Dr. Mehmet PERİNÇEK ile “Rusya – Türkiye Dış İlişkileri” Üzerine Söyleşi

IMG_6215.JPG

1.Ekim Devrimi sonrası Rusya neden Türkiye’ye Kurtuluş Savaşı’nda yardımda bulundu? Bu Rusya için yeni bir müttefik arayışı mıydı? Yoksa Türkiye’yi birliğe katılacak potansiyel bir devlet olarak mı görüyorlardı?

Şimdi tabi Türk-Sovyet ilişkilerini yani Ekim Devrimi sonrası bizim de İstiklal Savaşı dönemizdeki Türk-Sovyet ilişkilerini değerlendirirken ilk başta Çanakkale Savaşı, Ekim Devrimi ve Kurtuluş Savaşı arasındaki denklemi iyi görmek lazım. Türkiye’nin Çanakkale’de direnmesi Türk ordusunun ve İtilaf devletlerinin İstanbul’u alamaması ve Karadeniz’e girememesi tabi İtilaf Devletleri’nin kendi müttefiklerine yardım edememesine yol açtı ve bu şekilde aslında Ekim Devrimi’nin de koşullarından birini yaratmış oldu. Kısacası Çanakkale Savaşı, Ekim Devrimi’ne yol açarken; Ekim Devrimi de Türkiye’nin İstiklal Savaşı’nın başarıya ulaşmasının uluslararası koşullarını yaratmış oldu. Yani bu denklem aslında Türk-Sovyet ilişkilerini anlamak açısından oldukça önem taşıyor. Tabi Ekim Devrimi’nden sonra Türkiye’de de İstiklal Savaşı döneminde iki ülke de fiili olarak emperyalist blokla savaşıyordu. Rusya’da da(Sovyet Rusya’da da) işgal söz konusuydu. Emperyalist kuvvetlerin desteklediği kuvvetler yine Rusya içerisinde devrime karşı mücadele ediyordu. Ve aynı şey Türkiye açısından da geçerliydi. Türkiye de Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist işgal altında bulunuyordu. Dolayısıyla iki ülkenin arasında doğal bir ittifak söz konusu oldu. Yani iki ülke de emperyalistlere karşı mücadele ettikleri için iki ülkenin yan yana gelmesi emperyalistlerin bölgedeki planlarını ortadan kaldırmak açısından çok daha iyi şartlar sunuyordu. Dolayısıyla Türkiye ile Sovyet Rusya arasında doğal bir ittifakın olduğunu söyleyebiliriz. Çıkarlarının tamamen üst üste örtüştüğünü ifade edebiliriz. Burada Sovyet Rusya’nın Türkiye bakışını da- yani sizin sorunuzun en son bölümünü- değerlendirecek olursak Sovyet Rusya ve SSCB, Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak her zaman değerlendirdiler ve onu Sovyetler Birliği içerisindeki bir kuvvet olarak, onun içerisine katılabilecek bir kuvvet olarak görmediler. Hatta bırakalım Sovyetler Birliği içerisine katılacak bir devlet olmayı, Türkiye’de sosyalizmin de mümkün olmadığını, sosyalizmin o dönemde kurulamayacağını Sovyet yetkilileri/önderleri net bir şekilde görüyorlardı. Hatta bununla ilgili Atatürk ile yapılan görüşmelerde veya kendi yazdıkları raporlarda buradaki elçinin-Sovyet Elçisinin- Moskova’ya gönderdiği raporlarda vesaire Türkiye’nin daha kendi sanayisini kuramadığı, efendim önünde daha aydınlanmayla ilgili çok daha önemli problemler olduğu, işçi sınıfının olmadığı; Dolayısıyla sosyalizmin Türkiye’nin gündeminde kesinlikle olmadığını Sovyet yetkilileri de net bir şekilde tespit etmişlerdi. Yani Sovyetler Birliği içerisinde bir cumhuriyet olarak görmemenin ötesinde bir sosyalist bir Türkiye de planlamıyorlardı. Onlar açısından en önemlisi Türkiye’nin bağımsızlığını kazanması ve bu şekilde de Sovyet Rusya’nın da kendi güney sınırını da garantiye almasıydı. Çünkü eğer orada bir Ermenistan kurulacak olsa, bir Kürdistan kurulacak olsa veya Türkiye İngilizlerin tamamen himayesinde vesaire olsa İngilizler Ruslara komşu olacaklardı. Bu da ciddi bir tehlikeydi. Diğer taraftan boğazlar-bu da çok önemli- boğazların emperyalist devletlerin elinde olması, Karadeniz’in güvenliği aynı şekilde Sovyet Rusya’nın güvenliği açısından büyük bir tehdit oluşturacaktı. Bu bakımdan orada bağımsız bir Türkiye’nin bulunması Sovyet Rusya’nın yaşaması açısından, devrimi yaşaması açısından kaçınılmazdı. Bu bakımdan onlar bağımsız bir Türkiye kurulmasını desteklediler.

