PROF. DR. RAUF VERSAN İLE “KIBRIS SORUNU” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesindeki
uluslararası hukuk gerekçeleri nelerdir?
Kıbrıs sorunu, bizim, uluslararası ilişkilerdekarşılaştığımız diğer sorunlar gibi değil;kendisine özgü bir sorundur. Çünkü Kıbrıs
devletinin kuruluşu kendisine özgü bir yöntemle
olmuştur. Kıbrıs uzun yıllar Osmanlı idaresinde
kalmıştı. 1571’de II. Selim tarafından alınıyor.
Fiilen Osmanlı Devleti’nin elinden çıkması 1878’de
dönemin padişahı Abdülhamit’in adanın idaresini
İngilizlere vermesi ile oldu. I. Dünya Savaşı’nda karşı
cephelerde olunca (Osmanlı ve İngiltere) artık bu
1878’deki andlaşmanın da bir kıymeti kalmıyor. İdare
İngilizlerdeydi; egemenlik Osmanlı Devleti’ndeydi.
Sonrasında İngilizler “Zaten idare bizdeydi, artık
burayı ilhak ediyoruz.” diyerek adayı bir “crown
colony”e dönüştürüyorlar. Lozan Antlaşması’nda da
Kıbrıs’ın artık Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinden
çıktığı kabul edildi ve 1925’te resmen İngiltere orayı
“crown colony” yani taca bağlı bir sömürge haline
dönüştürdü. Ama adada hem Türk asıllılar var, hem
Yunan asıllılar var ve bunlar sadece birbirleriyle değil;
sömürge yönetimiyle –İngilizlerle- de çatışmaya
başladılar. Uzun süre de devam ettiler; takriben
1925’den 1950’lere kadar devam etti bu çatışmalar.
Baktı ki, Britanya, bu çatışmalarla başa çıkamıyor
–çünkü kendi de zarara uğruyordu bu çatışmalardan
dolayı- İngilizlerin genel vali dedikleri bir şahıs vardı
adada. Dedi ki bu şahıs, biz çekilelim bu adadan. Ama
çekildikten sonra ne olacak? Bir devlet kurulsun!
Yani ada ne Türkiye’ye bırakılsın ne de yepyeni bir
durum olsun –yani Yunanistan’a verilsin. Yeni bir
devlet kurulsun. Ve Zürih-Londra Antlaşmaları ile
bir cumhuriyet kuruldu. Bu andlaşmanın hükümleri
aynı zamanda bu yeni kurulan devletin yani Kıbrıs
devletinin anayasasının da bir parçası oldu. Bir de
1960 tarihli yine bu kurucu andlaşmalar kapsamında
Garanti Antlaşması diye bilinen bir andlaşma var
ve en somut gerekçe bu andlaşmadır. Diyor ki o
andlaşmanın birinci maddesinin ikinci fıkrası: Kıbrıs
Cumhuriyeti tümüyle veya bir bölümüyle herhangi
bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik
bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt eder. Bu Garanti
Antlaşması’nın taraflrından biri Kıbrıs Cumhuriyeti,
diğer taraflr –garantör- sıfatıyla Türkiye, İngiltere
ve Yunanistan. Ve Garanti Antlaşması hem Kıbrıs
açısından bir yükümlülük getiriyor hem de diğer
devletler açından. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu
PROF. DR. RAUF VERSAN İLE “KIBRIS SORUNU” ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Hazırlayan:
Burak HACIOĞLU burakhacioglu0@gmail.com
Tolga GEMİCİ ahmettolgagemici@gmail.com
57
yükümlülüğe sadık kalmasını garanti etme, eğer Kıbrıs
Cumhuriyeti aksi yönde bir girişimde bulunursa bu
durumu önleme yükümlülüğü altına giriyorlar. Kıbrıs
Cumhuriyeti kurulduktan hemen hemen üç sene sonra
Kıbrıslı Rumlar anayasaya aykırı bir biçimde eyleme
ve işlemlere başladılar. Öyle ki, Türkler –yine anayasa
uyarınca- iştirak ettikleri birimlerden kendilerini
soyutlama gereksinimi duydular. Bu şartlarda bizim
görev yapmamız imkânsızdır diyerek çekildiler.
Hâl böyle olunca Kıbrıs Cumhuriyeti işleyemez bir
hâle dönüştü. Bu durum Kıbrıslı Rumları daha çok
kızdırdı ve öyle bir noktaya geldi ki, Kıbrıslı Türkler
açısından bir dışlanma durumu oldu. Neticede 1974
yılında o harekât gerçekleştirildi. Türkiye, Kıbrıs
devleti kendi anayasasını –ki kendi anayasası kurucu
andlaşmaları yansıtan iç hukuk belgesidir- ihlal
ediyor; biz de bunu önlemek için müdahale ediyoruz
dedi. Bir de işin insan hakları boyutu vardı. Türk asıllı
Kıbrıslılar katlediliyordu orada. Onları da kurtarmak
için bu harekât yapıldı. Sorunuzun direkt cevabı ise
bu andlaşmadır.
