Mehmet Alkan ile Röportaj

1-) Neden Lozan Barış Antlaşması’na gerek duyulmuştur ve Türkiye’yi Lozan Barışı’na iten sebepler nelerdir?

 

Lozan Barış Antlaşması’na gerek duyulmuştur çünkü Türkiye bu sırada Milli Mücadele sürecinden başarıyla çıkan, galip gelen bir hareketin temsilcisidir fakat – öncelikle şunu belirtmem gerekiyor – bu genellikle yanlış anlaşılan bir konu. Lozan Antlaşması Türkiye açısından I. Dünya Savaşı’nı sonlandıran bir antlaşma; milli mücadeleyi değil. I.Dünya Savaşı’nı sonuçlandıran, İstanbul Hükümeti’nin kabul ettiği ama Türkiye’deki aydınların veya milli mücadele hareketinin kabul etmediği Sevr’in yerine I.Dünya Savaşı’nı bitiren Lozan Antlaşması’dır. Milli mücadelenin sonunda imzalanmıştır fakat imzalanmasının sebebi I.Dünya Savaşı’nda yenilmiş Osmanlı’nın sınırları ve yükümlülükleri dâhil olmak üzere ne ile karşı karşıya kalacağını göstermektir. Türkiye açısından I.Dünya Savaşı’nı önce Sevr bitirdi, Türkiye bunu milli mücadele hareketiyle kabul etmemiş oldu işte bu yüzden Türkiye açısından savaşı bitiren antlaşma Lozan Barış Antlaşması’dır. Almanya açısından savaşı bitiren Versay; Macaristan açısından savaşı bitiren Trianon; Avusturya açısından Saint Germain ve Bulgaristan açısından Neuilly Antlaşması savaşı bitiren antlaşmalardır. Bu devletler savaşı kaybeden ülkelerdi. Lozan’ın bir başka önemi de milli mücadele sonucunda elde edilen siyasi durumu tescil etmesidir. Artık milli bir devlet temsilcileri ile birlikte vardır ve bu milli devlet ‘’korsan’’ değil, kurumlarıyla (meclis, hükümet ve yargı…) hâkim olduğu siyasi coğrafyasıyla dünya tarafından tanınan, meşru kabul edilen bir devlet olmuştur. Aslında Lozan 1911’de Trablusgarp ile başlayan, coğrafyamızı doğrudan etkilemesi açısından 1912’de Balkan Savaşı ile devam eden on yıllık bir savaşın 11 Ekim 1922’de bitmesi ile imzalanan bir antlaşmadır.Yani Türkiye neredeyse aralıksız on yıl savaşmıştır ve bu açıdan Lozan Barış Antlaşması I.Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmadır.

 

 

2-) Lozan Barış Konferansı’nda Türkiye’yi Rauf Bey’in temsil edeceği yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu durum özellikle muhalif unsurlar tarafından desteklenmiştir. Bu desteğin oluşmasının altında ne gibi sebepler yatmaktadır?

 

