, yöntemleri var. Bu manada dediğim gibi dini anlayış ya da dine bakış noktasında da değişimin altı bu süreçte çizilmiştir. Klasik olarak bu dönemde Kuran-ı Kerim’i vatandaşların dinin temel belgesi olarak algılaması açısından baktığınız zaman toplumun belli bir hoca kesimine bağımlı olduğunu görürsünüz. Çünkü bütün çabalara rağmen okuma-yazma oranı son derece düşüktür. Kuran-ı Kerim Türkçe olmadığından Arapça bilen, kullanan vatandaşlar ne diyorsa onlara tâbi olmak zorunda kalan bir toplum söz konusu. Geleneklerini belli bir süre sonra din buyruğuymuş gibi algılayan bir toplum söz konusu. Bu noktada hem kendi dilinde okumak, öğrenmek ve Allah doğrudan ne buyuruyorsa insanlara bunun ana kaynağını kullanarak toplumu sürece daha rasyonel, daha gerçekçi bakmak açısından biraz iteklediğini, öne doğru ittiğini söylemek mümkün. Modernleşme noktasında Atatürk 3 Mart 1923’te Konya’da Türk Ocağı’nda gençlere yaptığı bir konuşmada hem aydınların hem de vatandaşın yürüyüşünün modernleşmeye doğru tacil edilmesi gerektiğini söyler. Çünkü klasik bir toplum olarak değişim bu coğrafyada çok yavaş. Batı dünyasıyla 16. asırdan itibaren açılan ara, kendi halinde bir yürüyüş ile kapanamayacağı için devlet eliyle, kanunlarla süreci hızlandırmak arayışı vardır. Klasik manada her şeyi dine ya da dini anlayışımıza bağlayan toplumda bu ciddi manada bir tepki oluşturmuştur. Belki bugün o modernleşme çabalarının hedefi tutturamaması eleştirileri yapılıyorsa onun da arkasında bu olay vardır diye düşünüyorum ben. Bizim vatandaşımız zorla bir yere kanalize olmaktan çok hoşnut olmaz. Ancak süreci yönetenler açısından da kendi halinde bırakma bir netice vermeyecektir. Atatürk bu konuda der ki “Halkımız, milletimiz bizim bildiğimiz hakikatleri öğrendiğinde yaptığımız hareketleri canı gönülden destekleyecektir.”

4.Osmanlı aydınlarının düşünce dünyalarında cumhuriyetçilik, sekülerizm, halkçılık kavramı ne şekilde yer alıyordu?

