Ayda Sezgin yazdı: TÜRKİYE’DE POGROM KAVRAMI BAĞLAMINDA 6-7 EYLÜL OLAYLARI VE OLAYLARA TARİHSEL PERSPEKTİFTEN BAKIŞ

A. GİRİŞ
B u çalışmada öncelikle 6-7 Eylül Olayları’nadair; süreci ve yaşananlara zemin hazırlayankonjonktürü kavramak adına genel çerçevede
pogrom kavramı izah edilmeye çalışılacaktır. Pogrom
genel olarak bir gruba karşı siyasi, etnik ve dini sebeplerle uygulanan şiddet hareketleridir ki yakın tarihimiz-
de yaşanan 6-7 Eylül Olayları çalışmada bu kavram referans alınarak açıklanmaya çalışılacaktır. Çalışmanın
devamında olayların niteliğine dair ayrıntılara yer verilecektir. Başta İstanbul’da yaşayan gayrimüslimler üzerinde yoğun etkileriyle hissedilen şiddet olaylarının İz-
mir ve Ankara’daki seyri kısaca ele alınacaktır. Yaşanan
olayların toplumsal yaşamda ve düzende meydana getirdiği kargaşa ve huzursuzluk halleri ele alınacak hatta
toplumsal hayattaki bu kırılmaların bireylerin yaşamları
üzerindeki etkileri de dönemin tanıklarıyla yapılan mü-
lakatların yer aldığı eserler kullanılarak anlatılmaya çalışılacaktır. Hükümetin genel çerçevede aldığı önlemler
ve bu önlemlerin dilde, ekonomide, eğitim ve kültür alanında doğurduğu Türkleşme politikaları ele alınacaktır.
Ardından Türkleştirme politikalarını daha iyi kavramak
adına ulus-devlet inşa süreci ana hatlarıyla ele alınarak
bu doğrultuda politikaların arka planı temellendirilmeye
çalışılacaktır.
B. TÜRKİYE’DE YAŞANAN “POGROM”:
6-7 EYLÜL 1955
Türkiye’de 6-7 Eylül 1955 tarihinde yaşananları tanımlamak için “olay” kavramı kullanır. Bu bağlamda da
yaşananlar “6-7 Eylül Olayları” olarak literatürde yer etmiştir. Fakat süreç ve etkilerini yalnızca olayla anlatmak
doğru değildir; yarattığı tahribatlar bakımından “olay “
kavramıyla değil “pogrom” kavramıyla açıklamak daha
doğru olacaktır.
Pogrom kavramı, köken olarak Rusçadır (norpom).
Kavramın Rusçadaki karşılığı daha geneldir ve toplu
şiddet eylemlerini tasvir etmek için kullanılır. Tarihsel
olarak yaşanan örneklerine bakıldığında pogrom, genellikle dinsel, etnik ve siyasi nedenlerle bir gruba karşı
yapılan şiddet hareketleri olarak değerlendirilir. Evleri,
işyerlerini, ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları dövmek, yaralamak, tecavüz etmek, öldürmek gibi eylemler
bu şiddet olaylarının değişik formlarını oluşturmaktadır.1
Dönemin iktidar partisi Demokrat Parti’den Cumhuriyet tarihine kalan kara lekelerden biri olan 6-7 Eylül
Olayları, siyasi tarihimize; azınlıkların yoğun olarak ya-
şadığı İstanbul ve İzmir gibi kentlerde başta Rumlara
sonrasında azınlıklara yöneltilen talan, yağma ve korkunç saldırılar olarak geçmiştir. Gerçekleştirilen bu ey-
lemler mala, cana ve ırza yönelik olup azınlıklara karşı
sistematik şiddet ve tepkinin uzantısıdır.
