Yusuf Telli yazdı: TÜRKİYE SİYASAL YAŞAMINDA “İRTİCA” KAVRAMININ DOĞUŞU VE 31 MART VAK’ASI ÖZELİNDE FUNDAMENTALİST SÖYLEMLERİN ETKİSİNDE “İRTİCA-İNKILAP” İKİLEMİ

Türkiye’de bazı dönemlerin popüler siyasi söylemlerinden olan “İrtica” kelimesi siyaset sahnesine yeni çıkan bir kavram değildir zira bu coğrafyadaki geçmişi yaklaşık iki asır öncesine dayanmaktadır. Kavram bu kadar uzun bir geçmişe sahip olmasına rağmen hala akademik ve siyasi çevrede hakkında kesin bir tanımlama yapılamamaktadır. Üzerinde mutabakata varılamamış olması Türkiye siyasetinde sürekli hakkındaki tartışmaların sıcak kalmasına sebep olmuştur.
“İrtica” kavramının siyaset arenasında etkin olarak kullanılmasına 31 Mart Vak’ası ve öncesindeki olaylarda oldukça sık rastlanır. Kavramın manası hakkında oluşmuş kesin bir dil olmamasının temelinde 31 Mart Vak’ası’na bakış açılarının getirdiği farklılıktır. II. Abdulhamid’in tahtan indirilmesiyle sonuçlanan bu isyanın din kökenli mi yoksa mektepli-alaylı subaylar arasındaki mücadeleden mi kaynaklandığı hala sıcak bir tartışmadır. İlk yaklaşım isyanın Osmanlı toplum yapısındaki batılılaşma hareketlerine karşı toplumun “yanlış” batılılaşmaya karşı aldığı tavırdan dolayı başladığını savunur. Batı yanlısı İttihat ve Terakki Fırkası’nın isyan edenlerin yenilik ve gelişmeyi istemeyen muhafazakarlar olarak nitelendirip onları ötekileştirerek “inkılap” karşıtı “mürteci”ler olarak nitelendirmiştir. “Fundamentalist” yaklaşımların dayanağı “irtica-inkılap” ikilemidir. Diğer yaklaşım ise batılılaşmadan nasibini alan Osmanlı ordusunun değişen yapısında okul çıkışlı-mektepli subayların alaylı subaylar üzerindeki tahakkümünden ötürü çıktığını belirtir. Bu makalenin amacı 31 Mart Vak’ası’nın gün yüzüne çıkardığı “irtica” kavramını fundamentalist ve çıkar çatışmaları ekseninde ele almak, tartışmaların dayanaklarını göz önüne sermek ve “irtica” kavramına bu günkü anlamını veren reformist ve batılı fikirleri ele almaktır.
I.İrtica, İnkılap ve Fundamentalizm
İrtica, Arapça bir kelime olup “bir işe, bir fikre, bir yere geri dönüş,geriye dönme” anlamna gelen “rucû” kökünden türetilmitir. Nurettin Topçu’nun tarifine göre “geriye dönüş, eskiyi isteme, geri dönücülük, gericilik, ilerleme düşmanlığı, mevcut düzene karşı çıkarak eskinin tekrar yaşatlımaya çalışılması veya eski şartlara yeniden dönülmek istenmesi” olarak tasvir edilebilir. İslam kaynaklarında irtica kavramı Hz. Muhammet döneminden önce Arapların pagan-yarı pagan gelenek ve göreneklerinin hüküm sürdüğü “cahiliye” devrine dönüş anlamında kullanılmıştır. Buradaki anlam İslamiyet öncesinin o “bozuk ve geri” zihniyetine geri dönülmesi dolayısıyla İslam’ın getirdiği düzenin benimsenmemesi veya reddedilmesidir . Cahiliye döneminden kasıt net bir zaman dilimi olarak algılanmasının yanısıra bir hayat felsefesi olarak da okumlanabilir. İslam, bu hayat felsefesine karşı gelmesi ile bir kimliğe bürünmüştür ve bu kimliğin korunmasını bilakis peygamber veda haccında dile getirerek “Benden sonra yeniden, birbirinizi öldürmek, birbirinizle çatışmak üzere küfre dönmeyin, geri dönüp yeniden kâfirler olmayın!” demiştir. Burada kelimenin orijinal hali “la terciû”dur yani “irticaya sapmayın” olarak kullanılmıştır.