Osmanlı aydınlarının ya da idarecilerinin Fransa hayranlığı ya da Fransa’yı takibi aydınlar açısından pek değişmiyor. İhtilalin ortaya çıkardığı fikirlerin Osmanlı’ya etkisinin belki toplumun o çok dilli, dinli, renkli toplumun atomize olmasını, dağılması tehdidini beraberinde getirdiğini görüyorlar. Ancak insan olarak yaratılmış olmak dolayısıyla sahip olduğumuz temel haklar yüzünden hâkimiyet hakkının, milli egemenlik düşüncesinin halka ait olduğu da inkâr etmiyorlar. Cumhuriyeti kuran kadro olarak baktığımız zaman en fazla etkilendikleri isim Namık Kemal’dir. O da aynı şekilde hâkimiyet hakkı umumundur diyorsanız, bu cumhuriyettir diyor. Fransa’nın o ihtilalinden sonra ortaya çıkan ana fikir itibariyle bu bir cumhuriyettir fakat bizi batıracağı da ayrı bir meseledir diyor. Yani uygulandığında toplumun farklı unsurlara bölüneceğini belirtiyor. Kendi açısından haklı çünkü yerli nüfusa bakarsanız Müslümanların her şeyi devletten bekleme kolaycılığına mukabil böyle bir dağılma ihtimali söz konusu olduğunu düşünüyor, bu yüzden de Namık Kemal’in geleceğe dönük bütün ümitlerini Osmanlı hanedanına bağladığını görürsünüz. Ali Suavi de Osmanlılar içerisinde önemli bir isim. O da cumhuriyet, demokrasi, halkçılık kavramlarını değerlendirir ve bilhassa benim dikkatimi çeken bir demokrasi tanımı yapar. “Demokrasi Allah adamlarının rejimidir” der Ali Suavi. İslam’ın temelinde biliyorsunuz kul hakkı söz konusudur. Yani karşınızdakinin hak ve hürriyetine, özgürlüğüne müdahil olmama ya da onun sınırını geçmeme halidir. Bu şekilde bir vatandaş bilincine sahip insanların ancak demokratik bir idare kurabileceğini, böyle bir idarede yaşayabileceğini ima eder. Ziya Paşa’ya bakarsanız bir eşitlik ekseninde cumhuriyeti değerlendirir. Yani kralı, hizmetçisi vesairesi yoktur, bütün millet kendi idaresinde eşittir der. Sonraki aşamada Jön Türkler olarak nitelediğimiz İttihat Terakki’yi kurup devleti yeniden meşrutiyete sevk eden aydınlara baktığınız zaman da onlarda da benzer yaklaşımlar görüyoruz. Yani halkı devlet hayatının her safhasında öne çıkarma yaklaşımı vardır. Bunu halkçılıktan daha ziyade milli egemenlik kavramı çerçevesinde değerlendirebiliriz. Ancak temel bir sıkıntı vardır ki bu bilgi sahibi olması gerektiğini düşündüğümüz vatandaşın bu konuda pek fazla bilgi ve birikiminin olmamasıdır. Osmanlı toplumuna özellikle Müslüman kesime bakarsanız insanlar asker, memur ya da çiftçidir. Onun dışındaki alanları tamamen gayrimüslim vatandaşlara bırakmıştır. O yüzden Jön Türkler vatandaşın eğitilmesi; halkçılığın, halk hakimiyetinin, devletin gerçek sahibinin ne demek olduğunu, vatandaşlara öğretilmesini isterler. Ancak böylece ılımlı bir meşrutiyetin sonrasında cumhuriyetin gelebileceğini ifade ederler. II. Abdülhamid döneminde yurtdışına kaçtıklarında çıkardıkları dergilerinde de bir memlekette uygulanabilecek yönetimin doğrudan halkın durumu ile alakalı olduğunu tespit ve ilan ederler. Yani vatandaş ne kadar eğitimli, bilgili ise yönetim ona göre olacaktır. Cahil bir toplum ise katı mutlakiyetle yönetilir. Biraz daha eğitimli ise ılımlı mutlakiyet arkasından meşrutiyet gibi…-adım adım o safhaları yaşadık-Toplumun yarıdan fazlası -büyük bir çoğunluğu- ne yaptığının