YRD. DOÇ. DR. MEHMET ALİ TUĞTAN İLE TÜRKİYE VE ABD İLİŞKİLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

En geriden, Cumhuriyet dönemi öncesinde
Osmanlı ve Amerika ilişkileri nasıl ve ne zaman
başlamıştır?
Amerika ve Osmanlı ilişkileri 19. yüzyıldabaşlamıştır ve coğraf olarak Osmanlı’nın
Amerika’ya en yakın olan yer Libya, dolayısıyla
ilk Müslüman devletle Amerika’nın antlaşması
1830’larda imzalanan Trablus antlaşması. O
dönemden sonra Amerika’nın Eski Dünya
meselelerine dahli arttıkça Osmanlı ile ilişkisi daha
da artıyor. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı itibariyle
bu temaslar sıklaşıyor. Amerikalıların bu dönemde
eski dünya meselelerine dahli daha çok ekonomik
ve fiantropik. Adana’da kurulan Tarsus Amerikan
Koleji, İzmir’deki Amerikan Koleji, Merzifon’da
kurulan Amerikan Koleji, o dönemdeki misyonerlik
faaliyetlerinin bir parçasıdır. Sadece Anadolu değil,
Beyrut, İskenderiye… Bu dönemdeki konsüler
temsilciliklerin ana amacı ekonomik ve kültürel. O
dönem Amerika’nın bu coğrafyada siyasi faaliyeti
yok, böyle bir vizyonu yok. O dönemde ABD, Batı
Yarımküre’ye odaklanmış. 1917 Wilson ilkeleri
çerçevesinde Amerika’nın savaşa dâhil olduğunu
belirtmesiyle tablo değişiyor. 20. yüzyıldan önce
ekonomik ve kültürel olan ilişkilerin artık siyasi ve
askeri tarafı ağır basmaya başlıyor. Amerika’nın
siyasi, askeri amaçları da ortaya çıkıyor bu bölgede.
I. Dünya Savaşı sonrası bu dönüşüm tamamlanıyor.
Burada çok önemli bir fren anı var, 1919’da Paris
barış konferansında Wilson, İngiliz ve Fransız
muhataplarıyla oturuyorlar. Wilson aslında
İngilizlerin ve Fransızların hiç işine gelmeyen bir
çerçeveyi onlara kabul ettirmeye çalışıyor, onlar
da olduğu kadar direniyorlar. Sonunda ortaya
çıkan metin bir uzlaşma metni. O metin mağlup
devletleri ikiye ayırıyor coğraf olarak. Boğazların
ve Karadeniz’in kuzeyindeki mağlup devletler ve
tabii savaştan devrim dolayısıyla çıkmış olan eski
Rus İmparatorluğu bakiyesi devletler, Wilson ilkeleri
çerçevesinde örgütleniyor. Kendi kaderini tayin
hakkı… Egemen ulus devletlerin temini… Çizginin
altında kalan Osmanlı Arap toprakları ise İngiliz
ve Fransızların çevresinde şekilleniyor. Manda ve
himaye, yani yeni bir kolonileşmeye maruz kalıyorlar.
Anadolu tam ortada kalıyor. İki formda bir arada
görülen tek coğrafya. Hem kendi kaderi tayin edilmiş
halklar var hem manda ve himaye edilmiş halklar var
hem de ikisinin arasında garip bir bağımsızlık hakkı
verilmiş halklar var. Ermenilere bağımsızlık vereceğiz
diyorlar. Karadeniz’de ve Ege’de beş yıllık geçişten
sonra Rumlar kendi kaderlerini tayin edebilecekler
deniyor ama mesela Müslüman Türk çoğunluğa
şekilsel bir bağımsızlık veriliyor ama onu manda
altına alıyor. Dönemin Osmanlı hariciyesinin Sevr’e
verdiği bir cevap var. “Bize ancak egemen bir devletin
yerine getirebileceği yükümlülükler yüklüyorsunuz
ve bunları peşinen yüklenmemizi istiyorsunuz ama
bu yükümlülükleri yerine getirebileceğimiz yetkiyi
vermiyorsunuz bize.” Anadolu’nun Kürt kökenli halkı
“bu adamlar bizim kendi kaderimizi tayin etme hakkı
vermeyecek” diyorlar, “biz bin yıldır kader ortaklığı
içinde bulunduğumuz Türklerle beraber hareket
edelim” diyorlar. BMM böyle oluşuyor. O dönem
İstanbul’da bulunan bir grup liberal aydın diyorlar ki
“bizim I. Dünya Savaşının galipleriyle savaşmamız
mümkün değil, biz bu ülkeler arasında hilafetçiler
gibi İngiliz ve Fransızları tercih edemeyiz, çünkü
bir kere dişini geçirdi mi asla bırakmazlar. Amerika
var. Hem uzakta hem bu konuda bir tecrübesi yok.
Eğer Amerikan mandasını kabul ettirebilirsek halka o
zaman bir kurtuluş şansımız olur.” Bu grup çok küçük
bir grup. O dönem Wilson, İngiliz ve Fransızları ikna
etme mutluluğuyla dönüyor ülkesine ama kendi
meclisinin çoğunluğunu ikna edemiyor. Wilson felç
geçiriyor. Ardından cumhuriyetçiler secimi kazanıyor
onlar zaten izolasyonist Amerika’yı tekrar kabuğuna
çekiyor. Ve ilişkiler 20. yy sonu gibi ekonomik ve
kültürel duruma geri dönüyor.