İrtica kelimesine sadece Doğu toplumları –farklı da olsa- anlamlar yüklememişlerdir. Batı’da da bu fikri karşılayan kelime “reaction”dır. Anlam olarak “tesire, amele, etkiye karşı tepki göstermek”tir. “Reactioner” kavramı yine Batı menşeli bir kelime olup modern düşüncelerin ve gelişmelerin meydana getirdiği birtakım yeniliklere ya da eski fikirlerin yeni düzende yozlaştığını savunan ve buna karşı olan kişi anlamındadır. Bu akımın ortaya çıkması ABD merkezli bir kilise hareketidir. 1900’lü yılların başlarında köktendinci ya da yaygın adıyla fundamentalizm hareketleri başlamıştır. Fundamentalizm kelime anlamı olarak “temel, esas, kurucu fikir” anlamlarına gelir. Bu fikir akımın benimsediği görüş, dini ve kültürel manada fikir ve eylemlere sıkıca bağlı kalmaktır. ABD’de 1900’lü yıllarda başlayan bu fikir akımının temeli modernleşmeye tepki olarak ortaya çıkmasıdır. Bu hareket Evanjelik Kilise’nin faaliyetlerine dayanır. Evanjelikler’in bu fikri ortaya atmasının dayanağı ise İncil’in okunması ve yorumlanmasında modernist bakış açılarıdır zira kilise bunlara katı bir şekilde karşıdır ve kendilerini “reactioner” adlandırırlar. Batı’da muhafazakar kavramının bir anlamı da “reactioner”dir ve özellikle 19. Yüzyıldaki bazı liberal düşünürler, ilerlemenin önünü kesen ya da engelleyen bütün düşüncelere “reactioner” demiştir.
Osmanlı’da aynı dönemde bu kelime “mürteci” olarak ikame edilmiştir. Osmanlı elit ve düşünürleri terakkiyi(ilerleme) engelleyenleri mürteci olarak nitelendirmiştir. İrtica bu nokta da “terakki” “tekamül” ve “inkılap” gibi kelimelerin karşısında söylenmiştir. Osmanlı düşünürleri mürtecilerin inkılaba karşı olduklarını, mevcut durumu muhafaza etmenin ötesinde toplunmu geriye götürdüklerini ve bunu çoğunlukla dine dayandırıp meşruiyeti bu şekilde sağladıklarını düşünmüştür. Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Büyük Türkçe Sözlüğünde bu sebeplerden ötürü olsa gerek “gericilik” olarak geçmektedir. Bu kavram için toplumsal ilişkiler özelinde düşünüldüğünde yenilik ve değişimlere karşı çıkan ve mevcut düzeni muhafaza etmeye çalışan hatta eski düzeni yeniden inşâ etmeye çalışan eylemler kastedilmiştir. Toparlamak gerekirse günümüz Türkçesiyle irtica için “eskiye dönmeyi isteme ve yeniliğe karşı olma” diyebiliriz.
31 Mart Vak’ası tartışmalarında irtica kelimesine sıklıkla rastlanabilir fakat bu kavramın Osmanlı’da hangi ayaklar üzerinde durduğunu ya da hangi toplumsal yapıdan beslendiğini araştırırken karşımıza farklı görüşler çıkabiliyor. II. Abdulhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart Vak’ası’nın anahtar kelimesi irticadır. Osmanlı’da bu kavramın nasıl oluştuğuna dair tartışmaların başlangıcını ele almak konuyu iyi bir giriş olacaktır. Kavramın Osmanlı’da ortaya çıkışı 17. yüzyılda başlayan “Islahat Hareketleri”dir. Osmanlı askeri, siyasi ve toplumsal yapısını derinden etkileyen bu batılılaşma hareketlerinin amacı ıslahat ve gelişmenin bu yolla elde edileceğidir.
Batı’da 14. yüzyılda Dante ve Giotto ile başlayan Rönesans ve Reform hareketleri ve daha sonra 15. yüzyılda klasik mirasla kurulan ilişki ve entelektüel birikimle devam edip 16. yüzyıllarda ise estetik yaratma ve arayışla olgunluk dönemine girip zirveye ulaşmıştır. Rönesans ve Reform hareketleriyle beraber yeni düşünce yapıları ve değişim modelleri ortaya çıkmıştır. Bu hareketlerle bilim, sanat ve din alanında hızlı değişimler meydana gelmiştir. Pozitif bilime verilen önem ve teknolojinin önemsenmesi başlıca değişimlerdir. Diğer taraftan din alanında ise radikal değişimler söz konusudur. Premodern Avrupa’nın en güçlü kurumu olan kilise artık tahttan inmiş yerine daha seküler bir dünya anlayışı geçmiştir. Batı’nın dini merkezden çıkartması büyük bir ahlaki çöküntüye sebep vermiştir. Sekülerleşme ve rasyonalleşme dini ve kültürel çöküntü, sömürgecilik ve ırkçılık gibi olumsuz gelişmelere sebep olmuştur. bu hareketlerle bilim ve teknolojide öne geçen Avrupa gücü elinde toplamış, geri kalan devletler ise trend olarak onları izleyip Batılılaşma hareketlerine girişmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu da 17.yüzyıldan itibaren topraklarını kaybetmeye başlayınca birtakım siyasi, askeri ve ekonomik krizlerle karşılaşmıştır. Devlet yöneticileri de çareyi gün geçtikçe daha çok güçlenen Batı ülkelerini örnek almakta bulmuştur. Girişilen Batılılaşma hareketlerinin asıl hedefi Batı’ya benzemekten çok eski ihtişamını yeniden kazanmaktır. Nitekim burada baz alınan dönem Kanuni dönemidir. Bunun toplumda yansıması ise direkt olarak “Kanuni Devri” olarak bilinen her şeyin yolunda gittiği döneme dönülmesidir. Bu sebepten ötürü o dönemde irtica kavramı kötü bir kavram olarak karşılanmıyordu çünkü muhteşem bir güce sahip olunan devri isteyenleri mürteci olarak nitelemek yanlış olurdu.