2.İnönü-Stalin ikili görüşmesi Türkiye’nin iç ve dış politikasını nasıl etkiledi?

İnönü ve Stalin 1932 Nisan’ında görüşüyorlar. Türkiye’den İsmet İnönü başkanlığında büyük bir heyet Rusya’ya gidiyor. Orada tabi çok uzun kalıyorlar. Moskova, Leningrad, Odessa vesaire birçok yeri de geziyorlar. Fakat bu görüşmenin yani İsmet Paşa’nın Moskova ziyaretinin en can alıcı noktası Türkiye’nin 5 Yıllık Kalkınma Planı’nı geliştirmesi. Türkiye çünkü artık ekonomik buhranla, 20’lerin sonundaki ekonomik buhranla birlikte kendisinin de liberal ekonomiden sonuç alamamasıyla birlikte devletçiliği benimsedi 1930’ların başında. Tabi şunu da burada ifade etmek lazım altı oktan bir tanesidir devletçilik. Bu ilke de tabi Türk Devrimi-Kemalist Devrim özünde bir burjuva demokratik bir devrim olmakla birlikte Fransız Devrimi’nden beslenmekle birlikte ondan fazlası vardır. Yani Fransız Devrimi’nden tipik milli demokratik devrimlerden daha fazla özelliğe sahiptir. Orada Ekim Devrimi’nden etkilenme de söz konusudur. Devletçilik de bunlardan bir tanesidir. Çünkü normalde burjuva demokratik devrimlerde tamamen liberalizm hakimken Fransız Devrimi’nde vesaire, emperyalizm çağındaki burjuva demokratik devrimleri mecburen kamucu özellikler taşımak zorunda kalmaktadır ki emperyalist tahakküme karşı direnebilsin. Bu bakımdan Türkiye’nin, Türk Devrimi’nin Ekim Devrimi’nden de etkilendiğini devletçiliğin o konuda aslında bunun bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz. İşte İsmet Paşa’nın Moskova ziyaretindeki en önemli nokta da Türkiye’nin 5 Yıllık Kalkınma Planlarını oluşturmak, bunlarla ilgili kredi sağlamak amacını taşımaktadır. Stalin ile yapılan görüşmede -ben onun zabıtlarını da Sovyetler Birliği ile Görüşme kitabımda yayınladım- kritik olan o görüşmeden sonra 8 milyon altın ruble olması lazım Türkiye’ye kredi verdi Sovyetler Birliği ve bunu da karşı ödemeksizin-yani mal karşılığı olmak üzere-yani seneler sonra onları o parayla kurulan fabrikalardaki ürünlerin Sovyetlere satılması karşılığında neredeyse hibe gibi çok ciddi miktarda kredi vermiş oldu Türkiye’ye. Türkiye’de  Sümerbank vesaire kuruluşu aldığı bu krediye dayanmaktadır. Diğer taraftan tabi 5 Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlanmasında Sovyet yetkililer de önemli rol oynamışlardır. Yine bunlar Moskova ziyareti sırasında görüşülmüş ve planlanmıştır. Sümerbank hem Nazilli hem de Kayseri’deki Sümerbank fabrikalarının yapımında Sovyet mühendisleri rol oynamışlardır. Türkiye’deki mühendisler/kalifiye elemanlar o dönemde gelip Sovyetler Birliği’nde eğitim görmüşlerdir. Bütün bunlar söylediğimiz gibi İsmet Paşa’nın Moskova ziyareti sırasında Stalin ile yaptığı görüşmelerde kararlaştırılmıştır. Bu bakımdan bence İsmet Paşa’nın Moskova ziyaretinin en can alıcı noktası bu. Yani Türkiye’de devletçiliğin hızlı bir şekilde uygulanması.