C. OLAYLARIN NİTELİĞİNE DAİR DETAYLI
BİR TASVİR
“6 Eylül 1955 günü saat 13.00’te, devlet radyosu,
Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve yapılan bombalı bir
saldırı haberini duyurdu ve bu haber öğleden sonra İstanbul Ekspres gazetesinin iki ayrı baskısıyla yayıldı. 2
Günün ilerleyen saatlerinde, çeşitli öğrenci birliklerinin
ve “Kıbrıs Türktür Cemiyeti(KTC)”nin çağrısı doğ-
rultusunda, Taksim Meydanı’nda bir protesto mitingi
düzenlendi. Bu mitingin ardından, bazı gruplar İstiklal
Caddesi’nde bulunan gayrimüslimlere ait işyerlerinin
camlarını taşlamaya başladılar. 3 Kısa sürede Taksim civarındaki-gayrimüslimlerin geleneksel ikamet ve iş çevresi olarak bilinen- Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı
gibi bölgeler, çeşitli araçlar ve gereçlerle donanmış olarak gelip işyerlerini, evleri, okulları, kiliseleri ve mezarlıkları tahrip eden insan yığınlarının akınına uğradı. 4
Aynı biçimde Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Arnavutköy, Bebek gibi daha uzak semtlerde; kentin Asya kıtasında yer alan Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy
gibi semtlerde hatta Adalar’da şiddet olayları meydana
geldi. 5 Bu saldırılara aşağı yukarı 100 bin kişinin katıldığı düşünülmektedir.”6
Saldırıların başlangıç ve olayların ilerleyiş sürecine
dair de ele alınması gerekenler şunlardır:
Saldırılar, 20 ila 30 kişiden oluşan organize olmuş
birlikler tarafından gerçekleştirildi. Bunlarda kendi
aralarında kışkırtıcılar, önderler, tahripçiler olarak sı-
nıflndırılabilir.7 Bu grupların da insanların gayrimüslim komşularını ihbar ettikleri düşünüldüğünde halkın var olan gayrimüslim nefretini körüklediğini söylemek
yanlış olmayacaktır. Dönemin tanıklarıyla yapılan mü-
lakatlarda grup önderlerinin gayrimüslimlere ait ev ve
işyerlerinin adreslerini mahalle muhtarlarından istedikleri söylenmiştir. Hatta kahvehanelerde oturan erkekler
saldırılara katılması yönünde kışkırtılmış, gayrimüslimlere ait dükkânların camları indirilmiş, Rumların eşya
depoları dahi yağmalanmıştır. Kiliseler de saldırılardan
payını almıştı; içlerindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edilip yakıldığı gibi,
bazı kiliselerin tamamı ateşe verilmişti.8
Yaşanan tüm bu olaylarda güvenlik güçlerinin pasif
bir tutum takındığını hatta milliyetçi gösterilere sempati
duyduklarını dönemin tanıklarının anlattıklarına dayanarak söylemek mümkündür. Dilek Güven, “Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları” isimli çalışmasında bir polis
memurunun ifadelerini kullanmıştır ki bu ifadeler de
güvenlik güçlerinin muhtemelen müdahale etmemeleri
yönünde bir talimat aldığı düşüncesini destekler niteliktedir:
“Askeri mahkemelerdeki duruşmalarda, tutanaklara
özel bir tanık ifadesi koydurmaya çalışıyordum. Hâkim
de bunu kabul etmişti. Polis memuru Hikmet Çolak, 6-7
Eylül 1955 günü, Sarıyer Karakolu’nun telefon santralinde görevliydi. Emniyet Müdürlüğü’nden karakollara
ve karakollardan Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan telefon görüşmelerini bağlıyordu. Savcının ‘Ne bildiği’ ile
ilgili soruya, ‘Sizin de pek iyi bildiğiniz gibi o gün, hırsızlık ve yangın olayları dışındakilere göz yummak için
emir almıştık’ şeklinde yanıt vermişti. 9
Gayrimüslimlere yönelik bu azmettirici tutumlar
başta Rumların yoğun olarak yaşadığı İstanbul’da baş
gösterseler de diğer şehirlerde de yağma, talan, ev baskınları gibi şiddet olayları görülmüştür.
Ç. İZMİR’DEKİ SALDIRILAR, GÜVENLİK
GÜÇLERİNİN TUTUMU
Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve yapılan saldı-
rı haberi, İzmir’de yerel bir gazete tarafından yayıldı.
Konak Meydanı’na çekilmiş olan Yunan bayrağı saldırıların hedef olmuştur. Gençlerden oluşan bir grup,
bayrağı “Kıbrıs Türk’tür! ,Gavurlara ölüm! Nidalarıyla
indirip yaktı.10 İzmir’de de Rumlara yönelik korkunç
saldırıları; Yunan Konsolosluğu’na hücum, Alsancak,
Bornova ve Buca semtlerinde Rumlara ait ev ve işyerlerini yağmalama, Ortodoks kilisesini ateşe verme, limandaki Rum bayraklı teknelere zarar verme şeklinde
görmek mümkündür. Yine Dilek Güven’in çalışmasını
göz önünde tutarak İzmir’deki güvenlik güçlerinin pasif
tutumlar sergilediği söylenebilir:  “Olayların gittikçe daha fazla büyüdüğünü fark ettim. Kordon’dan sesler geliyordu o tarafa doğru yü-
rüdüm. Orada grup grup adamlar vardı ve limandaki
gemilere saldırmak istiyorlardı. Öğrenebildiğim kadar
Basmahane’ de de olaylar çıkmıştı. O tarafa doğru gittim. O kalabalığın içinde vali de vardı. Beni tanıyan birkaç polis memuruna rastladım, neler olduğunu sordum.
Bana, Yunan pavyonuna saldırıldığını, konsolosluğun
yakıldığını söylediler. Neden müdahale etmediklerini
sordum, çünkü etrafta dağınık bir şekilde duruyorlardı.