11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalandığında daha birinci meclis dönemindeydik. Bu dönemde meclise baktığımızda iki ana grup vardır: Müdafaa-i Hukuk grubu da dediğimiz Atatürk ve bütün silah arkadaşlarından oluşan milli mücadelenin lider kadrosunu kapsayan birinci grup ve muhalefet grubudur. İkinci grubun içinde İslamcılar, sosyalistler, muhafazakârlar ve liberaller de var. Dolayısıyla ilk meclis döneminde – 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalandığında – mecliste bu iki ana grup birbiriyle rekabet halindeydi ve bir müddet sonra ikinci grubun tasfiye edilme süreci başladı. Sebebi şudur: Lozan görüşmeleri iki evrede yapıldı. İlk dönem20 Kasım 1922’de başlayıp 4 Şubat 1923’e kadar giden dönemdir. Bu dönemde hala birinci meclis görevdeydi fakat birinci meclis içindeki ikinci grup, hem Mustafa Kemal liderliğindeki Müdafaa-i Hukuk grubuna hem de Lozan Görüşmelerinin seyrine sert eleştiriler getirmeye başlamıştı. Özellikle bu süreçte ‘saltanatın kaldırılması’ ikinci grubu en çok rahatsız eden neden olmuştu. Haliyle bu durum birinci grup ile ikinci grup arasındaki tartışmayı ve gerilimi biraz daha arttırmıştır; ayrıca Lozan Görüşmeleri de başlayacaktır ve bu süreç aslında ikinci bir iç yarılmayı da beraberinde getirmiştir. İkinci iç yarılmadan kastımda şu: Mudanya Mütarekesi’ne kadar birinci grup ve ikinci grup var demiştim, bu birinci grup içinde de bazı iç çatlaklıklar oluşmaya başlamıştır. Bunun sebebi de öncelikle başkomutanlık yetkisinin Mustafa Kemal’e verilmesi konusunda ikinci grupla beraber tereddüt edilmesidir. 11 Ekim 1922‘de Mudanya imzalandığında aslında Mustafa Kemal hem Sakarya’da hem de Dumlupınar’da bir başkomutan olarak kendini kanıtlamış şekilde ortaya çıktı. Yani 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Mustafa Kemal’in eşitler arasında birinci durumu gündeme geldi. Arkadaşlarının tereddüt etmesi de bu yükselmenin siyasi bir tasdikle liderliğe çevrileceği kuşkusu hakkındaydı. Bu öne çıkma, Türkiye’yi temsilen Lozan’a Rauf Bey’in gönderileceği beklenirken İsmet Paşa’nın Murahhas Heyeti’nin başkanlığına seçilmesiyle güç kazandı. Ardından İsmet Paşa, mecliste Hariciye Vekili seçildi ve dolayısıyla bu konum İsmet Paşa’ya güç verdi ama asıl güç Mustafa Kemal Paşa’ya verilmiş olan bir güçtü. Böylece Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadeleye beraber çıktığı arkadaşları içerisindeki kendi çekirdek kadrosuyla Lozan Görüşmeleri’ni yürütmeyi başarmış oldu. Bu olayın kendisi bile bir süre sonra mecliste birinci gruptaki çatlağın büyümesine sebep oldu çünkü bir yandan birinci ve ikinci grup kendi arasında mücadele ediyor; bir yandan da birinci grup içerisinde bir ayrılma yaşanıyordu. Sorun geçici olarak şöyle çözüldü: ikinci grubun eleştirileri artmaya başlayınca erken seçime gidildi ve erken seçimle birinci meclisin ikinci grubundaki herkes tasfiye edildi. Eğer tasfiye olmasaydı, Lozan’da antlaşmanın imzalanacağı fakat meclis tarafından onaylanmayacağı kesindi. Dolayısıyla meclisin kompozisyonu değiştirildi ve seçimler sonucunda yeni bir meclis oluşturuldu. Yeni meclis tamamen birinci gruptan oluşuyordu fakat birinci grubun içinde de zaten az önce söz ettiğim çatlak başlamıştı. Peki, o çatlak neden başladı? Bir, Mustafa Kemal Paşa’nın sistem içerisinde çok fazla öne çıkmaya başlaması; iki, Lozan Görüşmelerini meclisten bağımsız şekilde yürüttüğü suçlamasıyla karşı karşıya kalmasıdır. Mustafa Kemal – ki bu konudaki haksız bir eleştiri değildir – kendi inisiyatifiyle, İsmet Paşa ile – ikisi arasındaki telgraflara göre – süreci yürütmek istemiştir. Şimdi, daha görüşmelerin başında Rauf Bey’in ekarte edilmesi ve o gruptan kimsenin Lozan heyetinde yer almaması cumhuriyetin başında oluşacak olan ayrılmanın da belirginleşmesine yol açtı. Lozan sonrasında bu çatlak, Lozan’dan dönen İsmet Paşa’nın karşılama törenine Rauf Bey’in katılmak istememesiyle daha da belirginleşmiştir. Yani bu durum iç ve dış politikalarla yakından ilgilidir.

 

 

3-) Konferansın Lozan’da yapılacağı kesinleştikten sonra delegasyonu görevlendirme yetkisinin hükümette mi yoksa mecliste mi olduğu tartışmaları yaşanmıştır. Muhalefet, Türkiye’yi Lozan’da temsil edecek heyetin TBMM tarafından seçilmesinde oldukça ısrarcı olmuştur. Bu ısrarcılık neden kaynaklanmıştır?