Peki, bu Kıbrıslı Türklere karşı olan dışlama
halini Türkiye’deki ve Yunanistan’daki bir takım
dinamikler etkilemiş midir?
Öncelikle, daha önce bir makalemde belirttiğim
gibi1 Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs halkından tamamen
bağımsız, “kurdurulan bir devletti”. İkinci bir husus,
bir devletin var olabilmesi için bir ülkesinin olması
lazım; ülkede yaşayan insanların olması lazım –ve bu
insanların bir milleti oluşturmaları lazım; son olarak,
bir hükümetin olması lazım. Ayrıca tanınması gerekir,
gerekmez konusu sonra tartışılabilir. Peki, Kıbrıs
dediğimiz zaman bir milletten bahsedebilir miyiz?
Bence zor. Peki, millet yoksa devlet nasıl olur? Devlet
oldu ama o devlet de zaten oradaki halkın kendilerinin
değil; fakat başkalarının kurdurduğu bir devlet. Bir
de millet yok ise, devletin o üç önemli ögesinden
bir tanesi yok ise, zaten bu devletin uzun ömürlü
olması da mümkün değil; bir noktada tökezleyecekti.
Nitekim ilk tökezleme 1963’te başladı. Ondan sonra
da 1974’te harekât başladı. Peki, şunu soracaksınız:
millet ne demek? Kıbrıs’ta bir halk olduğu besbelli…
Peki, halkın bir millet sayılması için hangi özelliklere
sahip olması gerekir? Yoksa ikisi aynı şey mi? Hayır,
halk eşittir millet değildir. Halk dediğimiz zaman
bir insan topluluğunu kast ediyoruz. İnsanlar bir
toprağa –şöyle ya da böyle- bağlı olarak yaşıyorlar
ise halkı oluştururlar. Peki, halkı millet yapan nedir?
O ülkede yaşayan insanlar elbette bazı bakımlardan
birbirlerinden ayrılacaklar. Cinsiyet olarak erkeği,
kadını olacak; ırk açısından farklı olabilirler, din
açısından farklı olabilirler, dünya görüşü açısından
farklı olabilirler, tarihleri açısından farklı olabilirler.
Bunları anlıyorum, ancak onları birleştiren bazı
unsuların da olması lazım. Yani gelişigüzelce bir
arada yaşayan insanlar halkı oluşturabilirler ancak
milleti oluşturmazlar. Niye? İşte bunu anlatmaya
çalışıyorum: onları birbirinden ayıran unsurlar
olduğu gibi birbirine bağlayan unsurlar da var ve eğer
onları birbirinden ayıran unsurlar onları birleştiren
unsurlardan daha fazla ise onlar millet değil, halktır.
Aksi durumda da halk değil, millettir. Kıbrıs adasında
da ne yazık ki millet diyebileceğimiz bir insan
topluluğu yok. Ben 1974’ten önce de turistik bir
amaçla adaya gitmiştim. Güneyine de gittim adanın.
Mesela yolda yürürken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
bayraklarını resmi binalarda görüyordum ama onun
dışında binaların bir kısmına Türk bayrağı çekilmiş,
bir kısmına da Yunan bayrağı çekilmiş. Niye? Çünkü
orada yaşayanlar kendilerini Türk gibi görüyor,
ötekiler ise Yunan gibi görüyor. Ben kendimi Kıbrıslı
olarak hissediyorum diyebilecek insan yoktu orada.
Bazı hususlarda birleştirici unsurlar var ama birçok
durumda bunları birbirinden ayıran durum daha fazla
idi. Kıbrıslı Türk kendini Türk gibi görüyor Kıbrıslı
Yunan kendini Yunan gibi görüyor. Tamamen yapay
bir devletti bu çünkü bir milleti yoktu. Şimdi, bazı
ülkelerde millet yoktur ama buradaki insanlara
sadece halk da diyemiyoruz. Amerika Birleşik
Devletleri’nde bir Amerikan milleti yok çünkü o
kadar farklı kökenden, dinden, dilden insanlar var ki
bir Amerikan milleti diyemiyoruz ama onlara sadece
halk da diyemiyoruz. Ne diyoruz onlara, Amerikalı
diyoruz. Kanada da Amerika gibidir. Ama mesela
Fransa’da yaşayan kişilere Fransız diyebiliyoruz
çünkü bir Fransız milleti var, onlara Fransalı demeye
gerek yok. O kadar birlik unsuru söz konusu ki onlar
açısından, onlar bir milleti oluşturuyorlar. Bazen
Türkiye için de bu benzetme yapılmaya çalışılıyor
ancak yanlış bir benzetme ve art niyetle yapılan bir
benzetme. Deniliyor ki Türkiye’de de insanlar bir
millet oluşturacak kadar bir bütünlük arz etmiyor,
birçok noktadan ayrılıyorlar. Kürt’ü var, Çerkez’i var,
Laz’ı var, vs. bunlara Türk demeyelim. Ne diyelim
öyleyse? Bunlara Türkiyeli diyelim diyorlar. Nasıl