Aldığım cevap ise öyle bir emir almadıklarına dair idi.
Hatta polislere, saldırganlara agresif davranmamaları
emri verilmişti.”11
Olayların diğer şehirlerdeki seyri İstanbul ve İzmir’de
yaşananlardan daha Rum sayısının azlığı nedeniyle
farklılık göstermiştir. İstanbul dışındaki kentlerde ise
gayrimüslim nüfus çok olmadığı için saldırıların daha
sınırlı ve bu saldırılarında yarattığı tahribatların etkilerinin daha az olduğunu söylemek mümkündür.
Örneğin Ankara’da ağırlıklı olarak öğrenci protestoları olmuş, şiddet olayları meydana gelmemiştir.
Eskişehir’de gençlerin katıldığı ufak çaplı gösteri olay-
sız sonlanmıştır. Adana’da gençlik örgütlerinin protesto
amaçlı toplanması güvenlik güçlerinin şiddet kullanmasıyla dağıtılmıştır.
D. OLAYLARIN AKABİNDE HÜKÜMETİN İLK
MÜDAHALELERİ VE ÖNLEMLERİ
“6 Eylül 1955 akşamı trenle Ankara’ya doğru hareket etmek üzere İstanbul’dan ayrılan Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin birçoğu, yolda ayaklanmaların boyutu
konusunda bilgilendirilmişlerdi. Derhal geriye döndüler, “örf idare ilan ettiler ve birlik komutanlarına, silah kullanarak sükûnet ve düzeni sağlamalarını emrettiler.”12 6 Eylül gününün son saatlerinde devreye sokulan
birlikler şiddeti ve saldırı hallerini kontrol altına almayı
başarsalar da huzursuzluklar birbirini takip eden gün ve
haftalarda yeniden baş göstermiş, gayrimüslimler sıkça
sözlü tacize maruz kalmışlardır. Geceleri 00.00 ve 05.00 arası uygulanan “sokağa çıkma yasağı”, devriyelerin
kontrolleri ve İstanbul, İzmir ve Ankara’daki tutuklamalarla, her üç kentteki şiddet olaylarına son verilebildi.13
İçişleri Bakanı Namık Gedik, emniyetin başarısızlığı
nedeniyle istifa etti ve yerine, geçici olarak Savunma
Bakanı Ethem Menderes atandı. Bakan Fuat Köprülü,
vekâleten savunma bakanlığı görevini üstlendi.14 Meclis
Genel Kurulu toplantısında tüm konuşmacılar, olayları,
Türkiye’nin bir hukuk devleti olarak itibarını zedeleyecek ulusal bir facia olarak değerlendirdiler.15
E. OLAYLARIN TOPLUM VE BİREYLERİN
YAŞAMLARI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Yaşanan olayların etkilerini doğrudan gayrimüslim
halkın evlerini, işyerlerini talan, ölüm, yaralama, kadınlara tecavüz, ibadethanelerine saldırı şeklinde görmek
mümkündür.
Resmi bir Türk kaynağına göre 4.214 ev, 1.004 işyeri,
73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında
fabrika, otel, bar vb. yerlerin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğramıştır.16 Ayrıca Kudüs Patrikhanesi’ne bağlı
olan ve Bizans döneminden kalma pek çok kutsal eseri
barındıran üç manastır da tahrip edilmiş ve yağmalanmıştır.17
Saldırıların sonucunda oluşan ve çok büyük bir kısmının da bildirilmediğini tahmin edilen maddi hasar da
ciddi oranda yüksektir. Olaylardaki maddi hasarın, talan edilen yerlerin, hırsızlıkların boyutuna bakıldığında
insan yaralama ve öldürmenin basit düzeyde bir karşı-
laştırma ile görece daha az olduğu söylenebilir. Çünkü
saldırılar esnasında faillerin çoğu doğrudan bedensel bir
saldırı da bulunmamış, maddi zarar vermiş ya da yerle-
şim yerlerini tahrip etmişlerdir. Ancak Dilek Güven’in
çalışmasında; dönemin tanıkları ile yapılan röportajlarda ortaya çıkan üzerinde durulması gereken bir nokta
Rum kadınların tecavüze uğramasıdır.
“Ahlaka aykırı davranışlar da vardı. Mesela evlerde
kadınlara tecavüz ediliyordu. O gün, çok tecavüz oldu.
Kadınlar sonradan Yunan Konsolosluğu’nu haberdar
ettiler. O zaman polisler sivil olarak bana geldiler,
doktor olduğum için. Hastaneye gittik ama kadınlar
susuyordu. Bunun üzerine polise sordum: ‘Evli misin?’