bilincinde olursa cumhuriyet rejiminin, demokrasi ortamının gelebileceğini tespit ediyorlar. Bu manada baktığınızda Atatürk’e kadar gelen çizgide cumhuriyet ve halkçılık birbiri yerine kullanılan tabirlerdir. Milli Mücadele sırasında da bu çok net ortadadır. “Bizim hükümetimiz idareyi halka verme esasına dayanır. Lisanımızda halk hükümetidir ama hakimiyeti millete vermiş olmak, millet egemenliğinde cumhuriyettir.” der Mustafa Kemal Paşa. Yani temel algısı belki de demokrasi değil o aşamada. Çünkü yıkılmış bir imparatorluktan bir devlet ortaya çıkarma çabasındadır. Demokrasi bu durumun daha ileri aşamasıdır.1930’larda Mustafa Kemal Paşa demokrasiyi her gün yükselen bir denize benzetmiştir. Öncelik milletin egemen olduğu bir cumhuriyet idaresiydi. Bu önemli bir kazanımdır. En azından millet henüz bilincinde olmasa da zaman içinde ortaya çıkarılacak bu eseri muhafaza etmek arayışı vardır. Sonrasında çok partili siyasi hayat ve demokratik ortam geliştirmek arayışı söz konusudur. Halkçılık açısından bakarsanız biz daha ziyade Rusya’daki Narodnik akımdan, bize daha yakın olması açısından da Bulgaristan’daki örneklerden etkilenmişizdir. Ömer Seyfettin başta olmak üzere, Genç Kalemler etrafında toplanan yazarlarda bunu görürüz. Yine Türk Ocağı çerçevesinde ‘Halka Doğru’ hareketi başlatılır. Yani bu memlekette bir şey olacaksa aydının, halkla bütünleşmesi gerektiği kanaati orada da yaygındır. Fiilen Halka Doğru adlı bir gazete çıkarırlar. Dönemin tüm önde gelen kalem sahiplerinin de orada yazdığını ve bu bilinci vatandaşa ulaştırmak çabası gösterdiklerini görüyoruz. Çok başarılılar mı derseniz; Jön Türkler’ in düşüncelerini halka aktarma ve desteğini almada çok da başarılı olmadığını görüyoruz. Yani hükümet baskısına karşı halk mücadelesi edenler bir müddet sonra yurtdışına kaçmıştır. Yurtdışında yaşayarak bu türlü faaliyetleri yürütmek çok da kolay değildir. Ancak bütün bu çabalara rağmen toplumun onlara sahip çıkmadığı düşüncesi ile aşağı yukarı 1903-1905’li yıllarda birbirlerine yazdıkları mektuplara baktığımızda “miskinliğin bu kadarına, ilgisizliğin bu kadarına lanet olsun. Biz o kadar uğraşıyoruz, eşimizden, sevgilimizden, ailemizden uzakta yarı aç yarı tok bir şekilde halkı aydınlatmak için çabalıyoruz ama millette hiçbir yansıması yok” diyerek serzenişte bulunmuşlardı. Tabii burada şöyle bir şey var, vatandaş ilgisiz mi derseniz eğer, vatandaşın birinci önceliği -Anadolu’ya bakarsanız- hayatını idame ettirmektir. Sultan Abdülhamid döneminde çoğu zaman senede 2 maaş ödendiğini hatırlamak gerekir. Dolayısıyla öncelik hayatı devam ettirmektir. Fikir tartışması belli bir refah seviyesinden sonra mümkün olacaktır, o yüzden halkın da yaklaşımını çok yadırgamamak lazımdır. Bizim aydınımız biz elimizden geleni yaptık diyerek zaman zaman vatandaşa küsüyor köşesine çekiliyor. Bu durum sadece Osmanlı zamanında değil, Cumhuriyet döneminde de böyle olmuştur. Türkiye’de toplumun temel meşruiyet kaynağını yakalamak ve buradan hareket etmek hususunda bir hassasiyetin yeterince gösterilmediğini 21. asra kadar söylemek mümkün, bu son dönemde kullanılan bir kanal, o kanalı kullanarak da ciddi manada siyasi istikrarın sağlandığını söylemek mümkün görünüyor.