 

Lozan’a gönderilen heyet Mustafa Kemal Paşa’nın inisiyatifiyle seçilmişti ancak unutmamak gerekir ki İsmet Paşa’yı da Hariciye Vekili olarak seçen TBMM idi. Başta İsmet Paşa, Fevzi Çakmak ve Mustafa Kemal Paşa bu Murahhas Heyet’in (Lozan’a gidecek heyetin) meclis tarafından seçilmesine karşıydı çünkü muhalif grup Mustafa Kemal Paşa’nın istemediği bazı isimleri o Murahhas Heyete seçebilirdi ve sorun yaşayabilirlerdi. Bu sebeple gidecek olan heyeti meclis seçmemiştir. Söz konusu dönemde usule göre biliyorsunuz meclis başkanı vekil atamıyordu, meclis seçiyordu.

 

4-) Londra Konferansı’nda ilk defa Kürt Sorunu gündeme geldiğinde Anadolu’daki bazı Kürt aşiret reislerinin meclise bağlılıklarını net bir şekilde ifade etmelerine rağmen İngiliz delegelerin ısrarla Kürt unsurunu öne sürmelerinin nedeni nedir; Wilson Prensipleri ‘ne aykırı olmasına rağmen Lord Curzon’un ‘’Britanya orduları, Musul ve Irak üstünde iddia sahibi olmalıdır.’’ Fikrinin altında yatan sebep sadece Musul Petrolleri midir?

 

Kürt Meselesi Sevr’de de vardı. (Ermenistan’ın içinde kurulacak özerk bir Kürdistan meselesi) Fakat Kürt hareketi Türkiye’de Milli Mücadele boyunca hemen hemen milli mücadeleyi zaafa uğratacak herhangi bir harekette bulunmadı, evvela bunu hatırlatmak isterim. Musul, Kerkük ve Süleymaniye Meselesi’yle de bunlar yakından ilgilidir. Wilson Prensipleri’ne göre bir bölgede kim çoğunluksa bölgeyi o almalı gibi bir ilke uygulanıyor, ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi bir takım ilkeler savunuluyordu. Şimdi, İngiltere’nin tezi şu: Musul’a baktığımız zaman Musul’da en büyük grup Araplar, sonrasında Kürtler ve en son Türklerdi. Dolayısıyla bu sıralamaya baktığımızda Türkler azınlıkta oluyor, Araplar çoğunlukta. İngilizlerin “Musul ancak Arap vilayeti olabilir.” şeklinde bir tezi var. Bunun üzerine İsmet Paşa günümüze kadar gelecek olan meşhur tezi uluslararası alanda ilk defa dile getirdi: “Hayır orada Türkler çoğunluktadır.” Hatta bunun üzerine İngiliz Heyeti de böyle bir şeyin nasıl olabileceği konusunda şaşırmıştır. İsmet Paşa’ya göre, Kürtler ve Türkleri birlikte hesap etmek gerekir ki iki nüfusu beraber hesap edersek Araplardan fazla oluyor, hakikaten de öyleydi.

Ancak İngilizler, Kürtler Türklerden ayrı bir kavim diye düşünürken, İsmet Paşa karşı çıkıyor: “Biz Orta Asya’dan beraber geldik ama onların yolu şaştı dağa çıktılar, dillerimiz ayrıldı fakat sonuç olarak Kürtler ve Türkler aynı kökten gelen Türk kavmidir. Bu yüzden onları beraber hesap etmek gerekir.” şeklinde bir tez savunuyor. Tabi bu, sonra Türkiye’nin resmi tezi de olacak ve Türkiye’nin yaşadığı Kürt meselesinin de ana sebeplerinden biri haline gelecektir. Kürt kimliğini tanımamak yapılabilecek en büyük hatalardan biriydi ve Cumhuriyet Dönemi boyunca maalesef yapıldı.

Musul meselesinin kökündeki tezler Araplar mı yoksa Türkler mi çoğunluk şeklinde ayrılıyor. Ayrıca tekrar etmekte fayda var, İsmet Paşa Kürt meselesini ilk defa uluslararası alanda böyle ifade etmiş oldu. Bu, Cumhuriyet Dönemi’ne damgasını vuracak Kürt kimliği inkârının ve izleyen süreçte de ülkenin resmi ideolojisinin bir parçası haline gelmesine sebep oldu.