’Evet’ dedi. ‘Bir gecede 500 kişi senin karını ya da kızını
taciz etse, sen ne anlardın?’ Susacağını söyledi. Kadınların suçu yok. Failleri resmi makamlara ihbar ediyor
ama herkesçe bilinmesini istemiyorlardı. Bu genç kızların pek çoğu sonradan evlendiler. Delikanlılar, bundan
sorumlu olmadıklarını söyleyerek, buna rağmen onlarla
evlendiler.”18
Bu röportajdan şiddetin kadınlar üzerindeki psikolojik boyutunu korku ve sindirilme üzerinden görmek
gerekir. İhbar etmelerine rağmen herkesin bilmesini
istememeleri hatta bazılarının bu durumu gizlemeleri,
tedavi olmaktan kaçınmaları bunun en somut göstergesidir. Gayrimüslim azınlıkların aleyhine işleyen Türkiye
Cumhuriyeti’nin homojen bir ulus devlet yaratma sürecinde izlenen politikaların, bireylerin yaşamlarında gü-
vensizlik sorunu teşkil ettiği söylenebilir. Devlet; onun
varlığı ve sürekliliğini tehdit ettiğini düşündüğü unsurlara karşı alacağı önlemleri ya da izleyeceği güvenlik
politikalarını ön planda tutarken; bireylerin yaşamlarını
daha geri planda bırakabilir. Çünkü önlemlerin ve gü-
venliğin sınırlarının nasıl çizileceğine dair genel ilkeleri
o toplumun kimliği üzerine kurar. Bu noktada da azınlık
olan kesimin yahut grubun güvenliğinin nerede durduğu
tartışmalı bir konudur.
F. 6-7 EYLÜL OLAYLARININ AKTÖRLERİ
Hükümetin, saldırıların acilen aydınlatılmasına katkıda bulunacağını duyurduğu özel mahkemeler 10
Eylül1955’te ilk sorgulamaları yapmışlardı.19 Özel mahkeme savcılarının sorgulamalara dayanarak hazırladıkları iddianamelerde 1.886 kişi tahrip, 1.622 kişi hırsız-
lık, 595 kişi yağma, 333 kişi tahrik, 21 kişi kundaklama
ve 3 kişi dini kurumlara saldırıyla suçlandı. Suçlamalara neden olan diğer konular olarak; yabancı devletlere karşı gösteri, ulusal çıkarları zedelemek, komünist
propaganda, adam öldürme, sabotaj, baskın, tecavüz,
hükümete hakaret, orduya hakaret ve devlet erkine mukavemet sıralanmıştır.20
G. 6-7 EYLÜL OLAYLARI’NIN PERDE
ARKASINA GENEL BİR BAKIŞ
Bu bağlamda 1950’li yıllarda öncelikle azınlıkların
tarihini ele almak daha doğru bir bakış açısı sunacaktır.
Türk milliyetçiliğinin bir uzantısı olan mezhepsel homojenleştirme politikalarını, azınlıkların Türkleştirme
politikalarından önceki geçmişine ve Cumhuriyet devrindeki konumlarına ayrı ayrı bakarak kavrayabiliriz.
Cumhuriyet devrinde gayrimüslim azınlıkları konu
edinen çalışmaların önemli bir bölümünde bu toplulukların tarihi ikili bir karşıtlık temelinde ele alınır: fail Türk
devleti(Türkleştirme politikaları) ve mağdur azınlıklar.
Son dönemde yapılan çalışmaların önem ve değeri ne
olursa olsun bunların çoğunluğunun 1923 sonrasında
azınlıkları mağdur eden devlet politikalarının çizgisel
bir aktarımının ötesine geçmediğini itiraf etmek gerekiyor. Milliyetçilik çalışmalarının bir uzantısı olarak
değerlendirilebilecek bu incelemelerde “Türkleştirme
politikalarının” nın yansımalarını görmek mümkündür.
Ayhan Aktar’ın Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları başlıklı çalışmasında dile getirdiği “…sokakta konuşulan dilden okullarda öğretilecek tarihe; eğitimden
sanayi hayatına; ticaretten devlet personeli rejimine;
özel hukuktan vatandaşların belli yörelerde iskân edilmesine kadar toplumsal hayatın her boyutunda, Türk
etnik kimliğinin her düzeyde ve tavizsiz biçimde egemenliğini ve ağırlığını koymasıdır.”21
Azınlıkların tarihini anlayabilmek için onları Türkleştirme politikasının mağdurları olarak görmemek gerekir. Çünkü azınlıkların da bir tarihi vardır. Bunu da
ancak azınlık toplumların ülkenin genelindeki toplumsal değişim ve dönüşüm süreçleri ile etkileşimleri ve
genel toplumla tek tarafl olmayan ilişkileri kavrayarak
görebiliriz.
Bu bağlamda da ulus-devletlerin kuruluş sürecine ve
Osmanlı’nın çok kimlikli yapısına etnik-mezhepsel homojenleştirme politikalarını algılamak açısından tarihsel perspektiften bakmak gerekir.