II. Genç Osmanlılar, İttihat ve Terakki Cemiyeti
19.yüzyıla gelindiğinde Batılılaşma hareketleriyle Avrupa’ya gönderilen öğrenciler orada birtakım fikir akımlarına kapıldılar. Özellikle özgürlük ve demokrasiden etkilenen bu öğrenciler biraraya geldiler. Öğrencilerin artmasıyla toplumdaki aydın sayısı artıyor ve bu yeni düzende öğrenciler Osmanlı ortodoks fikir akımlarından sapmaya başlıyorlardı. İlk olarak “İttihad-ı Osmani” (Osmanlı Birliği) adıyla İstanbul’da kurulan cemiyetin merkezi Sirkeci’de bulunan Askeri Tıbbiye’ydi. Aynı yıl Paris’teki Jön Türkler’in lideri Ali Rıza Bey’le iletişime geçilmiş ve cemiyet “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını almıştır. Cemiyet bu aşamada daha çok duygusal yönü ağır basan ve felsefe tartışmalarının oluşturduğu bir ortamın ürünü olan öğrenci kuruluşu mahiyetindedir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk evresini tamamladıktan sonra muhalif kişi ve çevrelerle kurduğu ilişkiler sonucu ülke içinde ve dışında şubeler açmaya başladı. Avrupa’da ve imparatorluk içinde açılan şubeler dikkatleri üzerine çekti. Ahmet Rıza Bey’in önderliğinde Paris şubesi, Hoca Kadri’nin başında olduğu Kahire, İshak Sükuti ve Abdullah Cevdet Bey yönetimindeki Cenevre şubeleri, İbrahim Temo’nun Balkanlar’da yer yer açıtğı küçük şubeler ve Kafkasya’daki şubeler önemli faaliyet merkezleriydi. Hatta bu şubeler arasında bazen fikir ayrılığı olduğu gözükmüştür. Örnek olarak cemiyetin İstanbul’daki temsilcileri parlamenter sistemi ortadan kaldırdığı için Abdulhamid’i tahttan indirmeyi düşünürken Paris’teki Jön Türkler bunu benimsememiştir ve bu yüzden ara ara soğukluk olmuştur. İstanbul’da bazı öğrencilerin verdikleri jurnal üzerine ilk tutuklamalar başlamıştır. Yıldız teşkilatı Jön Türkler’in Abdulhamid’i tattan indirmek istediğini anlayınca bazı önlemler almıştır. Cemiyet yanlısı öğrenciler Trablusgarp ve Fizan’a sürgün edilmiştir. Cemiyet İstanbul’da zor duruma düşünce Paris şubesi merkez gibi çalışmaya başlamıştır. Meşveret dergisiniçıkartarak özellikle tıbbiye ve askeriye öğrencileri üzerinde etkili olmuşlardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti her ne kadar bu kadar etkin olsa da ülke dışında -doğal olarak- çok kalabalık değildiler. Bu kadar az olmalarına rağmen çoğunlukla anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Abdulhamid de bu durumdan faydalanıp “yerinde durmayan bu yaramaz gençleri” daha çok bölmeye ve mümkünse ülkeye çekmeye çalışıyordu. İlk olarak Cenevre şubesi lideri Mizancı Murat Bey’e serhafiyesi Ahmet Celalettin Paşa’yı yollamış ve Murat Bey’i ikna edip başarılı olmuştur. Aynı durumu Ahmet Rıza Bey için de denemiş ve çevresini adeta boşaltmıştır. 1899’da Abdulhamid’in eniştesi Damat Mahmut Paşa ülke dışına kaçmış ve yanında oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Bey’i de götürmüştür. Böylelikle Paris’teki Jön Türk hareketine canlılık gelmiştir fakat sayıları çok değilken bile anlaşmazlıklar yaşayan Jön’ler arasındaki kişisel rekabet ve anlaşmazlıklar artmıştır. Paris’te 1902’de gerçekleştirilen kongrede birlik beklenirken aksine cemiyet bölünmüştür. Ahmet Rıza Bey “Terakki ve İttihat Cemiyeti”ni kurarken Prens Sabahattin “Teşebbüs-ü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti”ni kurmuştur. Ahmet Rıza Bey “Terakki ve İttihat Cemiyeti”yle yoluna devam ederken Prens Sabahattin ise hareketten ayrılıp muhalif olmuştur. Selanik’te 3. Ordu subayların kurduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kısa zamanda gelişip yayıldıktan sonra Ahmet Rıza Bey’in grubuyla birleşerek “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını almıştır. Prens Sabahattin ve Ahmet Rıza Bey Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar topluma yön veren iki fikir akımının temsilcileri olmuştur. Fikir sadece bürokraside ve sivil toplumda yayılmamış aynı zamanda askeri içinde de büyük bir trend olmuştur. Asker içinde iyice örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin yeraltı örgütlenmeden kurtulup gün yüzüne çıkışı yaklaşmıştır. Sıddık Yıldızın aktardığına göre bu süreç şöyle işlemiştir:
“…Ütopik düşüncelerle ve şairane hülyalarla Avrupa’ya özellikle Paris’e firar eden Jön Türkler, bir türlü ayakları yere basmayan romantizmleri ile II. Abdülhamid karşısında gerçek bir tehlike oluşturamıyorlardı. Hâlbuki genç subaylar, ilk gizli cemiyetin kurulduğu yıllarda askerî öğrenci statüsünde bulunan bu insanlar, şimdi kıta subayı olmuş, yüzbaşı, binbaşı gibi rütbelerle askerî kuvvetlere emir-kumanda etmeye başlamışlardı. 1906 yılında 3. Ordu subaylarının da aralarında bulunduğu bir grup tarafından Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, kısa zamanda gelişmiş, Ahmet Rıza Bey grubuyla birleşerek İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştır…Rumeli’de bulunan 3. Ordu subaylarından Kolağası Niyazi Bey, 3 Temmuz 1908’de Resne’de dağa çıkmış ve 1878’de kaldırılan anayasa yeniden yürürlüğe sokulmadan hareketinden vazgeçmeyeceğini bildirerek halkı da mücadeleye çağırmıştır. Bu hareket kısa zamanda Makedonya’ya yayılmıştır. 23 Temmuz günü İttihat ve Terakki Cemiyeti, Selanik ve Manastır’da kendiliğinden Meşrutiyet’i ilan etmiştir. Bu durum karşısında II. Abdülhamid’in mukavemeti kırılmış ve mecburen 24 Temmuz 1908’de Anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu açıklamıştır. Böylece II. Meşrutiyet’ ilan edilmiştir”
Bu gelişmeyle Osmanlı’nın ilk defa parlamenter sisteme geçtiğini söyleyebiliriz çünkü I. Meşrutiyet parlamenter bir sistem olarak kabul edilemez. Nedeni ise anayasal mekanizmada ne olursa olsun son söz yine padişahın iki dudağının arasındaydı ve padişah istediği koşulda meclisi feshetme hakkına sahipti. Dönemin Serbesti gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdür Mevlanazade Rıfat I. Meşrutiyeti için şunları kaleme alıyordu:,
“… Osmanlı Devleti bir taraftan denge politikasını uygulamaya, diğer taraftan da yapısal değişiklikler geçirerek demokratikleşmeye çalışıyordu.demokratikleşme çabaları Osmanlı toplumunun iç dinamiklerinden kaynaklanmıyordu. Bir taban hareketi olmaktan çok, Batı’nın beğenisi kazanarak dağılmayı durdurmak için Osmanlı elitinin düşündüğü bir önlemdi. Bu nedenle 1876’da ilan edilen meşrutiyet ölü doğmuştu.”
Fakat Kanun-i Esasi’ye yapılan yeni değişikliklerle sistem temelinden değişmiş ve parlamenter sistem sağlam ayaklar üzerine kurulmuştu. Padişahın meclisi kapatması oldukça zorlaşmıştı, kısacası padişah meclise boyun eğecek dereceye gelmişti.Bu sisteme göre yasama görevini Mebusan Meclisi ve Ayan Meclisi yaparken yürütme görevini padişah görüyordu. Böylelikle sistem içinde bir denge oluşmuştu fakat yine Mebusan Meclisi oldukça ağır ve işlevseldi bu denklemde.
Daha önce İttihatçılarla anlaşmazlığa düşen Prens Sabahattin 1908’de ülkeye döndüğünde Ahmet Rıza Bey’in Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’yle kurduğu ittifaka dahil olma istedi fakat parti de kendine yer bulamadı ve İttihat Terakkiyle ilgisini kesti. Döndükten 12 gün sonra kendi himayesinde Osmanlı Ahrar Fırkası’nı kurdurdu. Resmiyette partinin lideri değildi ama fikir babalığını üstlenmiş bir vaziyetteydi. Seçimlere giren Ahrar Fırkası meclise mebus koyamamıştır. II. Merutiyetin ilk hükümetini Said Paşa kurmuş fakat 4 gün iktidarda kalabilmiştir. Daha sonra Kamil Paşa yeni hükümeti kurmuştur. İşte II. Meşrutiyet bu şartlar ve toplumsal yapıyla kurulmuştu. Zoraki olarak nitelendirilebilecek bir çabalamanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Jön Türkler’in Osmanlı elitleri ve aydınları üzerinde gittikçe etkisini göstermesi II. Abdulhamid’i zor durumda bırakmıştır ve buna karşı koyamayınca II. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı elit ve aydınların bu batılı düşünceleri halkta bir karşılık bulabildiği tartışma konusudur. Nitekim isyan sırasında medrese hocaları ve halk hazır bir şekilde meydanlardaydı. Toplumdan kopuk bu fikirlerin karşılığı –sebebi tartışma konusu olsa da- 31 Mart Vak’ası’nda verilmiştir.