3.Türkiye 2.Dünya Savaşı’nda, dibinde SSCB gibi güçlü bir müttefik devleti olmasına rağmen nasıl tarafsız kalmayı başardı?

E Türkiye’nin tabi o dönemde savaşa girmesi çok ciddi bir yıkımı da beraberinde getirebilecekti. O dönemde iyi bir denge politikası uygulayarak- yani aslında her iki tarafı iyi bir şekilde idare ederek- Türkiye tarafsız kaldı. Ama Türkiye’yi sadece Sovyetler değil çok farklı ülkeler de müttefik olmaya zorladılar. Almanlar da zorladılar, İngilizler, Fransızlar vesaire . Fakat Türkiye bunların arasındaki dengeyi gözeterek savaşı da belki de en kazasız belasız atlatan ülkelerden biri oldu.

4. 2.Dünya Savaşı sonrası Rusya-Türkiye ilişkileri nasıl gelişti?

Yani 2.Dünya Savaşı sonrası Türk-Rus ilişkileri aslında şunu ifade etmek lazım, yani Osmanlı ve Çarlık Rusya dönemine baktığımızda şunu net bir şekilde görüyoruz. Ne zaman iki ülke ittifak yapsalar, birlikte hareket etseler kendi milli çıkarlarını çok daha rahat bir şekilde gerçekleştirebiliyorlar ve bölgede huzur, barış ve refah ortamını yaratabiliyorlar. Ama iki ülke ne zaman birbiri ile savaşsa bu her zaman Batının çıkarlarına yarıyor ve hem iki ülkeyi birbiri ile tokuşturarak zayıf düşürüyor ve dolayısıyla batı bölgedeki planlarını daha rahat gerçekleştirebiliyor. Diğer taraftan da bu iki ülke arasındaki potansiyel müttefikliği de engelleyerek karşısında bölgede ciddi bir güç olmasını Batı engellemiş oluyor. Dolayısıyla tarihte-sadece son yüzyılda da vesaire değil-  300-400 seneye baktığımızda batı her zaman Türkiye ve Rusya’yı savaştırmak üzere bölgede bir strateji geliştirmiştir. İlginçtir Türkiye 1.Dünya Savaşı’nda Ruslarla Kafkasya’da savaştılar. Belki de 1.Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinden biridir. Dünya Savaşı biter; Kafkasya, Güney Kafkasya ne Ruslara ne de Osmanlıya/Türklere yar olur. Oraya İngilizler, Fransızlar yerleşir. Yani iki ülke savaştığı zaman bu hep batının çıkarlarına yaramaktadır. Bu denklemi İstiklal Savaşı döneminde Lenin ile Atatürk bozdular ve ittifak yaparak yine bölgeye huzur barış ve güven ortamı yarattılar. İki ülkenin de gelişmesi, kalkınmasında, devrimlerini yaşamasında bu çok önemli rol oynadı. Hatta daha doğrusu şöyle söyleyeyim 1938’de Atatürk ölüm döşeğinde iken yakın silah arkadaşlarına Sovyetlerle dostluğu vasiyet etti. Yani bunu Ali Fuat Cebesoylardan, Kılıç Alilere, İsmet Paşalara kadar hepsi ifade ediyor. Yani Atatürk’ü yaptıkları son ziyaretlerde artık ölüm döşeğinde hasta yatarken onlara söylediği “Hiçbir zaman Sovyetlerle dostluk çizgisinden ayrılmayacaksınız.” öğüdünü veriyor ve böyle bir miras bırakıyor. Fakat tabi 2.Dünya Savaşı ile birlikte ve sonrasında Türkiye yavaş yavaş bir kamp değiştirmeye başlıyor ve Batıya doğru bir kayma yaşanıyor. Burada tabi yine Türkiye’deki devrimin kireçlenmeye başlamasının da rolü var. Diğer taraftan batılı devletler de iki ülkenin arasını açmak için iki ülkeyi birbirine kışkırtmak üzere çeşitli tertiplerde bulunuyorlar ve 2.Dünya Savaşı ile birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler de zayıflamaya hatta Soğuk Savaş’a doğru gitmeye başlıyor. Soğuk Savaşta da zaten bir gerilim yaşanıyor.

5. Türkiye’nin 1950’lerden sonra daha liberal bir çizgiye ilerlediğini biliyoruz. Bu durumda Rusya’nın ilhak politikaları ne kadar etkilidir?