“19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa’ya, kitlesel göçler,
iskânlar ve sürgünler damga vurmuştur. Sadece Dünya Savaşları döneminde yerlerinden edilen insan sayı-
sı, 40 ila 80 milyon arasındadır. Halkların bu şekilde
yer değiştirmesi ancak modern ulus-devletin gelişimiyle
bağlantılı olarak anlaşılabilir. Ulus devletlerin öncülleri, genelde farklı etnik gruplardan oluşmuş etnik imparatorluklardı. Ulus öncesi aidiyetlerini belirleyen
unsur ise bir etnisiteye mensubiyet değil; aşiret, derebeylik ya da din gibi, toplumsal otoritenin büründüğü
çeşitli biçimlerdi. Modern devletin kurulmasıyla etnik
ve kültürel birlik olarak tanımlanan ulus kavramı, yeni
bir meşruiyet kaynağı olarak ortaya çıktı. Çok uluslu
imparatorlukların dağılmasını, etnik olarak homojen
devletlerin kurulması çabası izledi. 1919-1920 Paris
Antlaşmaları ve 1923 Lozan Antlaşması’yla belirleyen
belirlenen yeni devlet sınırları, “kendi devletini” talep
edenlerin beklentilerini de gerçekleştirecekti. Fakat bu
antlaşmaların sonucunda homojen ulus-devletler değil;
imparatorluklar içindeki etnik gruplardan birinin, ulusun kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini
yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik
gruplara azınlık statüsü atfedildiği devletler oluştu.
Eski imparatorlukların dilsel, kültürel ve dini anlamdaki karmaşıklığı, devlet sınırlarıyla tek bir etnisitenin
örtüşmesini olanaksız kıldı. Dolayısıyla yeni devletlerin
sınırları içerisindeki azınlıkların oluşması kaçınılmazdı. Ne var ki bu yeni devletlerin azınlıkları, genellikle,
ulus-devletin homojenleştirilmesi yönünde bir engel ve
hatta tehdit olarak algılandılar. Devletin yeni meşruiyet
zeminini meydana getiren unsur etnik-kültürel birlikti.
Bu nedenle, diğer etnik grupların varlığı, ancak yeni
devletin bir zaafı olarak görülebilirdi. “Devlet büyüğü”
seçkinlerin gözünde azınlıklar sadık vatandaşlar değil,
devletlerin istikrarını ve hayatta kalma şanslarını tehlikeye atan, genç ulus-devletin “gelecekteki hainleri” idi.
Büyük imparatorlukların sona ermesiyle doğan etnik
olarak homojen ulus-devlet paradigması iskân, sürgün,
göç, tahliye ve soykırım biçiminde işleyen “etnik temizlik” sürecini tüm Avrupa’da devreye soktu. Özellikle
etnik ve kültürel karışımın çok karmaşık olduğu, yerle-
şim düzenlerinin homojen ulus-devletlerin beklentilerini hiçbir şekilde karşılamadığı Balkanlar’da yeni devlet sınırları, ilgili etnik grupların zaman zaman tehcir,
katliam ve karşılıklı “hesaplaşma” ların iç içe geçtiği
süreçlere maruz kalmasına yol açtı. 22
Osmanlı İmparatorluğu, hem dilsel hem de dinsel
açıdan çok karma bir yapıya sahip olduğundan 19. yüz-
yıldaki ulus-devlet kurma çabasından payını almıştır.