II. Dünya savası ve Truman doktrini gibi
kavramların neticesinde Türkiye-ABD ilişkileri
nasıl şekillenecektir?
II. Dünya savasından sonra Amerika I. Dünya
savaşından sonra yaptığını yapmıyor yani izolasyonist
bir politika izleyerek dünya meselelerinde geri
çekilmiyor, öyle bir şansı da yok artık. Nükleer
silahların ortaya çıktığı dünyada Amerika bir süper
güç olarak ortaya çıkıyor. Sovyetler onun rakibi ve
ortaya hepimizin bildiği bu Soğuk Savaş dengesi
ortaya çıkıyor. Türkiye Sovyetler birliğinin eski
bir müttefii, 1925 kardeşlik antlaşmasından beri
devam eden bir dostluk var. Zaten bu ittifak 2. Dünya
savası öncesinde çatırdamaya başlıyor Sovyetler ve
Türkiye’nin dayanışmasının zirvesi 1936-1937 Montrö
antlaşmasının imzalanma süreci, o dönem Türkiye
Sovyetlerle Batı’ya karşı bir dayanışma içerisinde.
Daha sonra özellikle Molotov-Ribbentrop Ağustos
1939 imzalanmasında sonra Sovyetlerin Türkiye’ye
bakısı değişiyor, çünkü Almanya’yla bütün Avrupa’yı
kapsayan bir paylaşım şeması çizilmiş. Nazilerin yeni
Cumhuriyete çok büyük saygısı var. Nazi Almanya’sı
Türkiye’yi yeni yaratacağı Avrupa’da İspanya, İtalya
gibi bir ortak olarak görüyor kendine ama bu platonik
bir aşk. Hitler meşhur heykeltıraş Thorak’a Atatürk’ün
büstünü yaptırmış, yaverlerinin ifadesine göre heykel
koleksiyonunda çok önemli bir yere sahip ama bu
ilişki tamamen tek tarafl. Mesela Atatürk’e Hitler’in
imzalı bir portresi gönderilmiş. Ne Çankaya’da böyle
bir portre var ne de dönemin kayıtlarında. Anlaşılan
o ki Atatürk almış tabloyu daha sonra depoya
kaldırtmış. Atatürk’ten evvel daha 1919’dan itibaren
Alman milliyetçileri kurtuluş savasını örnek alıyor.
Birahane Darbesi’yle Cumhuriyet’in arasında 11
gün var. O dönem dönemin meşhur Alman milliyetçi
dergilerinde biri bir manşet atıyor bize bir Ankara
hükûmeti verin diye; dolayısıyla Nazi Almanya’sıyla
Türkiye arasında daha ziyade Nazi Almanya’sından
kaynaklanan bir muhabbet var. Nitekim 1939
itibariyle Türkiye’nin en büyük ticaret kaynağı
Almanya. Türkiye, birçok hammaddesi olan bir ülke.
Endüstriyel mallara ihtiyaç duyan bir ekonomi nerden
getirecek, uluslararası ticaret bitmiş. Almanya’yla
barter ilişkisine giriyor. Nitekim Sovyetlerin 1939
itibariyle Türkiye’ye bakış acısı değişiyor. 1939’dan
itibaren Sovyetler boğazlardaki taleplerini dile
getirmeye başlıyor. Nitekim 2. Dünya Harbi sırasında
çok dar bir tarafsızlık, silahlı tarafsızlık izleyen bir
Türkiye Cumhuriyeti var. İnönü açıkça yakınlarına
şunu söylüyor, “Benim ümidim son Rus askerinin son
Alman askerini öldürüp sonra da intihar etmesidir”
diyor. Nazilerin Türkiye’yle muhabbeti tek tarafl.
Türkiye’nin “bize bulaşmasalar ne güzel olacak”
gibi bir düşüncesi var. Türkiye tarafında da Nazilerle
işbirliği yapmaya hazırlar var. Turancılar vs.
Türkiye Amerika’ya “Ruslar boğazları domine
etmeye çalışıyor, bize yardım edin” diyor. Amerika
kısa sürede sadece boğazların değil Anadolu’nun
stratejik önemini keşfediyor, daha sonra Türkiye’nin
İran ile birleşerek Orta Doğu’nun Sovyet tehdidinden
ayıran bir bent olması devreye giriyor. Aynı zamanda
Balkanlara, Kafkaslara bir sıçrama platformu temsil
ediyor. Amerika – Türkiye ilişkileri bu çerçevede, bu
rant çevresinde ilerliyor. Amerikalılar Türkiye’ye üs
kuruyor. Karşılığında NATO çerçevesinde savunma
garantisi Marshall çerçevesinde nakit para aktarılıyor
silah teçhizat vs.
1946 itibariyle Amerika’nın net tavrı ortaya
çıkıyor. Gizliliği kaldırılmış belgelerden şunu
biliyoruz, 1945’in ikinci yarısında Amerikalılar “biz
Türkiye meselesini ne yapacağız” diye konuşuyor.
Hızla Sovyetlerin o dönemdeki güven telkin etmekten
uzak davranışları, Amerikalıları Türkiye’yi de Batı
kampına almakta kararlı kılıyor.
Türkiye’nin, NATO’ya üye olduktan sonra
Batı bloğundaki konumu nedir?
NATO bir kolektif savunma örgütü ve üyeleri
arasında bir eşitlik söz konusu. Herkesin Kuzey
Atlantik konferansında bir oyu var, bir üye bile
kabul etmese karar çıkmıyor. Bu, kafana göre
kullanabileceğin güç değil tabii ki. NATO’nun en
önemli işlevi, eşitleyici yapısı. Bunun bir bedeli
var. Sadece Amerika örgütün kuralları çerçevesinde
hareket etmiyor sen de öyle hareket etmelisin.