Amerikalı var, nasıl Kanadalı var; bunlara da Türkiyeli
diyelim. Hâlbuki bu doğru değil. Elbette Türkiye’de
de farklı ırklardan farklı dili konuşan insanlar yaşıyor
ama son aşamada bu insanları bir araya getiren çok
unsur var. Onları ayıran unsurlardan çok daha fazla
birleştirici unsur var. Her şeyin başında, bu ülkeyi
benimsemişlerdir. Herkes, burası bizim ülkemizdir
diyor. Dolayısıyla rahatlıkla Türk milleti denilebilir
ama işte Kıbrıs’ta bir milleti oluşturacak derecede
birliktelik duygusuna sahip bir insan topluluğu
21
Bahsedilen makale için bkz: VERSAN, Rauf, Kıbrıs Uyuşmazlığının Gerekçeleri ve Bunlara İlişkin Bazı Mülahazalar, Milletlerarası Hukuk ve
Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Cilt 33, Sayı 2 (2013), s. 663-670
58
yok ve bu da Kıbrıs sorununu yaratan, bu sorunun
giderilmesini önleyen bir unsur. Ve ben bu sorunun
çözüleceğini hiç zannetmiyorum. Pérez de Cuéllar
döneminde de bir takım fiirler öne sürüldü. Yani,
1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti aynı hüviyeti ile
fakat başka isim altında yaşatılmaya çalışılıyor. Tek
bir hukuki kişiliği olan bir devlet, bir birleşik devlet
gibi… Amerika Birleşik Devletleri nasıl var, orada da
Birleşik Kıbrıs Devleti veya Cumhuriyeti isteniyor.
Bunun parçaları olacak, bunlara belki devlet de
denecek, federe devletler olacak; bir tanesinde
Kıbrıslı Türkler yaşayacak, diğerinde Kıbrıslı
Rumlar yaşayacak; fakat uluslararası alanda sadece
tek bir devlet olacak. O da, Birleşik Kıbrıs Devleti.
Yani konfederasyon dahi kabul edilmiyor Annan
Planı’nda. Çünkü konfederasyon dediğiniz zaman
onu oluşturan devletlerin de ayrı hukuki kişiliğinin
kabulü gerekecektir. Annan Planı bunu kabul etmiyor.
İlle de tek hukuki kişiliğe sahip bir birim isteniyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
kuruluşunu uluslararası hukuk açısından siz
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk asıllı Kıbrıslılar o kadar mağdur oldular
ki, Kıbrıs’taki bürokrasiden ve devlet idaresinden
kendilerini soyutlamak zorunda kaldılar. Deniliyor
ki –mesela Yunanlar onu diyordu, Türk tezine karşı
olanlar da onu söylüyorlar- Türkler, kendilerini
soyutladılar onun için mağdur oldular. Niye
soyutladılar, keşke devam etselerdi, onlara verilmiş
haklar vardı? Kıbrıs Anayasası’na göre, mesela
başkan Kıbrıslı Yunan olacaktı başkan yardımcısı
ise Kıbrıslı Türk olacaktı. Bakanlar Kurulu’nda
sayılarınca dağılacaklardı. Mecliste yine bir dağılım
olacaktı. Türkler niye kendilerini soyutladılar
oralardan, kendi kendilerini mağdur ettiler, diyorlar.
Doğru değil bu durum. O zamanın olaylarını
yaşamış olanlardan veyahut gazetelerden okuyup
öğrenselerdi, o derece mağdur oldular ki; başka
türlü tepkilerini koyamazlardı ortaya. KKTC oradaki
Türklerin kendi kendilerini güvene almasının tek
yoluydu. 1974’ten sonra Türk federe devleti kuruldu.
Federe devlet ne demek? Biz ilerde kurulmasını
arzu ettiğimiz bir bütünün bir parçasıyız, onun için
kendimize federe devlet diyoruz, eğer ileride bir
federal devlet kurulursa onu kabul edeceğiz, demek.
Ancak yine Kıbrıslı Yunanlar bunu kabul etmediler.
Öyle bir noktaya gelindi ki, artık kendimize federe
devlet demenin bir anlamı yok, diye düşündü Kıbrıslı
Türkler. Artık bizim de kendimize ait bir devletimiz
olmalı diyerek KKTC kuruldu. Kasım 1983’te.
KKTC’nin kurulması hususunda Türkiye’nin
Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin yaşadığı sorunlar dışında
bir takım kaygıları olmuş mudur?
Bu Garanti Antlaşması olmasaydı dahi Türkiye’nin
meşru müdafaa hakkı zaten vardı. Meşru müdafaa ne
demek? Eğer bana karşı bir fili durum olursa yahut
bana karşı bir fili durum tehdidi olursa, ben o tehdide
yahut fili duruma yol açmış devlete karşı kendimi
savunurum. Peki, Türkiye’nin maruz kalabileceği fili
durum yahut tehdit neydi? Kıbrıs, Türkiye’nin güney
sınırlarının hemen karşısında, bir taş atımlık mesafede.