İmparatorluğun bünyesindeki birçok toplum dönemin
koşulları içinde kendi kaderini tayin etmiştir. Osmanlı
İmparatorluğu 19. ve 20. yüzyılda Avrupa’da gelişen
siyasal sistem değişikliklerinden derinden etkilemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi kabul edilen Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde de çoğu Türk olan
Anadolu sınırları içerisinde yaşayan toplumdan ulus yaratma çabası içine girilmiştir. Anadolu sosyal, kültürel,
dil ve din açısından çok karma ve farklı yapıda bir coğ-
rafyadır. Bu yüzden de ulus ve kimlik inşa süreçlerinde
farklı yollar ve politikalar izlenmiştir. Türkiye’de birden
çok etnik kökeni bünyesinde barındıran ulus-devlet modeli üzerine kurulan bir ülke olduğundan 6-7 Eylül’de
yaşanan olayları daha iyi anlamak adına ulus ve kimlik
inşa süreçlerinde izlenen bu çeşitli politikalara daha detaylı bakmak gerekmektedir
H. EKONOMİNİN VE BÜROKRASİNİN
TÜRKLEŞTİRİLMESİ
Ekonominin durumuna Cumhuriyet kurulmadan evvel bakmak faydalı olacaktır. Bu konuda Murat Koraltürk Erken Cumhuriyet Döneminde Ekonominin Türkleştirilmesi adlı eseriyle önemli bir çalışma sunmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomide gayrimüslimler etkin bir role sahiptiler. Osmanlı İmparatorluğu’nda
faaliyette bulunan Avrupalı sermayedarlarla dilsel ve
dinsel yakınlıkları, Osmanlı pazarını bilen işgücüne
ihtiyaç duyan bu sermayedarların gayrimüslimler ile
yakınlaşması ve birlikteliğini doğurdu. Kimi gayrimüslimler bir başka devletin uyruğuna geçerek kapitülasyonlarla yabancılara sağlanmış mali ve yargı alanındaki bağışıklıklardan yararlanma imkânı buldu. 23
Ticaret ve zanaat alanında gayrimüslimler, Müslü-
manlara çok yüksek oranda üstün konumdalardır. Gayrimüslimler iç ve dış ticaretin yanı sıra halıcılık ve ipekçilik gibi zanaatlarla da uğraşmışlar, madencilik alanında
da varlık göstermişlerdir. İlerleyen süreçte mübadelenin
Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini de bu bağlamda  ele almak gerekir. Erken dönemde mübadelenin üretim
üzerinde rol oynadığı söylenebilir. Çünkü mübadele
yıllarında bazı Rumlar hasadını yapmadan tarla, bağ ve
bahçelerdeki ürünlerini bırakarak Türkiye’yi terk etmiş-
lerdir. Bazı tarımsal ürünler ise gidenlerin ardından yağ-
malanmıştır. Gayrimüslimler üzerine uygulanan iskân
politikalarının da zaman alması gidenlerin ardından kalan tarımsal ürün ve toprakların bakımsız kalmasına sebebiyet vermekle gelenlerin de çeşitli iş kollarına hemen
yerleştirilememesi ve üretim süreçlerine dâhil edilmesinde yaşanan sorunlar dönemin ekonomisinin üzerinde
ciddi engeller oluşturmuştur. Tüm bunların sonucunda
da ekonomideki mübadele döneminden gelen çatlaklar
konusunda alınan önlemler siyasi olmuştur. Türk etnik
kimliğinin Cumhuriyetin taşıyıcı unsuru olduğu göz
önünde tutulduğunda da ekonomi de izlenen politikaların da milliyetçi bir çizgide olup sanayinin Türkleştirilmesini öngörmüşlerdir. Bu amaçla önce1923’te, tüm
üyeleri aynı zamanda milletvekili de olan Milli Türk Ticaret Birliği kuruldu. 24 Kurulan bu birliğin etkisiyle bir
takım teşviklerle fimasını kapatan, hatta çoğu zaman
ülkeyi terk eden gayrimüslimlerin karlı fimalarının hisselerinin satın alınılmaya çalışıldığı söylenebilir. Ancak
ekonominin Türkleştirilmesi yalnızca ticaret sektörü ile
sınırlı tutulmamış olup yabancı fimalardaki gayrimüslimlerin yerine Türk çalışanlar yerleştirilecektir. Sadece
İstanbul’da 1926 yılına kadar işten çıkarılan Rumların
sayısı 5.000’di. 25 Devlet Demir Yolları İşletmesi’nin tüm
gayrimüslim personeli işten çıkarılmıştı. 26 Ayrıca Türk
mallarının tüketilmesi yönünde yapılan kampanyalarla,
devletin yerli mal alınması için yaptığı gazete propagandalarıyla ekonominin Türkleştirilmesi sürecinin ivme
kazanacağı düşünülmüştür.
Ekonominin Türkleştirilmesi amacıyla başlatılan politikalar bürokraside de farklı formlarla varlığını sürdürmüştür. Gayrimüslimler devlet bürokrasisinden dışlanmıştır. “Kamu hizmeti için verilen iş ilanları da, resmi
devlet politikasının temelini oluşturan unsurun etnisizm
olduğunu ispatlar niteliktedir. Bu ilanlarda (1936-1938)
büyük oranda, Türk etnisitesine aidiyet talep edilmekte,
Türk vatandaşı olmak yeterli görülmemektedir. Askeri
okullara başvuranlar için, Emniyet Müdürlüğü’nde bu
kişilerin ‘saf Türk ırkına mensup’ olup olmadıklarını
denetleyen bir merkez oluşturulmuştur. Böylece Türk
etnisitesine mensup olmak, devlet görevlerinde yer alabilmenin başlıca koşulu haline getirilmiştir.”27
I. DİLİN TÜRKLEŞTİRİLMESİ
Ulus-devlet yaratma idealinde homojen bir toplum
yaratmak amacıyla dil sosyal yaşama müdahale amaçlı kullanılmıştır. Ortak bir kimlik inşası ve bu kimliğin
korunması noktasında da devletin resmi dil politikaları
önem arz etmektedir. İnsan topluluklarının birbirinden
farkını yansıtan en önemli öznel unsurlardan birisi de o
topluluğun dilidir. Dil ulusal kimliğin en belirgin özelliklerindendir çünkü ulus temelli bir toplumda dil yalnızca bir iletişim alanı olmaktan çıkar ve bireyler arasında bağlayıcı ve birleştirici bir görev üstlenir.28
Bu noktada da Cumhuriyet döneminde dilin bağlayıcı
ve birleştirici işlevini ön plana çıkarmak adına yürütü-
len uygulamalara bakmak gerekir. 1932 yılında Türk Dil
Kurumu kurulmuştur. Ulusal dilin yabancı unsurlardan
arındırılma süreci, Arap alfabesinin Latin alfabesiyle
değiştirilmesi, Arapça ve Farsça kelimelerin dilden çıkarılması, Türkçenin anadil olarak belirlenmesi, kamusal
alanda Türkçe konuşma zorunluluğu ve 1934’te çıkarı-
lan Soyadı Kanunu ve kanunun kapsamı ulusal birliğin
güçlenmesi yolunda Türk dilini baskın bir hale getirmek
için yapılan çalışmalardır. Kısaca dilin bireyler üzerinde
bir gruba aidiyet hissi duyulması noktasında birleştirici
rolü bu politikalarla temellendirilmeye çalışılmıştır.