Yani şimdi bu ilhak politikaları tartışmalı. Bunları da ifade etmek lazım. Şimdi iki tane nokta var burada. Birincisi Rusya’nın Türkiye’den toprak talebi diye bir tartışma ya da ne diyelim bir iddia söz konusu. Bir de boğazları istediğine dair böyle bir kanı var. Şimdi bunları ikisini ayrı ayrı ele almak lazım. Bir tanesi boğazlarla ilgili olandı. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den boğazları istemesi diye adlandırılan olay Sovyetler Birliği 2.Dünya Savaşı ve sonrasında Türkiye’nin kendisine yönelik düşmanca algılanabilecek bazı politikaları yani Alman gemilerinin Karadeniz’e çıkmasına izin verilmesi, Almanya’ya krom satılması vesaire gibi yani pek de dostane olmayacak bazı politikalarından dolayı buna tabi bir tepki olarak bir nota veriyorlar. Bu nota da diyorlar ki “Eğer siz 1.Dünya Savaşında olduğu gibi boğazları savunamayacaksanız, buralardan Alman gemilerinin tekrar geçmesi gibi durumlara olanak verecekseniz gelin boğazları birlikte savunalım ve Karadeniz’in güvenliğini sağlayalım.” şeklinde bir nota veriliyor. Boğazların istendiği mesele aslında bu notadır ve bu nota daha sonra 1953’ün Nisan ayında zannedersem geri alınıyor. Boğazlar meselesindeki tartışma resmi bir talep vardı bu talep de boğazların ortak savunulması. Toprak meselesi ise biraz daha efsanevi bir olay. Yani boğazlardaki olay gibi resmi bir nota vesaire yok. 1945’lerden sonra tabi Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin gerginleşmesi ile birlikte SSCB’deki bazı cumhuriyetlerde de Türkiye’ye karşı nasıl diyelim bazı iddialar veya tartışmalar yapılıyor. Mesela iki Gürcü profesör, Türkiye’deki bazı bölgelerin eski Gürcü toprakları olduğunu ileri sürüyorlar. Bunlarla ilgili makaleler  yazıyorlar. Bunun gibi Ermenistan’da da yazılar  çıkmaya başlıyor. Ama Türkiye’den kesinlikle bir resmi toprak talebi bulunmuyor. Dolayısıyla böyle bir resmi talep yok. Biraz da emperyalist batı kampının bu tarz yazıları veya tartışmaları köpürterek Türkiye’yi batı kampına çekmeye çalıştıklarını söyleyebiliriz. Türkiye toprak talebi veya bu tartışmalardan dolayı mı Sovyetlerle arası açıldı? Ben buna çok öyle bakmıyorum. Türkiye artık zaten batı kampına kaymaya başlamış ve Kemalist devriminde kireçlenmeye ve durmaya başladığı bir dönem olmuştur. 50’lerle birlikte karşı devrim tam anlamıyla harekete geçecektir. Dolayısıyla Türkiye zaten bu tür iddialar olmadan öncesinde batıya kaymaya başlamıştır.

6. Türkiye NATO’ya katıldıktan sonra Türkiye-Rusya ilişkileri nasıl gelişti?

Türkiye’nin NATO’ya girmesi, zaten NATO dediğiniz kuruluş antikomünizm ve Sovyet bloğuna karşı kurulmuş bir yapı. Yani NATO’nun kuruluşunda SSCB karşıtı var ya da o dönemki Doğu Avrupa sosyalist bloka karşı kurulan bir yapı. Amaçta zaten o komünizmin dünyada yayılmasına karşı birbirini desteklemeleri, iş birliği yaparak kurmaları. Dolayısıyla NATO’ya giriş doğrudan Sovyetlere karşı düşmanca bir hareket yani onun tartışması yok. Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’ya girmesi hem kendi ulusal siyasetlerinden vazgeçmesi oluyor hem Kemalist dış politika-merkezi dış politikasından bağımsız dış politikasından-vazgeçmesi anlamına geliyor. Diğer taraftan Atatürk’ün vasiyeti olan Sovyetlerle dostluk politikasının tamamen terkedilmesi anlamına geliyor. Yine Türkiye’nin de Batı Bloku’na tam olarak entegre olmasına bu yol açtı. Türkiye’nin NATO’ya girmesi sadece Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerine değil, Türkiye’nin sadece onlara yönelik yani onları bozmaya yönelik bir zarar verecek bir olay olmadı, diğer taraftan Türkiye’nin 50-60 -70 senelerine damga vuracak kayıplara yol açtı.