Orada Türkiye’ye karşı dostane his beslemeyen bir
devletin mevcudiyeti –bu Kıbrıs Cumhuriyeti olabilir,
Kıbrıs’ta hâkimiyeti elde etmiş olan Yunanistan
olabilir yahut bir başka devlet olabilir- Türkiye’ye
karşı çok ciddi bir tehdit. Amerika Birleşik Devletleri,
Küba’yı tehdit saymıyor muydu kendisi açısından?
Neydi tehdidi, yani Küba’nın kendisi tehdit değildi?
Onun zaten ne imkânı vardı ki ama Sovyetler Birliği
oraya neler neler gönderiyordu. Küçücük ada olan
Küba birden bire koskoca ABD’yi ürküten bir ülke
haline geldi ve ABD bu konuda tedbirini aldı. Aynı
şey Kıbrıs’ın başına gelemez miydi Türkiye için? Bu
da bir meşru müdafaa idi. Kıbrıslı Türklerin bekasının
garanti altına alınması lazım… 1960’ta kurulmuş
olan Kıbrıs Cumhuriyeti, kâğıt üstünde bu garantiyi
güya sağlıyordu. Bu güveni daha da sağlayabilmek
için garantör devletlerin adada belirli miktarda
asker bulundurma hakları da vardı. Nitekim Türk
askeri o sebeple adada bulunuyor. Annan Planı’nda
yahut şimdiki görüşmelerde Kıbrıslı Rumların ve
Yunanistan’ın isteği yabancı askerler adadan gitsin;
Türk askerleri çekilsin diyor. Kesinlikle çekilmesin.
Çünkü siz kâğıt üstünde, anayasada, andlaşmalarda
ne kadar güvence getirirseniz getirin, bunlar kâğıt
üstünde yazılı olmanın ötesine geçmeyecek yani
bir garanti sayılmayacak. Sizin mahallenizde bir
polis merkezi yok ise yahut köylerde yaşayanlar
için yakında bir yerde jandarma merkezi yok ise
–ama Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, Ceza
Kanunu’nda herkesin hakları var; yaşam hakkınız var,
kendi yaşamını idame ettirme hakkınız var. Hepsi var
kâğıt üstünde, çok güzel. Ama beş dakika mesafede
bir polis karakolunun oluşu sizin içinizi rahatlatmıyor
mu? Bir şey olursa oraya gideceksiniz yahut telefona
sarılacaksınız ve iki dakika sonra sirenini çala çala
polis arabası gelecek. İşte, sizin için en büyük teminat
bu. Aynı şekilde Kıbrıs Anayasası her türlü teminatı
veriyor, Garanti Antlaşması her türlü teminatı veriyor
ama oradaki Türkler o teminatı göze çarpacak şekilde
göremiyordu. Onun için bu görüşmeler yürümüyor.
Geçen İsviçre’de gene toplanıldı sanırım. Yine bu
noktada kilitlendi olay. Türk askeri çıksın istiyor
Kıbrıslı Rumlar. Kıbrıslı Türkler de hayır diyorlar.
Belki miktar hakkında konuşulabilir ancak kesinlikle
Türk askeri orada bulunmalı.
59
Peki, Türkiye’nin tüm bu meşru müdafaa
haklarına rağmen KKTC’nin tanınmama
gerekçeleri nelerdir?
Tanımama siyaseti güden devletlerin en somut
gerekçesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin
1983 tarihli ve 541 sayılı kararıdır. “Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi 18 Kasım 1983 tarihinde
aldığı 541 sayılı kararla KKTC’nin ilanının 1960
tarihli Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dair
andlaşma ile yine aynı tarihli Garanti Antlaşması’na
aykırı ve bu sebeple de geçersiz olduğunu, bağımsızlık
ilanının geri alınmasını, bütün devletlerin Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, egemenliği, toprak
bütünlüğü ve tarafsızlığına saygı göstermelerini,
Kıbrıs Cumhuriyeti dışında herhangi bir Kıbrıs
devletini tanımamalarını hükme bağlamıştır.” 541
sayılı karar bunu söylüyor. Kıbrıs Cumhuriyeti
dışında herhangi bir Kıbrıs devleti tanımayacak.
Tanımamalarının gerekçesinin bu olduğunu söylüyor
diğer devletler. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın
yedinci bölümü barış ve güvenliği ilgilendiren
konularda Güvenlik Konseyi’nin takınabileceği
tutumu ve alacağı kararları söyler. Bu bölümdeki
39. Madde der ki, barış ve güvenliğin ihlâl edildiği,
tehdide uğradığı durumlarda Güvenlik Konseyi
kararlar alır. Konsey, 541 sayılı kararını bu maddeye
dayanarak aldı. 39. Madde’ye göre Konsey’in aldığı
kararlar bağlayıcı değildir; tavsiye niteliğindedir. Yani
devletler ister bu kararı kabul ederler, istemezlerse
etmezler. Etmedikleri zaman da uluslararası hukuku
ihlal etmiş olmazlar. 541 sayılı karar olduğu için
KKTC’yi tanımıyoruz dediği zaman bir devlet…
sen bağlı değilsin ki o kararla; istersen tanıyabilirsin.