Bunun yanında eğitim, kültür, yayın gibi alanlarda
milliyetçi bir söylemin genele yayılarak eşit haklara
sahip bireylerin iradelerini beyan ederken topluluk anlayışı içerisinde bir üst gruba yani ulusa aidiyet hissetmeleri amaçlanmıştır. Bu bağlamda siyasal ulusçulukta
“ulusal eğitim dili”, “ulusal yayın dili” ve “ulusal kültür dili” oluşturularak yurttaşların ulus aidiyetlerinin
pekiştirilmesi yönünde çalışmalar izlenmiştir. 29
Özetle modern ulus-devlet sisteminde çok dillilik
toplumsal bütünleşmenin önündeki en büyük engellerden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde
kimlik inşası ve ulusal bütünlük amacıyla Türkçenin tek
resmi dil kabul edilmesi ve anayasal düzeyde koruma
altına alınması da bunun en açık göstergesidir. Bu politikalarla da dil ulusçuluğunun benimsenerek toplumda
dile bağlı etnik çeşitliliğe dayanan alt kimlikleri asimile
ederek Türk ulus kimliğinin inşa edileceği düşünülmüş-
tür.
Ardından etnik-mezhepsel homojenleştirme politikaları bağlamında; iskân politikalarının da ekonominin
ve dilin Türkleştirilmesi yönündeki uygulamaların yanı
sıra azınlıkların asimile edilmesi amacıyla geliştirilen
politikalardan biri olduğunu söylemek mümkündür.
İ. OLAYLARDAN SONRAAZINLIKLARIN
HÜKÜMET CEPHESİNDEKİ KONUMU VE
AZINLIK GÖÇLERİ
“6-7 Eylül 1955’teki olaylar, devletle iç içe geçmiş  sivil kurumların, Jön Türklerce başlatılan “Küçük
Asya’nın etnik ve demografi homojenleştirme projesini tamamlamak üzere aldıkları tedbirlerden biridir.
Devletin yeni meşruiyet zeminini oluşturan etnik-kültü-
rel birlik, farklı dini ve etnik kimliklerin varlığına izin
vermiyordu. Bilhassa gayrimüslimler, “sadakatsiz vatandaşlar ve genç ulus devletin gelecekteki hainleri”
olarak görülüyordu.”30
Yaşanan olaylardan Meclis tartışmaları DP’nin siyasi elitinin de gayrimüslimleri hiçbir şekilde haklara
sahip vatandaşlar olarak görmediğini bize ispatlar niteliktedir.
Özetle; 6-7 Eylül Olayları, Rum, Ermeni ve Yahudilerin dalgalar halinde göç etmelerine sebep olmuştur.
Çünkü Türk Devleti gayrimüslimler üzerinde büyük bir
güven kaybı yaşatmıştır. Şiddet eylemlerinin boyutu
ve korkutuculuğu insanların doğrudan hanelerinin içine yöneltilen saldırılar tüm bunlar karşısında güvenlik
güçlerinin pasiflği gayrimüslimleri göçe yöneltmiştir.
Tabi büyük oranda ekonomik zarara uğramaları da göçü
zorlaştıran ve ikilemde bırakan noktalardan biridir. Türk
hükümeti de yalnızca gayrimüslimlerin Türk pazarından
sermayelerini çekmelerinden duyduğu endişeyle göçü
engelleyici uygulamalar başlatmıştır. Fakat bu uygulamalar gayrimüslimlerin göç etmeyi arzulamalarında
etkili olmuştur. 6-7 Eylül Olayları sonrası yaşanan göç
dalgaları da artık İstanbul’un eski kozmopolit yapısından eser kalmadığını ispatlar niteliktedir.