7. Krusçev’in Stalin’e nazaran kapitalist devletlerle daha ılımlı ilişkiler kurma politikası Rusya-Türkiye ilişkilerini nasıl etkiledi?

Krusçev’in politikası,  şunu ifade edelim; Bizde 1940’larla 2.Dünya Savaşı’ndan sonra bir karşı devrim yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Aslında bunun ilk emarelerinden birisi Atatürk’ün 13-14 sene dış işleri bakanlığını yapmış olan Tevfik Rüştü Aras’ın görevden alınması olduğunu bile söyleyebiliriz. Tevfik Rüştü Aras bütün o Sovyetlerle ilişkilerde çok önemli rol oynuyor. Türkiye’nin bağımsız dış politikasında, bölge merkez dış politikasında çok önemli isimlerden birisi. Atatürk öldükten sonra ilk kurulan kabinede tasfiye edilen ilk adamlardan bir tanesi ve bir dış işleri bakanını İngiltere, Londra’ya elçi olarak gönderiliyor vs. Yani 14 sene dış işleri bakanlığı yapmış bir isim ve cumhuriyetin bütün başarılı bağımsız dış politikasını yöneten müthiş bir isim. Buna benzer bir süreç Sovyetler’de de yaşanıyor. Sovyetler’de de 1950’lerden sonra, daha çok Stalin’in ölümü ile birlikte, Krusçev’in başa geçmesi ile birlikte orada da karşı devrim süreci baş gösteriyor ve Sovyetler Birliği’nde yavaş yavaş sosyal emperyalist bir karakter kazanıyor. Yani Sosyalizmin yavaş yavaş dış politikası da emperyalist bir karakter almaya başlıyor ve bu Brejnev döneminde çok daha hızlı bir şekilde bu süreç yaşanıyor. Ve Amerika’yla SSCB’nin aslında bir paylaşım, bir Dünya’yı paylaşma rekabetine girmesindeki ilk adımlar Krusçev döneminde atılıyor. Stalin aslında Türkiye ile ilgili politikaları çok daha olumlu o dönemle kıyasladığınızda. Hele 1920’lerden 30’lara bakacak olursanız o dönemlerde Türkiye ile Rusya arasında neredeyse stratejik bir müttefiklik söz konusu. Ekonomide birlikte ilerliyorlar, sanatta, siyasette; uluslararası örgütlerde, silahsızlanma meselelerinde iki ülke hep birbirleriyle danışarak hatta ortak kararlar alarak hareket ettiklerini görüyoruz. Stalin-Atatürk döneminde hiçbir zaman yaşanmadığı kadar iyi ilişkiler kuruluyor. 50’lerden sonra Türkiye’nin batı kampına iyice yanaşması, NATO’ya girmesi , Rusya’nın bir emperyalist karakter kazanmaya başlaması tabi aradaki ayrılığın daha da kronikleşmesine yol açıyor.