III. 31 Mart Vak’ası’nı Hazırlayan Olaylar
31 Mart Vak’ası mevcut düzeni derinden sarsan ve daha önce de belirtildiği gibi padişahın tattan inmesiyle sonuçlanan bir ayaklanmaydı fakat aniden ya da bir olayla beraber ortaya çıkmadı. Ayaklanma birtakım olaylar silsilesi ile ortaya çıktı. Kör Ali ve yandaşlarının “Şeriat” isteğiyle Yıldız Sarayı’na yürümesi ve sonrasında asılmaları, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey’in köprüde vurulması ve olayla ilgili dedikodular, mektepli askerlerin alaylı askerleri ordudan tasviye etmeleri ve bu mektepli askelerin İttihatçı olmaları gittikçe gerilen İstanbul halkını ve ordudaki askerleri huzursuz ediyordu. II. Meşrutiyetle başlayan ülkenin sıcak siyasi havasına yukarıda saydığımız olaylar eklenince toplum artık bir kıvılcım bekliyordu.
31 Mart Vak’ası tartışılırken irtica söyleminin ilk dayanağı Kör Ali Olayı olmuştur. bu olay toplumun henüz meşruiyet kavramını benimsemediğini gösteren önemli bir olaydır. Yukarı da uzunca bir şekilde tarihsel köklerine inerek açıkladığımız irtica kelimesinin eyleme dökülmüş halini bu olayda görebiliriz. Kör Ali kayıtlara göre bir Halıcılar Camii müezzinidir fakat kendisi hakkında “meczup, deli, serseri” diyen araştırmacılar da vardır. 7 Ekim 1908 günü Fatih Camii’nde vaaz kürsüsüne çıkarak meşrutiyetle aleyhinde konuşmalar yaparak Mebusan Meclisi’ni de kötüleyip hürriye ve eşitlik gibi kavramların anlamsız şeyler olduğunu söylemiştir. Ardından Fatih Camii’nden çıkarak Yıldız Sarayı’na doğru arkasına aldığı yandaşlarıyla ilerlemiştir. Camiden çıkmadan önce meydandaki musalla taşına çıkıp “–Eyvah ümmet-i Muhammed uyanın! Toplanın ey müminler! Vakit, saat geldi. Tecelliyât var! Düşün peşime! Bu sürüye bir çoban lazım. Çobanımızı bulalım” diyerek halkı isyana teşvik etmiştir. Arkasına aldığı yandaşlarıyla beraber yolda kendilerine katılan halkla gittikçe kalabalıklaşıp köprüden geçip Beşiktaş üzerinden Yıldız Sarayı’na varmışlardır. II. Abdulhamid başkatibine Kör Ali’yle görüşmesini emretmiştir fakat başkatip oalyın sanıldığı gibi büyük bir durum olmadığını belirtmiştir. Mabeyin pencesinden asilere bakan Abdulhamid’i tam o sırada Kör Ali görüp şöyle seslenmiştir: “Padişahım, çoban isteriz. Çobansız sürü olmaz. Şeriat emrediyor. Meyhaneler kapanmalı. İslâm kadınları açık-saçık sokaklarda gezmemeli. Resim çıkarılmamalı. Tiyatrolar kapatılmalı. Korkma, tecelliyat var. Evliya perde altında tecelli ediyor.” Padişah bunun üzerine “İcap eden emir verilir. Mukteza-yı şeriat icra olunur, müsterih olun hoca efendi” demiştir ve kısa sürede kalabalık orayı terketmiştir. Kör Ali Olayı’nı irtica olarak nitelemek oldukça doğru sayılır çünkü burada din eksenli olsun-olmasın herhangi bir yeniliğe karşı çıkılması söz konusudur. Bu olayda Kör Ali’yi reaksiyoner ya da mürteci olarak adlandırılabilir. Fransız İhtilali sonrasında eski rejim olan mutlak monarşiyi tekrar isteyen reaksiyonerler gibi Kör Ali de “Bu sürüye bir çoban lazım” diyerek padişaha eski yetkilerinin tekrar verilmesini istemiştir. Ayrıca Kör Ali bununla da kalmayıp dönüş yolunda rastladığı Şeyhülislam ve Sadrazama hakaretler de bulunup arabanın camını kırmıştır. Bu olaydan sonra 29 Ekim 1908’de yapılan yargılama sonucunda Kör Ali ve birkaç yandaşı idam edilmişlerdir.