 

5.II. Abdülhamid’in muhafazakâr bir padişah olduğu bilinmektedir. II. Abdülhamid’in modernleşme sürecine nasıl bir katkısı olmuştur?

II. Abdülhamid yakın dönem Türk siyasetinin belki de en talihsiz adamıdır. Çünkü ne kendi döneminde ne de sonrasında anlaşılmamıştır. Osmanlı Devleti’nde ki son güçlü padişah olduğundan da, Cumhuriyet rejimini yerleştirmek için yapılan bütün propagandalarda hedef tahtasına da II. Abdülhamid oturtulmuştur. Hâlbuki bakacak olursanız –bu bir abartı veya tarafgirlik değildir. Bunu belirtmeliyim-Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroların yetiştiği okulların pek çoğu o döneminde kurulan okullardır. En azından modernize edilen okullardır. Modernleşmenin en önemli ivme kaynağı olarak bizde eğitim görülmüştür. II. Mahmut’tan bu yana da eğitimi toplumun temeline yayma çabası söz konusudur. Ancak bu çabaları zirveye taşıyan isim II. Abdülhamid’dir. II. Mahmut döneminde ortaokullara ağırlık verilmişken, II. Abdülhamid döneminde idadiler-liseler- ön plandadır. Anadolu’nun bütün büyük yerleşim merkezlerinde birer idadinin, İstanbul’da da 7-8 idadinin faaliyet gösterdiği bir dönemdir II. Abdülhamid dönemi. Sadece tek bir okul tarzı da benimsenmemiştir. Darülfünun Abdülhamid döneminin devamlılığı açısından önemli bir eserdir. Toplumun her kesimine dönük mekteplerin açılması söz konusudur. II. Abdülhamid bu manada son derecede modernisttir. Eğitim açısında öyle, kültür-sanat açısından da öyledir. Bizim muhafazakâr tarafların, cumhuriyeti ve Atatürk’ü eleştirdiği Batı tarzı müzik konusu da II. Mahmut’tan bu yana var olan bir müzik kültürüdür. II. Abdülhamid’de zirveye çıkmıştır. II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda Avrupa’dan gelen opera, bale ve tiyatro kumpanyalarının ilk temsilleri verdiğini biliyoruz. Hanedan bu manada özellikle II. Abdülhamid’in bu fikre son derece olumlu bir şekilde yaklaştığını, Batı’da teknolojik gelişmeler olduğunda da bunu ülkeye aktarmakta çekinmediğini biliyoruz. Teknoloji açısından bakarsanız telgraf, saat kuleleri-tahta çıkışının 25. Yıl dönümünde ülkenin bütün şehirlerine saat kulesi yaptırmıştır. Zaman kavramı son derece önemlidir. Eski, klasik zihniyette zamanın pekte bir ehemmiyeti yoktur. Asla biz şu saatte şu dakikada şurada buluşacağız demeyiz klasik zihniyette-. Bunun dışında sağlık alanında Avrupa’da ki yenilikleri takip eden bir padişahtır II. Abdülhamid. Çocuklara dönük faaliyetler aynı şekilde takip edilmiştir. Pasteur’ün faaliyetlerine destek vermiştir. Boğazdan tüp geçit yapılması hususundaki ilk proje ona götürülmüştür. Böyle bir projeye destek verebileceği düşünüldüğü için. Demiryolları aynı şekilde. Hakikaten mali bakımdan iflas etmiş bir imparatorlukta bütün bunları başarabilmesi son derece önemlidir. Cumhuriyet döneminde Atatürk Orman Çiftliği örneğini verirsem, Abdülhamid’in yaptığını daha rahat anlamak mümkündür. Tarım alanında millete örnek olabilmek adına örnek çiftlikler oluşturmuştur memleketin birçok yerinde. Eskişehir’de, Halep’te, Adana’da, Diyarbakır’da, Malatya’da ve pek çok yerde modern teknoloji ile tarım ve hayvancılığın yapılması için veterinerlik ve ziraat konusunda okullar ve kütüphaneler açmıştır. Beyazıt Derleme Kütüphanesi’dir ve Abdülhamid dönemi eseridir. Yani toplumun aydınlanması konusunda son derece ileri görüşlü, modern bir yaklaşım vardır ama bizlerde bir şey genelde unutuluyor. II. Abdülhamid’de bir insandır, onun da tahttan indirilirse canına kastedilmek endişesi vardır. Bu manada bunu çağrıştıracak yazıların basında yer almasını engelleyecek bir basın sansürü yapılmıştır. Kendisine sunulan her türlü yenilik fikrine de balıklama atlamamıştır. Jön Türklerin bir kısmı önce padişaha reform fikirlerini sunan ve kabul edilmediklerini gördükleri zaman bunu dışarıdan baskı ile yapmaya çalışan adamlardır. Ahmet Rıza Bey gibi. Ama o dönemin ortamı ve zihniyeti içinde baktığımızda II. Abdülhamid’in özellikle eğitim açısından çok temel bir zemin oluşturduğunu insan sahibi kimse inkâr edemez. İnsafımız yoktur bizim toplum olarak. Severken de söverken de bu böyle olur. 1990’a kadar insafsızca kötü eleştiriler yaptık sövüyoruz, gene insafımız yok. Abdülhamid’i olmadığı bir şekilde bir politik deha -tabii ki çok önemli bir politik deha- gibi lanse etme gibi bir amacımız var. Bizim insanımız görmek istediği gibi görüyor. Eleştirel bakmıyor maalesef ki. Bu yüzden bu tür faaliyetlerin çok dikkatli yapılması gerektiğini düşünürüm.