8. Son dönemde yükselen Avrasyacılık görüşünde Türkiye nasıl bir role sahiptir?

Avrasyacılık tabi Türkiye açısından bir defa bir seçenek değil bir zorunluluktur. Çünkü bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditler işte ABD’nin Türkiye’yi bölme planları veya Türkiye’nin milli ekonomisini tamamen felce uğratıp tamamen dış ekonomiye bağımlı bir hale getirmek, Türkiye’yi ekonomik krizlere sürüklemek, ekonomik krizlerle siyasi krizleri birleştirerek Türkiye’yi bölmek, parçalamak vs. bütün bu planları bertaraf etmek için Türkiye’nin sadece kendi öznel gücü dışında uluslararası bazı ittifaklar manzumelerini yaratması gerektiğini bize gösteriyor. Yani Türkiye’nin bunları tek başına sahip olduğu güçle püskürtmesi mümkün değil. Çünkü küresel bir saldırı var ve bu küresel saldırıya da yine uluslararası ittifaklar zincirlerle cevap vermek -aynı İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi diyelim- gerekiyor. Burada da tabi baktığımızda Türkiye’nin potansiyel müttefikleri de emperyalist devletlerden muzdarip olan diğer ülkeler olabilir. Yani bugün Amerika diyelim Rusya’yı kuşatmaya çalışıyor. Amerika’nın zaten esas hedefi Orta Asya’yı ele geçirmek. Oradaki enerji kaynaklarını ve oradaki enerji yollarını kontrol altında tutmak. Dolayısıyla Amerika’nın bunu başarabilmesi için Çin’i ve Rusya’yı bertaraf etmesine bağlı. Dolayısıyla Amerika, Çin’e ve Rusya’ya karşı bir politika izliyor. Bu devletler de bu durumdan muzdarip, Türkiye de bu durumdan muzdarip, komşuları da emperyalist planlardan çekmekte. Özellikle Suriye’yi de bölüyor, Irak’ı da bölüyor, İran’ı da bölüyor. Dolayısıyla Türkiye bu ülkelerle yan yana gelerek hem ulusal güvenliğini sağlayabilir hem de toprak bütünlüğünü sağlayabilir. Diğer taraftan da ekonomisini krizlerden çıkartarak geliştirebilir, bir refah toplumu yaratabilir. Yaratabilmesinde tek seçeneği de işte bu Avrasya ülkelerini bir araya getirmektir. Türkiye’nin buradaki rolü çok kritik. Çünkü Türkiye nereden bakarsanız bakın, Batı cephesinden baksanız, Washington’dan da baksanız, Brüksel’den de baksanız, Moskova’dan, Pekin’den, Şam’dan, Berlin’den, nereden bakarsanız bakın kilit ülke konumunda. Yani Türkiye bir taraftan emperyalist Avrasya’nın kilidi durumunda. Yani bir taraftan Batı’ya -emperyalist güçlere- Avrasya’nın kilidini de açabilir. Fakat o kapıya tamamen kilit de koyabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin burada, Avrasya cephesinde yer alması Dünya’daki dengeleri de çok ciddi şekilde değiştirebilecek bir olay olacaktır. Yani bu bakımdan herkes açısından da kilit ülke olan Türkiye’nin Avrasya’daki rolü dünyanın geleceğini belirleyecek, aynı Mustafa Kemallerin ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatması gibi bir rol oynayacaktır.

9. Suriye’deki iç savaşta iki tarafın da göstermiş olduğu tutum bu iki ülkenin dış ilişkilerinde nasıl bir değişime yol açmıştır?

Türkiye ve Rusya’nın çıkarları Suriye’de örtüşmektedir. Şimdi bir defa Türkiye açısından bakacak olursak Türkiye açısından Suriye sorunu demek, toprak bütünlüğünün korunması demektir ya da tekrardan sağlanması demektir. Yani Türkiye açısından en kritik mesele bu. Çünkü Suriye toprak bütünlüğü Türkiye toprak bütünlüğüdür. Suriye toprak bütünlüğünün korunması demek Türkiye toprak bütünlüğünün korunması anlamına geliyor ve bugün de Türkiye açısından en ideal iktidar bu toprak bütünlüğünü tekrar sağlayabilecek olan iktidardır. Baktığınız zaman Suriye’nin toprak bütünlüğünü ne IŞİD sağlayabilir, ne işte onun türevleri olan El Nusra, ne de ÖSO sağlayabilir. PYD falan zaten onlar direkt bölücü emperyalistlerin piyonu olan örgütler. Dolayısıyla Suriye toprak bütünlüğünü sağlayabilecek kuvvet doğrudan Esad’dan başkası değildir. Bu bakımdan Türkiye’nin çıkarları, Suriye’nin de Rusya’nın da bölgedeki çıkarlarıyla örtüşmektedir. Amerika’nın Suriye’deki planları ile tamamen zıttır ve bunların boşa çıkartılmasından geçmektedir. Bu bakımdan son dönemde atılan adımlar ciddi sonuçlar vermiştir. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’na başlaması, burada Rusya ile koordineli bir şekilde bu harekatın yürütülmesi, arkasından Moskova Buluşması, Moskova Buluşması’ndan sonra dış işleri bakanlarının-yani İran, Rusya ve Türkiye dış işleri bakanlarının- burada imzaladıkları deklarasyon, arkasından da Astana süreci hem Suriye’deki muhaliflerin hem de Şam iktidarının oraya toplanması olumlu sonuçlar vermiştir.

Hazırlayanlar: Altuğ E. Osmanoğlu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s