Türkiye’nin dostu denilecek devletler var –mesela
Pakistan, Azerbaycan- onlar neden tanımıyor diye
merak ediliyor bazen. Onların söylediği yahut onlar
adına söylenenler “Çok isterdik ama 541 sayılı
karar bizim de elimizi kolumuzu bağlıyor.” Hayır,
bağlamıyor; isterlerse tanıyabilirler. Nitekim Türkiye
de tanıdı KKTC’yi. Güvenlik Konseyi kararını
ihlal etmedi –bağlayıcı olmadığı için. Kaldı ki yine
sorunuzun bir cevabı olarak söyleyeyim, “tanıma”
artık, günümüzde, bir devletin kurucu unsuru olarak
sayılmıyor. Bir devlet tanınmasa dahi o bir devlettir,
uluslararası hukuka göre.
Peki, Türkiye’nin KKTC’nin tanınması
sürecindeki girişimlerini yeterli buluyor
musunuz?
Hayır, hiç bulmuyorum. Yeterli buluyor musunuz
diye değil, Türkiye girişimde bulunuyor mu diye
soracaksınız. Yeterli dediğiniz zaman, Türkiye bir
gayret gösteriyor da bu gayret yeterli oluyor mu
diye herhalde sorunuz. Ancak Türkiye bir gayret
göstermiyor bu konuda veyahut bizim bilmediğimiz
bir şekilde perde arkasından, kamuya yansımadan
bu yönde bir siyaseti varsa eğer bilemem ama bize
basından, yayından intikal ettiği ölçüde Türkiye böyle
bir gayret içerisinde değil. Çeşitli sebepleri var bunun.
Türkiye belki bir sonuç alamayacağını; en azından
yakın tarihte sonuç alamam neden gayret göstereyim,
diye düşünüyor olabilir. Yahut bunu kendisi açısından
dış siyasetinde ilave ağırlık olarak görüyordur çünkü
böyle bir yaklaşımda bulunsa, hadi artık KKTC’yi
tanıyın diye, “Türkiye bir de bizden bunu talep etti”
diyecekler. Veyahut boşuna ısrar etme diyecekler.
Türkiye birdenbire kendisini talebi reddedilmiş bir
devlet konumunda görecek. Bu açıdan da, Türkiye
bir ek dış siyaset sorunu oluşturabilir diye görüyordur
tanıma sorununu.
Peki, adada Birleşmiş Milletler tarafından
müdahaleden önce ortaya konmuş olan
uluslararası düzen ile müdahaleden sonra ortaya
konmuş olan uluslararası düzeni karşılaştırmalı
olarak nasıl değerlendirirsiniz?
Kıbrıs uyuşmazlığının gerçekleri en başta ne
ise şimdi de aynı; hiç değişmedi bu gerçekler. Yani
1960’ta devlet kurulduğunda ne idiyse adadaki
gerçekler, 56 sene sonra bu gerçekler hâlâ aynı. En
azından mahiyet itibariyle değişmedi, belki derece
itibariyle olabilir. Neydi o gerçekler? Mütecanis, yani
tek tip yahut birbirine uyan bir toplum değil Kıbrıs
adasında yaşayanlar. Her biri kendisini farklı bir
grup bir cemaat olarak niteliyor. Hatta kuruluşundan
önce de böyleydi bu durum Kıbrıs’ta. Osmanlıların
egemenliğine geçti dedik, o zaman adada mütecanis
bir toplum mu vardı? Hayır. Peki, fetihten sonra
orası sadece Türklerin mi oldu? Hayır. Her kökenden
insan var orada; Arap’ı, Müslüman’ı, Rum’u, Latin’i,
Asurî’si, Süryani’si… Bunların zaten bir millet
oluşturması imkânsızdı. Bırakın mütecanis bir toplum
oluşturmayı millet oluşturması imkânsız. Orada
toplumun bir kanadını oluşturan Türkler kendilerini
hâlâ güvende hissetmiyorlar. En başında da böyleydi
1960’ta devlet yeni kurulduğunda. 56 sene geçti
hala aynı ve onlara bu güvenceyi vermedikçe hiçbir
öneri başarılı olmayacaktır. Annan Planı olmadı.
Şimdiki müzakerelerde de adadan çekilsin deniliyor
Türk askeri. Oradaki halk için en büyük güvence
Türk askeri. Şimdi diyeceksiniz ki Kıbrıs’taki
Türkler bu kadar güvenceye muhtaçsa, adedi nedir
ki bunların; kaç 300 bin civarı mı? Daha şu an 3
milyon Suriyeliyi aldı Türkiye, orada birkaç yüz
bin Türk’ü alamaz mı? Adanın kuzeyinde yaşayan
Türkleri olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti alıp onları
Anadolu’da iskân etse iş bitmez mi? Hayır, bitmez.