Bazen sana da ayak bağı oluyor NATO. Mesela
60’lar 70’ler Amerikan hegemonyasının gerilediği
dönem, Vietnam savaşı ve ekonomik kriz. Türkiye
bundan faydalanıyor, haşhaş ekim yasağı kaldırılıyor,
Sovyetlerden önemli sanayi malları transfer ediliyor,
Kıbrıs harekâtını yapıyor, İran İslam devrimi ya da
Lübnan savaşı sırasında Amerika’nın Orta Doğu’ya
müdahalesini Türkiye’deki üsler üzerinden engelliyor.
Yunanistan’ın askeri bloktaki çıkışından sonra geri
dönmesini 6 yıl boyunca engelliyor.
Dünya genelinde sosyalist hareketin yükselmesi
buna etken midir?
Sadece sosyalist hareketin yükselmesi değil,
benim çalışmalarımın gösterdiği durum ilginçtir,
Amerikalılara en büyük kazıkları atanlardan biri
Süleyman Demirel. Sağ siyasetçi, yasadığı dönemde
Amerikancı olarak bilinen siyasetçi, fakat bakıyorsun
Amerikalılara en sağlam tokatları o atmış. Yani bunun
sağ ile sol ile alakası yok. Türkiye orta boy bir devlet,
hegemonya sıkılaştığı zaman manevra aranı daralıyor
ve süper güçlerden birine kayıyor. Hegemonya
gevşediği zaman manevra aranı artıyor daha bağımsız
hareket etmeye başlıyor, işte böyle dönemlerde
NATO Türkiye’ye ayak bağı oluyor. Yapabileceği
daha birçok şeyi NATO üyeliği yüzünden yapamıyor.
Türkiye’yle Amerika’nın bu kadar ortak
olduğunu söyledik ama Türk subaylarının
Amerikalılara karşı çok çıkmışlığı var; bunu neye
bağlıyorsunuz –genelde Orta Doğu konusunda
karşı çıktılar?
Benim çalışmamın gösterdiği üç tane flsh
pointten biri Orta Doğu, diğeri Amerikan askerlerinin
Türkiye’de varlığı ve askeri yardımlar. Bunlar hep
sorun oluyor, Çünkü Türkiye NATO’ya, İngilizlere
Orta Doğu konusunda yardımcı olacağı sözünü
vererek giriyor. Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesi,
hemen ardından darbe metnini okuyan Türkeş
“NATO ve CENTO’ya bağlıyız” diyor. CENTO, eski
Bağdat Paktı, Orta Doğu’yu kuzeyden geçen bir hatla
Sovyet yayılmacılığına karşı koruyan ve İngilizlerin
de üye olduğu örgüt ama CENTO bir NATO değil
hiçbir zaman çünkü Amerika üye değil. CENTO
hep zincirin zayıf halkası. Türk Amerikan askeri
ilişkilerinin dönem dönem çok gerginleşmesinin
nedeni Orta Doğu’dan ziyade daha derin bir mevzu,
o da nihai olarak Amerika’nın bu ilişkide tesis eden
sağlayan yani bu acılardan ustun olan taraf olması.
E tabii, Türk subayı gururlu ve bağımsızlığına
düşkün vatansever bir subay kadrosu ve dolayısıyla
Amerikalıların bu konumunun zaman zaman
Amerikalı yetkililere, diline ve hareketlerine yansıyan
bir küstahlık ya da kibir yaratması Türk tarafında sert
tepkilere yol açıyor. En son, bu Irak işgali döneminde
İskenderun. Herkes Çuval olayını biliyor, “efendim
bizim özel kuvvetlerimizin kafasına çuval geçirdiler”.
Doğru, geçirdiler Süleymaniye’de, Temmuz 2003.
Ama ondan öncesi var. 2002 yılı sonundan itibaren
İskenderun’da yığınak yapmaya başlıyor Amerikalılar.
Daha sonra Meclis’ten tezkere geçmediği için Mart
2003’te o yığınağın Anadolu’nun güneyinden geçip
Irak’a ulaşması mümkün olmuyor. Ama İskenderun
limanında Amerikalılar birikmeye başlıyorlar. Ve
“nasıl olsa tezkere geçecek” diye hükümetin verdiği
ön keşif izinleri çerçevesinde limandan çıkıp çıkıp
kendilerine Irak sınırına yakın yerlerde birtakım
ön karargâh ve üs bölgeleri keşfetmeye başlıyorlar.
Ancak, bunu silahsız olarak yapmaları lazım.
Ama Amerikalılar bu keşif meselesini ön askeri
istihbarat için de kullanmak gibi bir uyanıklığa
gitmeye kalkıyorlar, Türk tarafı bunu keşfediyor,
önce İskenderun limanındaki yığınağın etrafını
çevreliyorlar, diyorlar ki “güvenliğini sağlıyoruz.”
Fotoğraflra bakıyorsun, Türk silahları Amerikalılara
dönük. Güvenliğini sağladığın adama dönük mü olur
silahlar, dışarıya dönük olur. Derken bir Amerikan
keşif grubu çıkıyor, Mardin’de satın aldıkları bir un
fabrikasına yerleşiyor, üs kurmaya başlıyor adamlar.