 

6.Modernleşme sürecinde halkın aydına, aydının halka bakış açısı nasıl olmuştur?

Aydın, halkın bu hakkını kavramsal olarak kabul eder. Yani hâkimiyet hakkı umumundur Namık Kemal’den bu tarafa bakarsak. Hatta daha geriye gideyim. Mehmet Sadık Rıfat Paşa’nın Tanzimat Dönemi’nde söylediği bir temel yaklaşım vardır. Diyor ki devletler halka hizmet için kurulan müesseselerdir yani her şeyin temeli halktır ama halka yönetim hakkını verme noktasında bir endişe vardır. Halkın bu gücü kullanacak olgunlukta olmadığına siyasilerimiz ve aydınlarımız inanıyorlardı. Bu hakkı kullanacak olgunluğa gelene kadar aydın kendi vesayetinde vatandaşın eğitilmesi gerektiğini söylüyordu. Politikacılarda aynı şekilde mesela Mehmet Ali Emin Paşa kudretli bir vezirdir. Vefat edince Sultan Aziz ilk defa padişah olduğumu hissettim demiştir. O derecede kuvvetli bir kişidir -Bizde yönetimi halka vermek 3 5 yaşındaki bir çocuğun eline dolu bir silah vermek gibidir-. Eğitim noktasına bakarsan, toplum hayatında halka biçilen role bakarsanız bir nebze de olsa haklılar. Ama iradesini kullanacak noktaya gelene kadar beklerseniz, ya halk kendisi alacaktır-Atatürk’ün saltanatın kaldırılması gününde söylediği bir şey vardır. ’’Halk bizzat harekete geçerek iradesini eline aldı. Bu bir emri vakidir. Saltanatı kaldıracaksınız yoksa bazı kafalar kesilebilir’’ diyor. Tehdit ediyor baktığımızda. Bu bir emri vakidir.- Osmanlı düşüncesinde aydın, vatandaşı eğitelim diyor, haklarını öğretelim çünkü cahil hiçbir şey bilmiyor. Ancak bunlar olana kadar onun adına iradeyi kim kullanacak? Vasisi kullanacak. Sürece dahil olan aydın ise, aydın vesayeti söz konusudur. Bürokrat ise bürokrat vesayeti, asker ise asker vesayeti söz konusudur. Bunların her birini dönem dönem Türkiye yaşamıştır. Halka bakarsanız, uzun süren savaşlar, isyanlar, mali sıkıntılar -ki 17. asırda Anadolu’daki karışıklıklardan sonra iktisadi manada klasik dönemin rahatlığı bir daha yaşanamamıştır- vatandaş kendi hayatını idame ettirme durumundadır. Alışkanlıklarını din haline getirmiş ve o şekilde yaşayıp gitmektedir. Devlet bu hususta çok önemlidir. Dini telkinler sonucunda devlet şeriat ile bir tutulmuştur vatandaşın nazarında. Bu Osmanlı’ya has bir durum da değildir. Cumhuriyet döneminde de belli bir noktaya kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. Şeriat sınırlarında kalmak için toplumsal bakış açısı ile ulu’l emre itaat etmek gerekiyordu. Sizden olana, olmayana diye bir ayrım söz konusu değildir. Klasik manada aydınımız ve politikacımız içinde zaten böyle bir kutsiyet vardır. Fert değil devlet esastır. Çünkü devleti yaşatırsanız halka dinini, kültürünü vs. yaşattırmanız mümkün olacaktır. Türk düşüncesinde, İslam öncesinden bu yana devlet ebed müddettir. Din konusunda ana faktör olarak da çok bilinçli tahkiki bir uygulama var mı derseniz olmadığı aşikârdır. Bütün bunların temelinde Hicri 1000 yıllarında eleştirel aklın iptal edilmesi yatar. Yani içtihat kapısı kapanmıştır demiyor. Neden? Çünkü devlet artık zirvededir, imparatorluk haline gelmiştir, bu ölçüyü muhafaza edebilmek adına mevcudu kutsamak söz konusudur. Dolayısıyla da o yıllardan bu yana akıl değil nakil ön plana çıkmıştır. Aynı dönemde Avrupa’da aklın ön plana çıktığı bir aydınlanma sürecinin başladığını görürsünüz -18. asırda zirveye çıkacaktır- dolayısıyla da toplum hayatını oluşturan temel parametreler de yönlendirilmeye açıktır. Bugün de bu kanal üzerinden destek almak ve yönetmek de mümkündür. Damar budur. Gökalp de Milli Mücadele’nin sonucunda Atatürk’e yazdığı dilekçede “bu halkın tılsımını sen buldun, aman bırakma, eğit, halkı halkçılığa alıştır’’ demiştir. Halkı halkçılığa alıştırmaktan bahseder. Yani iradesini kullandırmaya alıştır demek istemiştir. Sürü gibi yönlendirilen kalabalık olmaktan bilinçli vatandaş olmayı sağlamak; bu cumhuriyetin temel hedefidir. Haklarının farkında, sorumluluklarının bilincinde vatandaş yetiştirmektir. Hedef o şekilde başlamış ama bu damar belli bir süreden sonra yeniden ön plana çıktığında dengelerin çok farklı istikamete savrulması da kaçınılmaz olmuştur.