Ben, Kıbrıslı Türklerin güvenlikleri sağlansın derken
60
böyle değil yani anavatana gelsinler bitsin olarak
değil; onların güvenliği orada sağlansın çünkü orası
da onların vatanı. Niye bir devlet, bir grup insanın
güvenliğini onları anavatanından çıkartarak sağlasın
ki? Onların güvenliğini Türkiye sağlayacaksa orada
sağlayacak yani garantör devlet olarak sağlayacak.
Tekrar ediyorum, onlar, kendilerini Kıbrıs’ta güvende
hissetmedikçe getirilecek hiçbir çözüm başarılı
olamayacaktır ve zaten kabul de edilmeyecektir.
Peki, Birleşmiş Milletlerin ortaya çıkardığı
düzen adada yürütülen karşılıklı müzakerelerde
antlaşma için temel alınan düzen midir?
Yoksa taraflr başka savlar üzerinden mi bu
müzakereleri yürütmektedir? Neden?
Birleşmiş Milletler kaç yıldan beri bakın
konuşmamızın başında Annan Planı dedik, ondan
önce Pérez de Cuéllar vardı, fiirler dizisi vardı.
Yani şu son 20 yıldan fazla sürede kaç tane genel
sekreter devreye girdi, çıktı hiç faydalı olamadı.
Demişim ki makalemde, Annan’ın Planından söz
ediyorum, toplum kavramı yerine millet kavramını
öne çıkarmış bulunuyor burada. Ortak bayrak, bir
milli marş gibi manevi sembollerle takviye edilmek
istenen bu kavram yani millet kavramı her şeyden
önce ortak bir devletin de varlığını gerektirdiğinden
Annan Belgesi bu hususu da ayrıntılarıyla düzenleme
işine girmiş. Mademki siz bir milleti oluşturmak
istiyorsunuz –ki bu yapay bir millet olacak bu plan
gerçekleşirse- o zaman kurulacak olan devlet de
bu milletin bir simgesi olan ortak bir bayrağa sahip
olacak, bir ortak milli marşı olacak. Şimdi bunların
olabileceğine ben ihtimal vermiyorum çünkü oradaki
halk bunu istemiyor. Ne Kıbrıslı Türkler bunu
istiyor, ne de Kıbrıslı Rumlar. Dolayısıyla işin artık
ayrıntısına da girmeye gerek yok Annan Planı’na
göre devlet başkanı nasıl olur? Rotasyonla mı olur?
Parlamento nasıl kurulur? Belediyeler nasıl kurulur?
Bu ayrıntılara girmeye hiç gerek yok. İşin esası
zaten kabul edilebilir bir esas değil. Peki, Birleşmiş
Milletler arabuluculuk vasıtasıyla veyahut başka
bir vasıta ile başarılı olamayacak ise, olamıyor ise
–ki şimdiye kadar olamadı- çözüm nasıl olacak?
Çözüm şimdiki durum devamı ile sağlanacak,
nitekim sağlanmış durumda. 1974’ten bu yana Kıbrıs
adasında bir kavga çıkmış değil. Kimse kimseyi
öldürmedi münferit hadiseler dışında. Sulh ve sükûn
var arada ama bir siyaset bilimcisi enteresan bir şey
söylemiştir: Cicero. “Bir çöl yarattınız, ondan sonra
‘oh sükûnet geldi’ diyorsunuz.” demiş. Kıbrıs’ta
da Türkiye için söyleniyor bu. Harekâtla bir çöl
yarattınız siz, ondan sonra sükûnet geldi diyorsunuz
siz, diyorlar. Az önce dedim ya ben 1974’ten sonra
orada bir çatışma olmadı diye; bir sükûnet var ama
öyle bir ortam yarattı ki Türkler demeye getiriliyor
başka türlüsü zaten olamazdı. Yani, sükûnet, ortaya
çıkışı ve devam edişi itibariyle kabul edilebilir değil
diyorlar. Bence tam tersi, kabul edilebilir. Ve bu
durumu pekiştirmek için KKTC varlığını sürdürsün
ve KKTC’nin varlığı devam etsin diye, Türkiye her
türlü yardımı yapmalı. Tanısın mı? Tanınırsa daha iyi
olur tabii. Çünkü tanımanın fonksiyonu daha farklıdır.
Bir devlet tanımışsa eğer başka bir devleti onunla
ilişkiye girme arzusunu açıklamış oluyor, bu kısım
önemli. Tanınacak KKTC ve tanıyan devletler onunla
her türlü ilişkiye girecekler. Ticari, kültürel, sportif
vs. Bunlar zaten filen yapılıyor şimdi, o zaman bunu
bir hukuki alt yapısı da olmuş olacak.
Peki, bu gün adadaki taraflrın ve Türkiye’nin
kesin olarak savlarında bir değişiklik var
mıdır? Bu gün Türkiye ve taraflr hangi savları
savunuyor?