Türk tarafı bunu keşfediyor ve deliriyor tabii, “bundan
sonra çıkan herkesi arayacağız”. Bir sonraki konvoy
çıkarken görevli Türk subayı, konvoyun başındaki
Amerikalı subayı yere yatırıp kafasına silah dayayarak
arıyor. İskenderun’da çok büyük mevzular oldu,
Süleymaniye onun intikamı bir açıdan. Amerikalılar
son derece aynı bizim gibi gururlu, vatansever, yeri
gelince son derece sert, fevri hareketler yapabilen
insanlar. Bu açıdan Türkler ve Amerikalılar arasında
çok ciddi bir mizaç benzerliği var. “Pire için yorgan
yakmak” her iki tarafın da mizacı, dolayısıyla hiç
şaşırtıcı değil benim için, özellikle Türk ve Amerikan
askerleri arasında hem çok derin ve samimi bir
dostluk hikâyeleri olması, dost olanları çok iyi dost.
Aralarındaki dostluk 50-60 yıla varanlar var. Hala
görüşen, birbirlerine düzenli olarak kartpostal atan,
ailece ziyaret eden, çok iyi anlaşanlar var. Ama aynı
zamanda aynı adamlar mevzu ülkelerin çıkarları
olduğu zaman birbirlerine diş geçiriyorlar.
Çuval olayı, Türk Silahlı Kuvvetleri için bir
itibar kaybına neden oldu o dönem.
Ama zaten onun için yapıldı. Türk tarafına
Amerikalılar özellikle tezkereyi geçirmemekle hata
yaptığını, bundan TSK’yı sorumlu tuttuklarına ve
TSK’nın bunun bedelini ödeyeceğini göstermek
istediler.
Peki, Amerikalılara verilmesi gereken nota
olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zaten o nota verildi bildiğim kadarıyla.
İlk seferde verilmedi.
Tabii, önceden inanamadı insanlar. Ben “alçak
koltuk” olayından bir süre sonra bir konferans için
İsrail’deydim ve o “alçak koltuk” krizinde hakarete
maruz kalan elçimizle, Oğuz Bey’le bir araya gelme
şansımız oldu, sorduk tabii, “Nasıl?” dedim. “İhtimal
vermedim.” dedi. Aynı şekilde Süleymaniye’de Türk
tarafı ihtimal vermedi Amerikalıların kendilerine
böyle bir şey yaptığına. Bunu düşman kuvvetlere
yaparsın normalde. “Yok, canım” dediler, ilk başta
inanamadı Türk tarafı bunun olduğuna.
Peki Türkiye toplumunda ABD karşıtlığının
yüksek olmasını genel olarak neye
bağlıyorsunuz?
Bakın gariptir, “Türkiye’nin en önemli müttefii
kimdir” diye soruyorsun Türk halkına, Amerika’dır,
diyor, “Amerika’nın niyeti nedir” diyorsun,
“Türkiye’yi bölüp parçalamak” diyor. Böyle
şizofrenik bir durum var ortada ama sebebi ne, çok
eşitsiz bir ilişki bu. Bir tarafta orta boylu bir devlet
var bir tarafta süper güç var. Soğuk Savaş’ın sona
sermesiyle birlikte tek kutuplu bir dönemin, bir süre
için en azından, tek süper gücü olmuş, hiper güç
olarak da tanımlanmış bir ülkeyle orta boy bir devlet
arasındaki bir ilişkiden bahsediyoruz. Bu eşitsizlik
içinde tabii Amerikan tarafının kendi çıkarlarını çok
ve çeşitli yöntemlerle muhatabı olan Türkiye’ye
dayatması, Türkiye tarafına daima bir tekinsizlik,
güvensizlik vermiş. “Ayıyla çuvala girmek”, İsmet
Paşa’nın tabiriyle… Hakikaten, niyet etse sana
çok ciddi zararlar verebilecek bir muhatap ile çok
netameli işler yapıyorsun. Bu kaçınılmaz bir biçimde
tabii, Türk tarafında bir güvensizlik yaratıyor, sadece
halkta değil, yöneticilerde de yaratıyor ve bu halka
yansıyor. Yoksa Türk halkının Amerikalılara karşı
kültürel bir düşmanlığı yok. İran’da duvarlara “Death
to America” yazılması gibi bir düşmanlık Türkiye’de
Türkiye solunda dahi hiçbir zaman olmuyor. Bakın
Türkiye solunun Amerika’ya en ciddi muhalefet
eden odaklarından birinin oluştuğu, geliştiği, halen
de varlığını sürdürdüğü yer, Orta Doğu Teknik
Üniversitesi’dir. ODTÜ’yü kim kurdu?
Sol dediğimiz şey anti-emperyalisttir ama o
halka düşman değildir?
Evet, ideolojik gerekçelerle. Dolayısıyla Türkiye’de
halk düzeyinde, halklar arasında Amerikalılara
düşmanlık söz konusu değildir. 11 Eylül’den sonra
Amerika’da yükselen Müslüman karşıtı tavırların
Türkiye’de bir rezonansı oldu. Irak’ın işgali
sonrasında çok önemli Amerikan karşıtlığı yükseldi
halk düzeyinde, bunlar konjonktüreldir, Obama’nın
gelişiyle Amerika’ya bakışta bir yumuşama oldu,
şimdi Trump geldi, Trump’ın izleyeceği siyasete
bağlı olarak bunun tepkisini kısa süre içinde görmeye
başlarız.