31 Mart Olayına giderken yaşanan olaylardan bir tanesi de Selanik 3. Ordu komutanlığına bağlı “Avcı Taburları”nın İttihaçılar’ın isteğiyle İstanbul’a getirilmesiydi. Cemiyet esasında kurdukları meşrutiyeti korumak ve İstanbul’daki askeri dengeyi lehine çevirmek için yapmıştır fakat bunu çık bir dille hiçbir zaman dile getirmemiştir. Avcı taburlarına artık hürriyetin bekçisi gözüyle bakıyordu cemiyet üyeleri ve hala halkın desteğini arkasında bulunduran Abdulhamid’den korkuyorlardı. Taburların getirilmesi ellerini rahatlatırken orduda bazı problemlere yol açtı. Tamamı mektepli olan Selanikli bu subayların yönettiği askerler, alaylı askerleri ordudan tasfiye ediyorlardı. 1. Ordudan 1400 alaylı subay kadro dışı bırakıldı ve ileride gerçekleşecek ayaklanmada ön saflarda yer aldılar. Ayrıca subay olmak isteyen er ve erbaşlar da bu durumdan rahatsız olmuşlardı. Bir diğer şikayet konusu ise mektepli subayların oldukça katı bir Prusya disiplini uygulamasıydı. Eski düzende ki gevşek disiplin ve talimlerçok daha rahattı. Askerlerin bu şikayetlerini dini bir sebebe bağlaması işin rengini değiştirmişti. Askerler talim ve disiplinin katılığından dolayı namaz kılamadıklarını ve hamam ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını dile getiriyorlardı. Askeriyede meydana gelen homurdanmalar ve rahatsızlıklar artık somut bir hal almaya başlamıştı. Toplumda büyük oranda karşılık bulamayan cemiyet üyeleri artık alaylı askerleri de karşılarına almışlardı. Toplumda huzursuzluk giderek büyüyordu ve krizlerden biri bitmeden diğeri başlıyordu. Olaylar gerilen toplumu iyice geriyordu ve artık bir noktada gerilen bu sinirlerin kopacağı zamana yaklaşılıyordu.
31 Mart Vak’asına doğru ilerlerken artık toplum için küçük bir kıvılcım bekleniyordu ve beklenen kıvılcım Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey’in Galata Köprüsü’nde kimliği belirsiz bir kişi tarafından faili meçhul bir suikaste kurban gitmesiyle oluştu. II. Meşrutiyetten önce Avrupa ve Mısır gibi yerlerde kaçak bir şekilde yaşayan Hasan Fehmi Bey hürriyetin ilanından sonra İstanbul’a gelmiş ve bir süre sonra muhalif bir çizgide yayın yapan, sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü Mevlanazade Rıfat’ın yaptığı Serbesti gazetesinde başyazar olarak çalışmaya başlamıştır. Hasan Fehmi Bey İttihat ve Terakki hükümetine oldukça sert eleştiriler yöneltip hakarete varacak dozda ağır yazılar yazmıştır. Bu konu da Şevket Süreyya Aydemir’e göre Hasan Fehmi ciddi ve değerli bir kişiliktir. Bazı yazılarında ileri gitse de yaptığı eylem gazetecilikti ve bu bir basın mücadelesiydi. Yazdığı yazılar Derviş Vahdet’inin Volkan gazetesindeki yazılar gibi ölçüsüz, değersiz, kışkırtıcı ve tahrik edici değildir.
Olay günü Hasan Fehmi Bey yanında bulunan Şakir Bey’le Serbesti gazetesi hakkında bir sohbet içerisinde köprünün Karaköy tarafından İstanbul tarafına geçmek için yürürlerken köprünün orta ayaklarının olduğu yerde silahlı saldırıya uğramıştır. Şakir Bey ateş eden kişinin kara bir kaput giymiş olduğunu ve “Mevlan, Mevlan” diye bağırdığını belirtmiş ve düğmelerinin parlamasından bu kişinin zabit olduğunu söylemiştir. Hızlıca İstanbul yönüne doğru koşan Şakir Bey olayı karakola bildirmiş ve ardından tutuklanmıştır. Köprüye giden zabitler de Hasan Fehmi’yi hastaneye götürmek yerine karakola getirmeye çalışmışlardır fakat Hasan Fehmi yolda hayatını kaybetmiştir. Olayı duyan Mevlanazade Rıfat hemen karakola gitmiştir. Orada karşılaştığı Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey kendisine “Şahsiyat ile uğraşanların akıbeti böyle olur.” demiştir. Bu olayla Mevlanazade Rıfat artık olayın failinin İttihat ve Terakki olarak düşünmüştür. O dönem yayın yapan Volkan gazetesinin sahibi ve yazarı Derviş Vahdeti yazdığı bir yazıda Hasan Fehmi Bey’i peygamberin torunu Hz. Hasan’a benzetmiştir ve onu öldüren İttihat ve Terakki’yi Yezidlikle suçluyordu. Serbesti gazetesi ise “Vatan bu hainlerin pençe-i istibdadından kurtarılmalıdır… vatanı pençe-i istibdadın kuvve-i muharibbesinden kurtarınız.” diyerek adeta İttihat ve Terakkiye savaş açıyordu. İsyandan beş gün önceki Hasan Fehmi Bey’in cenazesi İkdam gazetesine göre 30-40 bin kişiyle uğurlandı. Cenazeye özellikle medrese öğrencileri ve ulema özellikle ilgi göstermişti. Bunun akabinde çıkan Mizan gazetesinde büyük harflerle ve kalın puntoyla “Ulemanın Sükûtu” başlığı atılmıştı ve yazının içeriğinde cemiyet ve fırkalar hakkında kimin haklı kimin haksız olduğunun ulema tarafında belirtilmesi isteniyordu. Şeriate göre bir ülkede iki hükümet olmazdı ve ulema halkı irşad etme zorundaydı yani İttihat ve Terakki’ye karşı muhalefeti haklı bulmasını istiyordu.