 

7.Günümüz toplumunda modernleşme ve modernleşmeye ait kavramlarının ne derece yerleştiğini düşünüyorsunuz?

Söylemlerimizde bunun yerleştiğini söylemek mümkün ama içselleştirmek konusunda tabiri caizse daha yiyeceğimiz çok fırın ekmek vardır diye düşünüyorum. Biz işin edebiyatını yapma konusunda çok daha maharetliyiz. Sahaya inmek ve topluma yaymak hususunda çok başarılı olduğumuz söylenemez ki bu nokta bizim aydınlarımızın söyleminde de çokça yer alan bir durumdur. Cumhuriyeti kuran kadroları en fazla etkileyen isimlerden biri olarak Gökalp ‘’3, 5 aydının mevzuyu kabul etmesi değil halka yaymak gerekir’’ der. Cumhuriyet Döneminde Halk Evleri kurulmuştur. Amaç köylünün kasabalının ayağına gitmek ve derdine merhem olmaktır. 1932’de kuruldu, 1940’lara gelindiğinde artık köylere gitmek,  vatandaşın ayağına gitmek değil de, vatandaş merkezin ayağına gelsin demeye dönüştü. Çok iyi başlıyor ama çok çabuk dejenere ediyoruz. Söylemimizde evet yerleşmiş vaziyette ama hayata geçirme konusunda ciddi sıkıntılar vardır. Başından itibaren en muhafazakâr aydınımıza kadar bütün aydınlar modern teknolojiyi alalım ama kültürümüzü muhafaza edelim. Sadece bu modernleşme hamleleri ile çağdaş olacağız düşüncesini benimsemişti. Peki, modern teknolojinin nesini aldık? Sadece ürününü alıyoruz ve bir teknoloji çöplüğü durumuna gelmek durumundayız. Üretmiyor sadece tüketim yapıyoruz. Kavramları da tüketiyoruz, ürünleri de. Bu açıdan yapılacak daha çok iş olduğu kanaatindeyim.

Hazırlayanlar:
Eyüp ÇETİN
Melike DURMUŞ

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s