Türkiye ile ABD’nin düştüğü fiir ayrılıklarına
bir de Kıbrıs’ı not almıştık 1974’te Kıbrıs
Harekatı nedeniyle ABD’nin ambargo
uygulaması…
Şimdi Kıbrıs meselesi 1950’lerden itibaren
Türkiye – ABD ilişkilerine mevzu olmaya başlıyor.
İlk başta Türkiye’yi Kıbrıs’ta müdahil olmaya davet
eden zaten İngiliz ve Amerikalılar. Çünkü o dönem
İngilizlerin en büyük derdi Türk tarafı değil, Yunan
tarafı, Kıbrıslı Rumlar. EOKA (EOKA-B değil,
orijinal EOKA), bir bağımsızlık hareketi. Kıbrıs’ta
nüfüs olarak çoğunluğu oluşturan Rumlar, İngiliz
İmparatorluğu’ndan bağımsızlık talep ediyorlar ve
bu dönemde adadaki Türkler ile ilgili net bir fiirleri
yok. Türkiye’yi, özellikle Türk milliyetçilerini
adaya müdahil olmaya İngilizler çağırıyor, amaçları
EOKA’yı ve ona destek olan Yunan tarafını
dengelemek. İki taraf arasında çatışmayı zaten klasik
emperyalist böl ve yönet politikası çerçevesinde
İngilizler kışkırtıyor. Türkiye, bu çatışmaya kayıtsız
kalamıyor, çünkü bu çatışmanın sonucunda Kıbrıs’ta
yaşayan Türk halkının önemli bir baskı, asimilasyon ya
da etnik temizliğe maruz kalmasından endişe ediyor.
Orada Türk tarafının, anıları hâlâ canlı olan en önemli
örneği Girit’tir. Zaten Rauf Denktaş’ın en önemli
sloganı “Kıbrıs, Girit olmasın.” Girit’te de çok ciddi
bir Türk Müslüman varlığı vardı ama 1896 sonrasında
tasfie oldu. Aynı şey Kıbrıs’ta olmasın, bu nedenle
Türk tarafı müdahil oluyor. Amerikan tarafının bu
işe girişi ise tamamen jeostratejik gerekçelerle çünkü
Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in tam ortasında, hem Kuzey
Afrika kıyılarını, hem boğazlardan çıkan Ege çıkışını,
hem Anadolu’nun güneyini hem de Orta Doğu’nun
batısındaki Levant kıyılarını domine eden, “çakılı
uçak gemisi” olarak tabir edilen bir yer.
İngilizler, bağımsızlıktan sonra bile 1960’tan
beri Ağrotur ve Dikelya üslerini bırakmıyor,
hem de aynı dönemde İngilizlerin Orta Doğu’da
bu dönemde Süveyş Krizi’nden dolayı bir itibar
kaybı var.
Çünkü Orta Doğu’da İngiltere, yönetimi ve
kontrolü ABD’ye devrediyor 1945’lerin ikinci
yarısından itibaren ancak İngiltere iki dünyanın da
en iyisini istiyor, yani hem hegemonyayı Amerika’ya
bırakacak hem de kendisinin Orta Doğu’da kolonyel
dönemden kalan ayrıcalıkları devam edecek, bu
tabii çok mümkün olacak bir şey değil. Nitekim
Amerikalılar da önceleri İngiliz ve Fransızlarla
hareket ederek sonuç alabileceklerine inanırlarken
kısa sürede fark ediyorlar ki Orta Doğu’ya Fransız ve
İngilizlerle el ele girmek başarısızlık reçetesi. Çünkü
oranın yerel halkları, özellikle Araplar eski emperyal
güçlere karşı çok büyük bir alerji içindeler ve Orta
Doğu’ya girmek ve orada etkin olmak istiyorsa yerel
müttefiler üzerinden çalışmak daha etkili olacak. İşte
Türkiye, Suudi Arabistan ile birlikte, İslam Devrimi
öncesindeki İran ile birlikte, İsrail’le birlikte, 77’de
Camp David sonrası Mısır ile birlikte bu, bir seri
yerel müttefiten biri.
Kıbrıs’tan bahsetmeden önce Türkiye ile ABD
arasındaki halk nezdinde ilişkilerden, ABD’nin
Türkiye’ye bakış açısından, 11 Eylül’den
bahsettik. ABD’de durum nasıldır?
2008 Ekonomik Krizi, Amerikan toplumunda
çok derin bölünmelere yol açtı. Bu krizin çözümü
için Obama hükümetinin izlediği çözümler kısmen
etkili olmakla beraber, özellikle Amerikan beyaz orta
sınıfının dertlerine çok deva olmadı. Ve biz, bunun
sonuçlarını son seçimde gördük. Bu durum tabii
Türk Amerikan ilişkilerine nasıl yansıdı derseniz,
Obama, Bush iktidarının ardından ilk olarak
Ankara’yı ziyaret etmişti hatırlarsanız, ardından
Mısır’ı ziyaret etti, bu Müslüman dünyasına bir
barış turuydu. “Biz sizinle savaş halinde değiliz,
biz radikal terörizmle, köktendinci terörizmle savaş
halindeyiz, bu savaşta radikal köktendinci teröristler
bizim ortak düşmanımız, beraber hareket etmeliyiz.”