 

 

5-) Musul Sorunu Lozan’da halledilememiştir ve Cemiyet-i Akvam’ın hakemliğine bırakılmıştır. Görüşmeler çıkmaza girince 20 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti Konseyi sorunu ele almıştır ancak Türkiye, Konsey’in bağlayıcı karar alamayacağını öne sürmüştür ve konu Adalet Divanı’na taşınmıştır. Bu düşüncede hangi faktörler etkili olmuştur?

 

Bir önceki soruda da söylediğimiz gibi Musul önemli bir enerji kaynağı olan petrole sahipti. ‘Musul Sorunu’ da Lozan’da çözülemediği için zaten Lozan sonrası sürece bırakılmıştır ve özel bir komisyon aracılığıyla Musul Meselesi, Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiştir ki İngilizler ellerindeki büyük gücü oynayabilsin. Bu mesele oraya gönderildikten sonra büyük ölçüde İngiltere’den yana bir sonuç çıkacağı zaten belliydi ve öyle de oldu ancak bir tartışma daha çıktı:’’Milletler Cemiyeti bağlayıcı karar alabilir miydi, alamaz mıydı?’’ Türkiye, alamaz şeklinde bir tez öne sürerken; İngiltere’nin tezi alabilir şeklindeydi. Bu kritik konu Milletler Cemiyeti’nde hararetli şekilde tartışılırken 1925’te Şeyh Said isyanı patlak verdi. Bu isyan aslında, Musul’da İsmet Paşa’nın öne sürmüş olduğu ‘Kürtlerin ve Türklerin birlikte hesap edilmesi, aynı kökten geldiği ve kardeş oldukları fikri’nin tersini ispatlar nitelikteydi. İşte, İngilizler bu sebepten dolayı Kürt ve Türk nüfusunu beraber sayılamaz diyerek İsmet Paşa’ya karşı çıktılar. Bu olay, Musul’un farklı şekilde sonuçlanmasına sebebiyet verdi.

 

6-) Lozan Konferansı’nın ilk altı haftasında Fransa’nın ‘’Boğazlar ve Musul sorununda Ankara’yı desteklemesine rağmen; Osmanlı borçları ve imtiyazları konusunda çok katı davranmıştır. Bu tutumun sebebi nedir?

 

Biliyorsunuz Lozan Görüşmeleri’nin başlıkları var. Boğazlar bir başlık, borçlar bir başlık, azınlıklar bir başlık, kapitülasyonlar bir başlık. Osmanlı borçları meselesi, çok sorunlu bir alan. Şu sebepten dolayı: İlk borçlar 1853-1854’te alındı; 1876’ya kadar hata yapmıyorsam yaklaşık 19 – 20 defa borç alındı. 1876’da Osmanlı ödeme gücü azaldığı için anapara ödemesi konusunda bir faiz indirimi rica etti. Bir kriz yaşamıyordu ama o seneyi atlatmak için tenzil-i faiz kararnamesi denen faizlerde indirimi talep etti. Avrupa bunu Osmanlı ekonomik krize giriyor diye okudu. Borçlarını isteyince hakikaten bir ekonomik kriz yaşandı. Bunun üzerine 1881 yılında bu borçları tahsil etmek için Duyun-i Umumiye İdaresi kuruldu fakat Duyun-i Umumiye İdaresi kurulduğunda alınmış olan bu borçlara konu olan kimi yerler Osmanlı İmparatorluğu’ndan çıkmıştı. (93 Harbi dediğimiz Osmanlı-Rus Savaşı sırasında) Buna rağmen onların tahsil edilmesi vs. Duyun-u Umumiye ’ye kaldı ve Türkiye’de şu konuda ısrar etti: Bana kalan, benim Lozan’da çizdiğim sınıra dâhil olan yerlerle ilgili borçlardır. Misak-ı Milli dışında kalan yerler ile ilgili orada hangi devlet kurulduysa oranın borcunu oradan isteyin şeklinde bir tez geliştirdi. Tabi, bu borcu önce Osmanlı’nın sırtına yüklemek istediler çünkü o borç aynı zamanda yeni kurulmuş, kurulacak devleti de mali olarak tutsak edecek bir rakamdı. Neyse, bu Fransa’nın isteği sonucunda başarıldı. Fransa 1914’te savaşa girince Osmanlı kapitülasyonları kaldırdı. Fransa, kapitülasyonlara dayalı olarak Türkiye’de kurulan şirketlerden vergi almaya başlamıştı, bunu da geri istediler. Yani 1914’ten 1920’ye kadar alınan vergileri iade edip eski kapitülasyon hukukuna uygun koşullarda çalışmaya devam edeceklerdi. İşte bu teze Türkiye itiraz etti. Sonuçta Türkiye’nin iyi kötü dediği oldu. 1954 yılına kadar da bu borçlar ödendi. Burada şuna dikkati çekeğim: 1854 yılında alınan borçların bitmesi yüz yıl aldı. Sonra da 1955’te Türkiye ekonomik krize girdi ve IMF ve Dünya Bankası’ndan yeni borçlar aldı. Bu da çok ilginç bir detaydır.