12 Nisan gecesini 13 Nisan’a bağlayan gece yarısı daha önce Taşkışla’ya getirilen ve “Hürriyetin Bekçisi” olarak düşünülen 4. Avcı Taburu askerleri ayaklanmışlar ve ellerinde özellikler yeşil bayraklarla kışlayı terketmişlerdir. Aynı şekilde Tophane Kışlası’nda bulunan Avcı Taburu askerleri de koğuşlara gelerek ““Kalkın hâbı gafletten, diye haykırıyorlardı, sancak çatık, şeriat istemeye çıktık davranın!” diye hitap ederek askerleri isyana davet etmişlerdir. Askerler kışladaki subayların bir kısmını ağaca bağlamış bir kısmını ise hapsetmiştir. Askerler daha sonra Kılıç Ali ve Yıldız kışlalarına giderek oradaki askerleri de isyana teşvik etmişlerdir. Beyoğlu numune topçu alaylarının da katılmasıyla buradan Sultanahmet Meydanı’na gelip “Şeriat İsteriz! Padişahım Çok Yaşa! Yaşasın Asker!” nidalarıyla havaya birkaç el ateş etmişlerdir. Seslere toparlanan halk büyük kalabalık oluşturmuştu ve siviller hariç meydanda 3000 asker bulunuyordu. Meydanda sarıklı hocalar ve talebeler hazır bulunmakta, yer yer nutuk atarak askerlerin ve halkın ilgisini diri tutmuşlardır. Yapılan konuşmalarda dinin elden gittiği, şeriatın hakim olması gerektiği ve İttihat ve Terakki’nin orduyu frenkleştirip dini hükümlere önem verilmediğinden bahsedilmiştir. 31 Mart Vak’ası’nın ilk kanı ise ayaklanmaya katılmak için Sultanahmet Meydanı’na yürüyen askerlere direnen bir katibin sebep olduğu olayla başlamıştır. İsyancı askerler, köprüden geçerken kendilerini teskine ve kışlalarına geri göndermeye çalışan zabit İlyas Efendiyi köprü üzerinde öldürmüşlerdir. Bu olay 31 Mart olayının ilk öldürme vakası olacaktır. İkdam gazetesinde bu olaya ayrı bir başlık ayrılmıştır. Gazetede, İlyas Efendi’nin öldürülmesini şöyle anlatılmaktadır:
“Sabahleyin mumaileyh köprübaşında bir araba üzerine çıkarak askere karşı nutuk irad etmekte iken avcı taburuna mensup iki asker mumaileyhin beyanatını dinlemişler, daha sonra zabite hitaben: “Zabit Efendi, siz yanlış söylüyorsunuz. Bizim maksadımız Kanun-ı esasi dairesinde şeriatın tatbikidir.” demeleri üzerine İlyas Efendi belinden revolverini çıkarıp askere ateş etmiştir. İlyas Efendinin silahından çıkan mermiler konuşan askerin alnına ve orada bulunan bir hamalın dizine isabet etmiştir. Bunun üzerine orada bulunan diğer askerler son derece sinirlenerek ve galeyan içinde İlyas Efendiyi bir mermi ile göğsünden ve kasatura ile de başından yaralamış ve sonrada öldürmüşlerdir”

İşte 31 Mart Vak’ası bu şartlanr altında gerçekleşmişti. Burada üstünde durduğum nokta isyanın devamı ve gidişatı değil; isyanın hangi koşullar altında başladığıyla ilgilidir. Devam eden olaylarda isyancılar İstanbul’u ele geçirip adalet nazırını ve bir mebusu öldürüp bahriye nazırını ağır yaralamışlardır. Daha sonra isyan kontrolden çıkıp keyfi adam öldürme safhasına varmıştır. İsyanı bastıran “Hareket Ordusu” Selanik’ten kumandan Hüsnü Paşa ve kurmay başkan Mustafa Kemal önderliğinde yola çıkmıştır ve kısa sürede isyanı bastırmışlarıdır. Yukarıda uzun bir şekilde tanımlamaya çalıştığımız “irtica” kavramının isyanın gelişmesinde nasıl bir rol oynadığını görmek için isyanı hazırlayan etkenlere bakmayı gerektirir. Zira isyanın devamı ve bastırılması daha çok tarihsel bir meseledir. Burada ele alınan bir kavramın tarihte bir olay özelinde anlaşılmaya çalışılmasıdır.