Mesaj buydu. Bu, Türk tarafında da büyük bir hevesle
karşılandı, çünkü şöyle bir önerme içeriyordu,
“halkın desteğiyle gelmiş olmak, kanun çerçevesinde
yönetmek ve yine halkın isteği doğrultusunda zamanı
geldiğinde gitmek şartıyla bizimle aynı fiirde
olmayan siyasi hareketlerle de çalışmaya hazırız”
demişti Obama. Bu da Orta Doğu’da Müslüman
Kardeşler merkezli, Sünni Müslüman tandanslı
muhalefet rejimlere, otoriter seküler rejimlere karşı
muhalif olan hareketlere karşı bir açık çek anlamına
geliyordu. Türkiye’de bu dönemde şöyle bir kurgu
gelişti, “Orta Doğu’nun genelinde otoriter seküler
rejimlere karşı ılımlı İslam etkili olur, biz de bu ılımlı
İslam rejimlerine hem demokratik hem Müslüman
kimliğimizle, bir NATO üyesi ve AB adayı olarak,
gelişen ve büyüyen ekonomimiz ile çok çeşitli ve
uyumlu bir hayat sürdüren toplumumuzla örnek
oluruz”. Nitekim Amerika da bu fiirden çok hoşlandı,
hem Amerika tarafında hem Türkiye tarafında “Aa
evet, bu ne güzel olur” diyen bir entelijansiya ortaya
çıktı, ancak bu plan, Arap Baharı ile beraber zirvesine
çıkan bu plan, Suriye İç Savaşı’ndaki gelişmelerle ve
Türkiye içerisindeki gelişmelerle akamete uğradı.
Peki, Türkiye için kurulan bu olumlu etiketin
kaybolması ve Suriye İç Savaşı’nın bundaki
karşılıklı etkilerine değinebilir miyiz?
2008 Ekonomik Krizi sonrasında gelen Obama
hükümeti, askeri harcamalarını ve dolayısıyla
dünyadaki jeostratejik krizlerdeki dahlini azaltmak
zorunda. Askeri harcamalarını nasıl azaltacaksın?
Savaşmayarak. E, sen süper güçsün, savaşmaman
ne demek? Bir kriz çıkacak, sen o krize müdahale
etmeyeceksin, demektir. E, sen müdahale etmeyince
kim müdahale edecek peki? Doğa boşluk kabul
etmez, diğer büyük güçler müdahale edecek. AB
müdahale edecek, Rusya müdahale edecek, Çin
müdahale edecek. Cari süper güç, aniden birtakım
kriz bölgelerinden çekilince ne olur? Güç vakumu,
güç boşluğu oluşur. O güç boşluğunu ne doldurur,
var olan büyük güçler, bölgesel güçler ve o güç
boşluğunda fiizlenen devlet altı aktörler. Nitekim
Suriye’de devlet altı aktörler de oradalar, bölgesel
güçler de oradalar, diğer büyük güçler de oradalar,
herkes orada, “duyan gelmiş” gibi bir durum var.
Türkiye, bu ortamda, 2008 sonrasında Amerika’nın
geri çekilmesinden doğan boşluğu doldurmaya aday
olan ülkelerden biriydi. Büyük Orta Doğu Projesi
çerçevesinde Türkiye dedi “biz ılımlı İslam modeli
çerçevesinde bölgedeki ülkelere örnek oluruz, onları
halk desteğine sahip, meşruiyeti yüksek hükümetlerin
liderliğinde hem Müslüman, hem demokrat hem de
dünya kapitalizmiyle eklemlenmiş ülkeler olmak
yoluna biz sokarız.” Türkiye kendini bu dönemde
bu şekilde ve tanımladı ve laikliğiyle çelişmediği
iddia edildi. Ancak esas sorun oradan çıkmadı, oraya
kadar gelemedik. Esas sorun, bu işe Türkiye’nin
kapasitesi yetmedi. O dönemde bunu ifade etmeye
çalışan insanlar “siz Türkiye’nin büyüklüğünü
anlamıyorsunuz” gibi suçlamalara muhatap oldu,
ama gerçek, Türkiye, orta boy bir devlet olarak
bu kapasiteye sahip değildi. Böyle bir liderliğin
başlıca aracı Türkiye’nin bölge ülkelerine ciddi bir
sermaye ihraç etmesidir. Sermaye nasıl ihraç edilir,
ya para ihraç edersin, ya da mal ve hizmet olarak
ihraç edersin. Çin, Afrika’daki etkinliğini nasıl
artırıyor, bu üçünü ihraç ederek, mal, hizmet ve para.
Türkiye, kronik sermaye eksikliği olan bir ülke.
Çünkü, sermayeyi neyle üretirsin? Doğal kaynağın
vardır, Rusya veya Suudi Arabistan gibi, topraktan
fışkırıyordur. İnsan kaynağın vardır, eğitilmiş insan
gücün vardır, onunla hammaddeye katma değer
ekler, onu ihraç ederek sermaye fazlası oluşturursun.