Az önce biraz cevap verdim bu sorunuza fakat bu
konuda sizin sorularınıza cevap verdiğim takdirde şu
anki Türk dış siyasetini tenkit eder bir tutum takınmam
gerekecek. Çünkü dış siyasetinde Kıbrıs Sorunu,
Türkiye için bir yük olarak algılanmaya başladı
ve bu da dile getiriliyor Türk siyaset adamlarınca.
Şu kadar yardım yapılıyor deniliyor mesela yılda
600 milyon dolar gibi büyük bir meblağa yapılıyor
gibi. Şimdi bunu Türkiye’deki siyaset adamlarının
dile getirmesi bile hoş bir şey değil. Bakın bize ne
kadara mal oluyorsunuz gibi bir izlenim bırakıyor bu
sözler. Türk askerinin bir kısmının çekilmesinden söz
ediliyor, sonra Türkiye’den oraya gidenlerin belirli
bir kısmının iadesi gerektiğini savunuyor Kıbrıslı
Rumlar. Bu müzakerede de o vardı, yani belirli bir
tarihe kadar Türkiye’den Kıbrıs’a gelenler KKTC
vatandaşı sayılsınlar; onun ötekisindekiler sayılmasın.
Ya yabancı olarak kalsınlar ya da anavatanlarına
gönderilsinler deniliyor. Ben buna da katılmıyorum.
Anavatandan gelen Türkler ya da Kıbrıs adasındaki
Türkler diye bir ayrım yapılamaz ki. Kıbrıslı Türkler
dediğimiz zaman onların kökeni ne? Onlar da
Anadolu’dan oraya gitmiş Türkler, yani böyle bir
ayrım yapılması iyi bir şey değil bence. Sonra iade
edilebilecek bazı topraklar olmalı diyor Kıbrıslı
Rumlar. Onlar hakkında müzakere yapılıyor. O da
olmaz. Niye KKTC toprak iade etsin ki? Ayarlama
yapılabilir, yeşil hat boyunca küçük yerler verilebilir
ancak bu iade anlamını taşıyacak büyüklükte bir
toprak olmamalı. Ben hatta farklı bir şeyi de hep
düşünmüşümdür. Kıbrıs Cumhuriyeti 2004’te girdi
Avrupa Birliği’ne ve bu durum büyük bir ihlaldi
Kıbrıs Cumhuriyeti adına, Garanti Antlaşması’na
aykırı bir tutumdu. İngiltere ve Yunanistan açısından
da büyük bir ihlal vardı; onlar da garantördü, az
61
önce değindik. Garanti Antlaşması ikinci maddesine
göre garantör devlet bunu önleme yükümü altında.
Hâlbuki ikisi de Avrupa birliğinin üyesiydi o
tarihlerde ve yeşil ışık yaktılar bu duruma. Aslında
tam tersini yapmaları gerekirdi. Ama şimdi KıbrısAvrupa Birliği ilişkilerine girmeyelim. Ben hep şunu
düşünmüşümdür, uluslararası hukuka bu kadar ters
düşecek şekilde yani ihlal edecek biçimde Kıbrıs
Cumhuriyeti Avrupa Birliği’ne girmiş ise, Türkiye
–ne yazık ki- o tarihte giriş törenlerine katıldı. O
dönemki dışişleri bakanı –sonradan Türkiye’nin
Cumhurbaşkanı da oldu- gitti. Hiç lüzum yoktu buna.
Türkiye katılmayabilirdi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
üyelik törenlerine. İlle de katılmak istiyor idiyse,
çünkü Türkiye’de aday bir devlet, o zaman çok daha
düşük rütbeden biri mesela Yunanistan’daki Türkiye
büyükelçisi giderdi. İşte asıl söylemeye çalıştığım
şey, siz bu kadar büyük bir ihlal yapıp Kıbrıs’ı
Avrupa Birliği’ne alırsanız, o zaman ben de buna
karşı şiddetli bir tepki gösteririm diyebilirdi Türkiye.
O zaman ne olurdu Türkiye’nin tepkisi biliyor
musunuz? Maraş’ı açardı ve KKTC’ye dâhil ederdi.
Maraş şimdi açılmamış durumda, kullanılmıyor. Bir
çözüm sağlanıncaya kadar statüsü askıda şimdi. Ben
o tarihte, Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa birliğine dâhil
olduğu tarihte, Maraş’ı KKTC’ye dâhil ederdim.
Ki burada uluslararası hukuka aykırılık da yok. Bir
misilleme dediğim zaman, hem Kıbrıs Cumhuriyeti
ihlal etmişti Garanti Antlaşması’nı hem de garantör
devletler sıfatıyla Britanya ve Yunanistan ihlal etmişti.
Açık ihlal bunlar. Hâlbuki KKTC’nin Maraş’ı açmış
olmasında herhangi bir hukuk ihlali yok ama çok
büyük bir cevap olurdu bu. KKTC’nin ve Türkiye’nin
çok ciddi anlamlı ve hazmı güç bir cevabı olurdu.