 

 

7-) Sevr’in öngördüğü Türkiyeye karşılık Lozan nasıl bir Türkiye öngörmüştür ayrıca Türkiye Lozan’dan tüm istediklerini gerçekleştirmiş şekilde geri dönebilir miydi, buna askeri ve siyasi gücü yeter miydi?

 

Her şeyden önce şunu hatırlayın: Osmanlı yenilmiş bir ülkeydi ve Türkiye’yi Orta Anadolu’da küçük bir toprağa mahkum eden Sevr’in imzalanmış olmasına rağmen, önce milli mücadelenin başlaması, ardından Doğu ve Batı cephelerinde askeri başarıların kazanılması seyri değiştirmeye başladı. Dolayısıyla Sevr’in kabul edilmemesi, yerine Lozan’ın I. Dünya Savaşı’nı bitiren bir antlaşma olarak ortaya çıkması Türkiye’nin eski imparatorluk coğrafyasına değil ama herhalde hiçbir devletin başaramayacağı bir coğrafyaya sahip olmasına sebep oldu. Bunu ısrarla belirtmemin sebebi şu: Lozan bir hezimet mi bir zafer mi,Musul’u mu verdik adaları mı verdik gibi bir takım cahilce laflar etrafta çok dolaşıyor. Daha o dönemde muhalifler bunu söylüyorlar fakat burada unutulan bir konu var. Lozan elde edilen bir başarıdır. Keşke daha çok şey alınabilseydi ama sonuçta Türkiye masaya o kadar büyük bir badirenin yani on yıllık bir savaşın sonucunda – konuşmamızın başında belirttiğim gibi 1912’de başlamış ve 1922’de insanıyla, coğrafyasıyla, ekonomisiyle, siyasetiyle yorgun fakat galip bir ülke olarak – masaya oturdu. Karşısında İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya, Ukrayna, Hırvatistan, Romanya ve Yunanistan var. Lozan’ın ilk döneminde çok büyük bir zafiyet oldu. Ayrıca İngiliz istihbaratı gizli yöntemlerle Türkiye ile Lozan arasındaki telgraf hattını Romanya üzerinden deşifre etti ve her şeyden haberi oldu. Türkiye’nin bu süreçte eli çok zayıftı çünkü İngiltere hep yeni argümanlarla karşımıza geçti. Sonradan bu durum fark edildi ve iletişim sistemi değiştirildi ama sonuçta I. Dünya Savaşı’nın galibi ne kadar büyük devlet varsa onlarla masaya oturduk, yenildiğimiz bir savaştan milli mücadele vererek pazarlık yapabilir hale geldik bu yüzden Lozan bu durumlardan elde edilen bir başarıdır, bunu hatırlamak lazım. Ortada eşit koşullarda masaya oturduğumuz, sonuna kadar ayak diretebileceğimiz ve yeni bir savaşı göze alabileceğimiz bir durum yoktu Türkiye her yönden güçsüzlük yaşarken ve zaafa düşmüşken emperyalizme direnmiş bir ülkedir. Bundan dolayı Lozan Türkiye açısından kuşkusuz bir, başarıdır.unnamed-4

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s