Bizde ne doğal kaynağın, ne de insan kaynağının
böyle bir katma değer üretebilecek bir kabiliyeti
yok. Dolayısıyla biz kronik sermaye açığı olan bir
ülkeyiz. Kronik sermaye açığın varken nasıl bölgesel
hegemonya kurabilirsin? Sermaye ihraç etmeden,
“lafl peynir gemisi yürümez”, lafl mı adamı ikna
edeceksin? O dönemin Dışişleri Bakanlığı’nın en
büyük sıkıntılarından biri, “bunun üzerine yakın
zamanda yayınlanmış bir makalem var, İsmail Cem
ve Ahmet Davutoğlu’nun dış politika vizyonlarının
ve bu vizyonda kültürel değişkenin yerini kıyaslayan”
çok açık biçimde görülen bir şey var. O dönemin,
Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği dışişleri vizyonunda
kültürel değişkenlere fazla, bence gereğinden fazla,
bir önem atfediliyor. Kültürel unsurların bir unsur
değil güç çarpanı olduğu varsayılıyor. Uygulamada
bunun böyle olmadığı görüldüğü için başarısız oluyor
bu politika. Her fiir, bir teoriyle başlar. Önemli olan
senin o firi, o teoriyi hayata geçirecek kaynağın,
kapasiten, yeterliliğin var mı? Bizim yoktu, fiir fena
değil yoksa. Amerikalı general Omar Bradley’in bir
lafıdır, “Amatörler strateji, profesyoneller lojistik
konuşur.” Aynı şey 90’larda da oldu, “Adriyatik’ten
Çin Seddi’ne Türk Dünyası.” Orta Asya’ya ne
kadar sermaye ihraç edebildik peki biz, bir milyar
doların altında. Bir milyar dolarla sen dünyanın en
büyük doğalgaz kaynaklarının olduğu yerleri nasıl
kontrol altına alacaksın? Oralara giren büyük petrol
şirketlerinin rüşvet için ayırdıkları bütçeler bir
milyar dolardan fazla. Bu kapasite yetersizliğinin bir
benzerini biz 2009 sonrasında Arap Yarımadası’nda
yaşadık. Türk – Amerikan ilişkilerinde, her zaman
olduğu gibi önce Amerika tarafı coşuyor “yaparsın,
aslansın, yürü, arkandayız”, Türk tarafı coşuyor,
daha sonra “vay niye yapmadın, vay sen bana niye
destek vermedin.” Sonuçta Türk – Amerikan ilişkileri
açısından bakarsınız netice, Amerika’ya verilmiş
birtakım taahhütler var, Amerika’nın Türkiye’yi
cesaretlendirip yarı yolda bıraktığı, Türk tarafının
açısından bakarsanız, hayal kırıklıkları var. Bu da şu
anda Türk – Amerikan ilişkilerinde oldukça dip bir
noktada olduğumuz gerçeğini ortaya çıkartıyor. Türk
– Amerikan İlişkileri, Arap Baharı sırasında yaşanan
başarısızlıklar neticesinde, hem Türk tarafının
kapasite yetersizlikleri, hem Amerikan tarafının
kendi küresel siyaseti ve kendi iç siyaseti gereği Türk
tarafına attığı birtakım kazıklar nedeniyle akamete
uğrayan planlar ve hayaller, hayaller ve gerçekler, o
aradaki fark açıldıkça ilişkiler de gerilmeye başlıyor.
Bunu biz her dönemde görüyoruz, 50’ler, 60’lar,
70’ler, 80’ler böyle, her on yıla çok büyük umutlarla
başlıyoruz, bu on yılın sonu itibariyle işler ekşimeye,
bozulmaya başlıyor.
Suriye İç Savaşı başladıktan sonra Türkiye,
Esad’a karşı Amerikan yanlısı yol izledi diyebilir
miyiz?
Türkiye ve Amerika, Esad’ın devrilmesi için
yoğun bir işbirliği içerisindeydiler. Türkiye, Esad
hükümetine karşı cephenin ön saflrında, ABD de bu
pozisyonu destekledi. Ama Suriye içerisinde kısa süre
içinde şu anlaşıldı. Bir, Esad hükümetinin Kaddaf
hükümeti gibi kolay kolay gitmesi mümkün değil,
çünkü toplumsal tabanı muhaliflrin iddialarının
aksine oldukça geniş. İki, Esad hükümeti Kaddaf
hükümetinin aksine oldukça ciddi bir dış desteğe
sahip. Hem bölge, hem de dünya ölçeğinde. Üç,
Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Avrupa’nın Libya
örneğinin aksine, bu şartlar altında Suriye’de ciddi
bir askeri operasyona girişmesi, yerdeki muhaliflre
hava desteği vermesi mümkün değil. Suriye’de rejimi
ayakta tutan en önemli mihenk taşı, hava savunması.
Hava savunmasını kim sağlıyor, Rusya, Çin. Parayı
kim sağlıyor, Rusya ve Çin. Direnebilmesi için
gereken askeri gücü kim sağlıyor, Rusya, Çin, İran,
Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şiiler derken zaten
şu an itibariye Halep’in doğusunu ikiye bölmüş
vaziyetteler, Halep’in doğusundaki muhaliflr
düştüğünde ÖSO dediğimiz şeyden geriye sadece
TSK’nın himayesinde ülkenin kuzeyinde bir cebi
tutan 2000-3000 adam kalacak. Saydığımız güç
unsurlarına sahip olabildiği için Esad direnebildi,
olmasa Kaddaf gibi olurdu ya da kaçardı.
Yani Suriye’de Esad’ın halk desteği olduğunu
söyleyebiliriz?
Çoğunluk olup olmadığı tartışma konusu olmakla
beraber rejimin bir kitlesel tabanı olduğu kesin. Çünkü
ülke nüfusunun %70’e yakını rejim kontrolündeki
bölgelerde yaşıyor. Bu ülkenin nüfusunun çoğunluğu
Sünni, demek ki rejim kontrolünde yaşayan nüfusun
çoğunluğu da Sünni. Esad’ın Ruslara verdiği
bir demeç var, “hâlihazırdaki Suriye ordusunun
eratının çoğunluğu Sünni. Ülkemde bir Sünni-Alevi
çatışması olsa ordumun çoğunluğu nasıl Sünni
olabilir?” Biz, Türkiye’de bu tür önemli ayrıntıları
göz ardı ettik uzun bir süre, bunları vurgulayan
insanlar “sen Büyük Türkiye’nin yükselen gücünü
kıskanıyorsun” gibi bir eleştiri aldı, insanlara açık
açık “sen Baasçısın” denildi. Sonuçta durumun bu
olmadığı, sahadaki gerçeklerin bu siyasete muhalefet
edenlerin söylediklerine daha yakın olduğu ortaya
çıktı, bu ortaya çıktıkça Amerikalılar tavırlarını
değiştirdiler. Türk hükümeti de tavırlarını değiştirdi.