IV. Sonuç Yerine
Türkiye’de dönem dönem tartışmalara yol açan ve niteliği hakkında hala bir mutabakata varılamayan “irtica” kavramı aslında siyasi tarihte uzun bir geçmişe sahiptir. Kavramın temelini anlamak için ilk defa etkin bir biçimde kullanıldığı 31 Mart Vak’ası’nı ve ve buna sebebiyet veren olayları inceleyerek muhtevası hakkında genel bir çerçeveye ulaşmaya çalıştık. Kavramın etimolojisi ve kullanıldığı bağlamları irdeleyerek etraflıca ele alınması gereken 31 Mart Vak’asını inceledik. 31 Mart Vakası, 23 Temmuz 1908 tarihinde Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe konulması ya da II. Meşrutiyet’in ilanından sonra daha da artan ordu, bürokrasi ve ilmiyedeki yoğun siyasallaşmanın bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki’nin fikir ve yayın organları ile muhaliflerin fikir ve yayın organı olan Serbesti, Mizan ve Volkan gazetelerinin birbirileri ile çekişmeleri isyana giden süreci oluşturmuştur. Meşrutiyet’e tepki olarak ortaya çıkan Kör Ali Olayı ve yine Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçıların, kendilerine karşı olan Kâmil Paşa’yı 13 Şubat 1909’da istifa ettirerek yerine cemiyete yakın Hüseyin Hilmi Paşa’yı iktidara getirmeleri ve dah sonra Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey’in suikaste uğraması toplumda bardağı taşıran son damla olmuştur. Nitekim cenazeye on binlerce kişi katılmış ve birkaç gün sonra da asker ayaklanmıştı. İrtica kavramının 31 Mart Vak’ası’nda oldukça önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Hem isyanda hem de dah önceki muhtelif birtakım olaylarda sürekli dini sebepler yahut dini tepkiler verilmiştir. Ayrıca sadece din değil, askeriyede ve rejimdeki reformist ve modernist yaklaşımlara şiddetle karşı çıkılmış sürekli geriye-eskiye dönme uyarısı verilmiştir. Kimisinin şeriatçı ayaklanma, kimisinin şakilerin ayaklanması, kimisinin darbe kimisinin ise devrim dediği 31 Mart Vak’ası temelde -ama dini ama geri dönüş anlamında olsun- “irtica” kelimesiyle kesin bir şekilde tanımlanabilir.

KAYNAKÇA
AKŞİN, Sina, 31 Mart Olayı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Sevinç Matbaası, Ankara, 1970
ALTUĞ, Yılmaz, Siyasi Tarih Ders Notları (1776–1920), Filiz Kitabevi, İstanbul, 1977
AYDEMİR, Şevket Süreyya, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa (1908–1914), C. II, Remzi Kitabevi, II. Baskı, İstanbul, 1976
ÇAVDAR, Necati, Siyasi Denge Unsuru Olarak 31 Mart Vakası’nda Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti, History Studies dergisi, sayı 3, 2011
KANSU, Aykut, 1908 Devrimi, İletişim yayınları, İstanbul, 2015
MUSLIM, Sahih, The Book Of Faith(Kitab Al-Iman), Translator:Abd-al- Hamid Siddiqui, 2009
ÖNAL, Recap, “Antropo-Teolojik Açıdan ‘İrtica’ ve ‘Mürtecî’ Kavramları Üzerine Sosyo-Politik İçerikli Semantik Bir Yaklaşım”, Usûl, 19 (2013/1)
TANYOL, Cahit, “Dün ve Bugün İrticâ-İnkılâp”, İstanbul 1959, 5 (10)
TOPÇU, Nurettin , İradenin Davası, Haz. İsmail Kara, İstanbul 1998
TUNAYA, Tarık Zafer, Türkiye’de Siyasal Partiler cilt 1, İletişim Yayınları,İstanbul,2015
RIFAT, Mevlanazade, 31 Mart Bir İhtilalin Hikayesi, sad. Barire Ülgenci, Pınar Yayınları, İstanbul,2010
SAFA, Peyami , “İrtica Nedir?”, İslam Medeniyeti,1987
YILDIZ, Sıddık, Çıkışından Bastırılmasına Kadar 31 Mart İsyanı, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Master Tezi, Ankara 2006
İNTERNET KAYNAKLARI
Türk Dil Kurumu/Büyük Türkçe Sözlük http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&view=bts
Cambridge Dictionaryhttp://dictionary.cambridge.org/dictionary/english/reaction
Mehmet Yanmış, “Fundamentalizm Korkusunun Müslüman Toplumlara Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme” https://www.academia.edu/…/FUNDAMENTAL%C4%B0ZM_KORKUSUNUN_M…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s