Yapılmadı.
Şuan adadaki İngiliz üslerinin siyasi hukuk
açısından durumu nedir ve taraflrın buna
Türkiye’de dâhil bu üslere yaklaşımı ne
yöndedir?
Uluslararası ilişkiler uzmanlarının –sizler de
öylesiniz yahut öyle olacaksınız ilerde- kullanmayı
çok sevdikleri ifadeler var. Jeostratejik konumu, önemi
derler. Kıbrıs bunun başlıca örneği. Eğer jeostratejik
önemi olan bir ülke varsa dünyada en başta Kıbrıs adası
geliyor. Birçok bölgeye uzanan yolların tam kesişme
noktasında ve tarih boyunca da öyleydi. İngilizler bir
sömürgeci devlet olmaktan çıkıp da orayı siz artık
kendi devletinize sahip olabilirsiniz dediği zaman bu
fırsatı tamamen elinden bırakmak istemedi. Bu kadar
jeostratejik önemi olan bir adadan ben tamamen
elimi ayağımı çekiyorum demek istemedi. Onun için
belirli miktardaki toprak parçasını –ki bunlar denize
kıyısı olan topraklar- hükümran üs bölgeleri olarak
bunları elinde tutmak istedi. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni
kuran Zürih-Londra Antlaşmaları’nda bununla ilgili
hükümler var. Hükümran bölge dediğimiz zaman
İngiltere o bölgede egemenliğe sahip ama yine o
andlaşmalarda belirlendiği üzere askeri amaçlarla
egemenliğini kullanıyor İngiltere. Dinlemek için,
istihbarat için kullanıyor İngiltere; bu zaten gizli bir
şey değil, orada İngiltere’nin telsizleri var, antenleri
var, uydu haberleşmeleri var oradan çok iyi bilgi
topluyor. Terk etmek istemiyor İngiltere bu avantajlı
konumunu. Hatta Annan Planları yapılırken, hatta
şimdi de, Kıbrıslı Rumlar diyorlar ki: Artık sömürge
idaresi sona erdi ama İngiltere hâlâ varlığını orada
egemen üsleri vasıtasıyla devam ettiriyor; buna
katlanmak istemiyoruz; feragat etsin İngiltere
bundan ama İngiltere istemiyor bunu. İngilizler,
Annan Planı’na göre Kıbrıs Cumhuriyeti’ne 117
kilometrekarelik bir alanı vermeye razılar. Ancak
geri kalan kısmı kullanmak istiyorlar. Bir de tabii,
o pek telaffuz edilmiyor şimdi, Doğu Akdeniz’de
enerji güvenliği sorunu var. Doğu Akdeniz’de
hidrokarbonlar keşfedildi. Şimdi devletler sahip
çıkmaya çalışıyorlar. Kimileri münhasır ekonomik
bölge ilan etti, kimileri bu hidrokarbonlar benim kıta
sahanlığıma dâhil diyor. Yani bu konu baya güncel
bir konu ve problem de yaratıyor. Türkiye’nin de
bu konuda bir takım görüşleri var –Yunanistan’la
ilgili olarak, Mısır’la ilgili olarak. Niye bunları
söylüyorum, hükümran bölgeler, denize kıyısı olan
bölgeler dedim, dolayısıyla orda da İngiltere’nin kıta
sahanlığı var. İngiltere orayı münhasır ekonomik
bölge ilan edebilir, şimdiye kadar bununla ilgili bir
açıklama işitilmedi İngilizlerden ancak belki de
bunun da planları yapılıyordur İngiltere Dışişleri ve
Savunma Bakanlığı’nda. Tepki konusuna gelince;
Türkiye bildiğim kadarıyla bu konunun üstüne pek
gitmiyor. Tepki gösterseniz ne olacak ki, andlaşmalarla
sağlanmış bu haklar. Türkiye ile İngiltere arasındaki
ilişkilerde bir pürüz değil bu konu.
Bu konuda son olarak eklemek istediğiniz bir
şey var mı?
Hayır, ancak umarım faydalı olmuştur bu konuşma.
Kıbrıs sorunu Türkiye’nin dış siyasetteki diğer
sorunları gibi değil. Birçok devletle Türkiye’nin
arasında sorun var ama Kıbrıs o sorunlardan sadece
bir tanesi gibi değil, özel bir sorun bu. Türkiye’nin
de Kıbrıs’la olan ilişkisi, geçmişinin eskiye gidişi
itibariyle değil, orada yaşayan soydaşlarımız
bakımından, kendisinin de güvenliğini ilgilendiren
bir sorun olduğu için bu önemli bir yer işgal ediyor.
Bu önemli soruna siz de el attınız. Hem hazırlandınız
hem beni devreye soktunuz; size de teşekkür ederim.
Değerli vaktinizi ayırdığınız için biz teşekkür
ederiz.
screenshot-2017-01-15-16-02-58

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s