Sorun, Amerika ile Türkiye’nin 2012 sonunda
Suriye krizinde aksi yönlere gitmiş olması. 2012
sonunda Amerika, Suriye’den angajmanını azaltarak
çekilmeye karar verdi. Özellikle Hillary Clinton’ın
Dışişleri’ni bırakması sonrasında Amerika’da
ciddi bir siyaset bir değişikliği doğdu, Suriye’ye
daha mesafeli bakmaya başlandı, koyulan mesafe
çerçevesinde doğan boşluğu İran ve Rusya doldurdu.
Türkiye, bu harekete uyumlu davranmak yerine
Amerika alanı boşalttıkça o alanı kendisi doldurmak
üzere sahaya indi. Sahaya indiği zaman Rusya, İran,
arkada uzakta Çin, kendi arkasında ABD, Avrupa,
bölgesel güçlerden Suudi Arabistan, İsrail var vs. ama
Türkiye çok ileride kaldı, Suriye sahasında ofsaytta
kaldı. Amerika daha sağlam destek verse, sahada
Rusya’nın veya İran’ın karşısında durabilirsin, sorun
o değil. O destek yok, Amerika “disengage” oluyor,
geri çekiliyor, sen daha fazla angaje oluyorsun,
mesafe açılıp sen açıkta kaldıkça karşıdan gelen
büyük güç ve bölgesel güç baskısı senin siyasetini
sahada ezmeye başlıyor. Türkiye’ye Suriye’de olan
bu ve Suriye’de aşağı doğru giden bir grafi var.
Bununla ve Türkiye iç politikası ile beraber
Türkiye – ABD ilişkileri bir resesyon döneminde
gibi?
Sadece resesyon döneminde değil, iki taraf
da başarısızlık için birbirini suçluyor. Türk –
Amerikan ilişkilerinin düzelmesi için bir tarafın rota
değiştirmesi gerekiyor, ya Amerika ya biz. Amerika,
Suriye konusunda çoktan rota değiştirdi zaten. İki
ihtimal var, A: Trump gelir ve Amerika’yı Suriye’ye
yeniden angaje eder, böylece Türkiye ve Amerika’nın
siyasetleri tekrar yaklaşır; B: Trump, Amerika’nın
geri çekilmesini sürdürür ve hatta hızlandırır, Türkiye
sahada daha da yalnız kalır ve Türkiye de rota
değiştirmek zorunda kalır. Birisi rota değiştirecek ve
o Trump’ın ne yapacağına bağlı.
En son Trump da başkan oldu ve kendisi de
seçim kampanyasında iki ayrı şey söyledi, “Rusya
ile anlaşıp IŞİD’e karşı savaşacağız” ve “Orta
Doğu’da biz ne arıyoruz.”
Trump’ın tehlikeli yanı şu, Trump aşırı sağcı bir
platformun desteğiyle geldi, bu aşırı sağcı platform
Amerika’da neo-izolasyonizmi temsil ediyor.
Amerikan hegemonyası, Amerika’nın süper güç
statüsüne bağlı. İçinde yaşadığımız dünya düzeni
buna bağlı. Bu neo-izolasyonist ekip diyor ki “bu
hegemonyayı sürdürmek için gereğinden fazla kaynak
ve enerji harcıyoruz ve bu hegemonyayı sürdürmek
için kozmopolit, “un-American” bir toplum yapısını
benimsiyoruz, bunu yapmayalım, özümüze dönelim,
Amerika gene Amerika olsun.” “Make America
Great Again”, burada çok önemli bir ayrıntı var.
Amerika’yı tekrar büyük yap, dış politikada şu
anlama geliyor, Amerika’yı tekrar “büyük güç yap”,
e Amerika süper güç, Amerika’yı tekrar büyük güç
yapacaklar. Bunun anlamı, hâlihazırda Amerika’nın
enerjisiyle ve çabasıyla işleyen, onun kurduğu ve
onun desteklediği uluslararası kurumların üzerine
inşa edilmiş olan uluslararası sistemi Amerika
desteklemekten vazgeçecek. Amerika tekrardan
büyük güç gibi davranmaya başlayacak. Charles
Kupchan’ın bir kitabı vardır, “No One’s World”, “Hiç
Kimsenin Dünyası”, işte o zaman çok kutupluluğa
geri döneceğiz.
Rahatlıkla Ruslarla Orta Doğu’da işbirliği yapabilir
IŞİD’i yok etmek için, yok da eder. Ama bunun sonucu
Orta Doğu’da Amerikan hegemonyasının tamamen
ortadan kalkması, Orta Doğu’nun tekrar 19. yüzyılın
sonundaki gibi büyük güçlerin mücadele ve nüfuz
alanı haline gelmesi olur. Ocak’tan önce direksiyona
geçemeyecek, önümüzdeki senenin ilk yarısı içinde
yavaş yavaş siyasetinin şekillendiğini göreceğiz, o
zaman daha kesin konuşmak doğru olur.
screenshot-2017-01-15-15-43-02

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s