6-7 Eylül Olayları, Türk hükümetinin eleştirel gazeteciler üzerinde baskı yaratması, muhalefetin faaliyet
alanının daraltılması, eleştirel bürokratların sürülmesi,
üniversite öğrencileri ve entelektüellerin sınırlandırılması, kontrol altına alma çabaları noktasında otoriter
devlet alışkanlıklarının göstergelerini sunmaktadır.
1955 olayları yalnızca Türkiye’deki iç politika gelişmeleri bağlamında değil başta Menderes dönemindeki dış politika parametrelerini göz önünde tutarak Kıbrıs
Sorunu özelinde de değerlendirilmesi daha objektif bir
bakış açısı sunması konusunda belirleyici olacaktır.
J. SONUÇ
6-7 Eylül 1955 tarihinde Türkiye’de bir pogrom
yaşanmıştır. Ele alına bütün bu bilgiler ışığında 6-7 Ey-
lül tarihinde yaşananları pogrom kavramından bağımsız açıklamak mümkün değildir. Azınlıkların evlerini,
işyerlerini talan etmek, yağmalamak, insan öldürmek,
kadınlara tecavüz etmek pogrom kavramının kendi içinde barındırdığı yoğun şiddet halinin farklı biçimleridir.
Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı haberi Türk halini sokaklara dökmüş, mitinglerle başlayan olaylar çeşitli birliklerin kışkırtıcı tutumu ve gayrimüslim nefretini körüklemeleri yönündeki söylemlerle
hanelerin hatta kiliselerin, mezarların, okulların insan
yığınına uğramasına sebebiyet vermiştir. İstanbul, Rumların yoğun nüfusa sahip oldukları bir kenttir. Haliyle
olayların en ağır tahribatı İstanbul’da görülmüştür ki
milliyetçi söylemler sonucu gayrimüslim komşularını
ihbar eden insanların varlığı İstanbul’daki nefretin ve
şiddetin boyutunu gösterir. İzmir ve Ankara gibi kentlerde de mitingler görülmüştür. Hükümetin belli saatlerde sokağa çıkma, devriye gezintileri, tutuklamalar olay-
ların seyrinde aldığı önlemlerden bazılarıdır. Dönemin
tanıklarıyla yapılan röportajlarda güvenlik güçlerinin
pasiflği, yangın dışındaki olaylara müdahale etmemeleri ve saldırganlara agresif davranmamaları yönünde
emir almaları hatta milliyetçi gösterilere duydukları
sempati duymalarının da olaylardaki etkisi dile getirilmiştir. Güvenlik güçlerinin doğrudan bireylerin yaşamları ve güvenliği noktasındaki pasiflği nefretle işlenen
suçlara sebebiyet veren noktaların başındadır. 6-7 Eylül
olaylarına tarihsel bir perspektiften bakmak adına azınlıkların Cumhuriyet’ten önceki geçmişini bilmek önem
arz etmektedir. Osmanlı Devleti’nin varisi olan Türkiye
Cumhuriyeti’nin azınlıklar üzerine izlediği; ekonominin, kültür ve eğitim kurumlarının dilin Türkleştirilmesi politikalarının tarihsel bir perde arkası vardır ki o da
ulus-kimlik inşa sürecidir. Politikalar bütünlükçü bir
ulus-devlet yaratma; etnik, mezhepsel, demografi homojen bir yapı yaratma gayesinin sonucudur. 6-7 Eylül
sürecindeki muhalefetin sindirilmesi, eleştirel gazeteciler ve bürokratlar üzerindeki baskı, öğrenci hareketlerinin kontrol altına alınma çabası otoriter bir devlet yapı-
sının göstergesidir.
KAYNAKÇA
GÜVEN, Dilek, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İleti-
şim Yayınları, 6.Baskı, İstanbul, 2014
KAYNAR, Mete Kaan, Türkiye’nin 1950’li Yılları, İletişim Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, 2015
KORALTÜRK, Murat, Erken Cumhuriyet Döneminde
Ekonominin Türkleştirilmesi, İletişim Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, 2011
AKTAR, Ayhan, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İletişim Yayınları, 10.Baskı, İstanbul, 2010
ÜSKÜL, Zafer, Bildirileriyle 1950-1970 Dönemi Sıkı-
yönetimleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2015
İNTERNET KAYNAKLARI
BARUT, Evren, Ulusal Kimlik Güvenliği Çerçevesinde Türkiye’nin Dil Politikaları, https://www.academia.
edu/19799965/Ulusal_Kimlik_G%C3%BCvenli%C4%
9Fi_%C3%87er%C3%A7evesinde_T%C3%BCrkiye_
nin_Dil_Politikalar%C4%B1 Erişim Tarihi: 02.12.2016

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s