Ersel Koruk’tan Düşünsel Arayışına Dair

DÜŞÜNSEL ARAYIŞIM

Bugüne değin bir dizi yazı kaleme aldım. Gerçeği söylemek gerekirse bu yazının onlarla bir ilgisi yok; şöyle ki onların her biri daha bilimsel yazabilme uğraşımın birer parçasıydı. Bu yazı ise bir denemedir. Batının bu yazın türü Türkçede çok güzel karşılık bulmuş “deneme”, evet ben de bir deneme isteği içerisinde buldum kendimi bir süredir. Öyle görünüyor ki bu yazı da o istekten ortaya çıktı. Denemenin Türk yazınında en önemli adlarından biri olan Nurullah Ataç yazımı görse sanıyorum şöyle derdi:

  • “Bırak çocuk yazı yazmayı da önce sözlük oku, içli dışlı ol bakalım şu sözcüklerle de sonra gelsin tümcelerin.”

Sözcüklerle olabildiğince içli dışlı olmaya çalıştığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Çünkü Ataç’ın o ünlü yazınsal incelemelerinde eleştirilerini hep sözcüklerle başlattığını da görmek, insanı böyle bir uğraş için zorunlu kılıyor. Gerçi çok yetersiz olmakla birlikte bu konuda bilgim, öyle sanıyorum ki, günümüzde artık daha çok incelemeler, yazınsal teknikler üzerinden başlayıp daha sonra dallanıp budaklanmakta. Bu da, Batıdan geçme bu yazınsal tür gibi, inceleme tekniklerinin de Batıdan geçmesiyle ilgisinden kaynaklanıyor. Ancak bunun doğru bir tutum olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Batılılar düz yazının bu çeşitli türlerini ortaya çıkarırken yüzyıllar önce aynı süreçte dille yani sözcüklerle uğraşıyorlardı bir yandan. Ataç’ın deyimiyle önce sözlük okuyorlardı. Bizse çok geç başladığımız ‘sözlük okuma’ eylemimizi Ataç’ın göçmesinden kısa süre sonra bir yana bırakıp bugünkü inceleme tekniklerine yönelmeyi bir kazanç saydık. Yanlış anlaşılmak istemem, yaptığım burada bir yazınsal eleştiri değil; bu daha çok o alanın tartışma konusu, söylediğim gibi bilgim de bu konuda tartışacak denli yeterli değil. Yaptığım, konuya girmeye çalışırken Ataç’la girip konuyu, baştan, belirli bir noktaya çekmek. Neyse sonuç olarak yazmaktan önce sözlük okuma, yazınsal incelemelerin de buradan başlaması daha doğru buluyorum.

Ataçla yaptığımız bu girişten sonra konumuza gelebiliriz sanırım. Çocukluğumdan beri toplumsal konulara ilgim hep olmuştur. Yine çocukluğumdan beri toplumsal her konuyu etkileyen düşünsel bir tartışmanın toplumumuzu yönlendirişini izleyip durdum: ünlü images-1Doğu-Batı tartışmamız. Doğruyu söylemek gerekirse çocukken Doğuyu desteklerdim. Onların düşünüşleri bana doğru gelirdi; ancak zaman geçtikçe şunu gördüm ki, ne Doğucular ne de Batıcılar düşünüşlerinde doğruydu. Bu düşünüş açısından benim için de önemli bir arayış oldu diyebilirim. Arayışım değişik bir bakış açısı bulma isteğine dönüştü. Tartışmayı izliyordum ama kimsenin açıklaması yeterli olmuyordu. Tabii bu izlence sırasında, bir yandan, inşa edilmiş iki ayrı dünyayı da görmek gerekiyordu. Sonra anladım ki ortada iki ayrı dünya söz konusu değildi: iç içe geçmişlik öylesine çoktu ki başlarda bir birleşmenin varlığını düşünüyordum, gerçekte olan ise tek bir dünya tek bir toplumdu. Batıcıların düşünüş biçimleri ilgimi çekiyordu ancak çokça bulanık olduğunu görüyordum. Sonra tüm bu soyut arayışı bir yana bırakıp somutlaştırmanın doğru olacağını gördüm. Ancak bunu tek başıma başarabildiğim de pek söylenemez.

İki farklı olay, sanırım, arayışımın bir noktaya çıkmasını; somutlaşmasını sağladı. İlki Uğur Mumcu’nun Köy Enstitüleriyle –böyle sözcükleri de hiç sevemedim, örneğin laboratuvar, hem doğru okunmaları zordur hem de yazılmaları-  ilgili bir etkinlikte yaptığı konuşmaydı. Kısaca şöyle:

  • “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devrimi yaptı. Hukuk devrimi batılı yasaların kabul etme yoluyla Türkiye’ye getirilmesi demek. İtalya’dan ceza yayası aldık, Fransa’dan idare hukuku ilkeleri aldık, İsviçre’den medeni hukuku aldık, Almanya’dan ceza hukukunu aldık. Bir gülmece dergisindeki şu Türk vatandaşı tanımı yeterince açıklayıcı: Türk vatandaşı, İsviçre medeni kanununa göre evlenen; İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan; Alman ceza muhakemeleri usulü yasasına göre yargılanan; Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Mumcu, sözlerine o gün bu yasaların alınmasının zorunluluğuna vurgu yaparak devam ediyor. Hem ilginç hem de bir o kadar yerinde saptamaları olan bir konuşmadır. Bu yasaların kabul edilmesinde Mumcu ile aynı düşüncedeydim. Ancak şu gerçeği de görmüş oldum; o günkü koşullar zorunluydu ama geçen doksanı aşkın yılda yerlerini dolduracak üretkenliği gösteremedik.

images-1-1  İkinci olay ise sevgili dostum Yunus Turan’la yaptığımız bir sohbettir. Çokça bu tür konularda konuştuğumuz olur. Öyle anımsıyorum ki o ara birkaç Ortadoğulu yazarın üzerine konuşurken şöyle demişti Yunus:

  • “Bizdeki Doğucuların şu ünlü sözlerini bilirsin: ‘Batının tekniğini almak lazım; kültürü, felsefesi, sanat gibi şeyler onlara kalsın!’. Ortadoğu’nun genelinde de bu düşünüş var. Ancak Batıya teknikteki o üstünlüğü sağlayan şeyler almak istemedikleri felsefe, sanat, kültür değil mi?”

Bu konuşmanın ardından kendi üretkensizliğimizi de düşünerek arayışımı bir yöne doğru çevirmeyi başardım sanırım. Üretkensizliğe vurgu yaparken hukukçularımızın ya da toplumla ilgili çalışanların hiçbir şey yapmadığını söylemiyorum. Sorunun cevabı yine Mumcu’nun konuşmasında gizli. Mumcu, konuşmasına bilimsellik vurgusuyla devam ediyor.

Bilimsellik Batıda var olurken bir dizi toplumsal değişimle birlikte var oldu. Temelde bizim yanıldığımız noktalardan biri de budur sanırım. Bilimsellik, Batının değişimini sağlamadı; Batıda yaşanan değişim beraberinde bilimselliği getirdi. Bu değişimi tartışmayacağım ancak şunu görmek gerekli: yaşanan değişimin ortaya çıkardığı felsefi, kültürel, sanatsal yapı bilimselliği ortaya çıkardı. İşte bizim temelde üretken olmadığımız nokta da burası. Bilimselliği ortaya çıkaracak felsefi, kültürel, sanatsal etkinliği üretemiyoruz. Bu noktada çokça acımasız düşünüyor olabilirim. Bu yönde çaba gösteren düşün insanlarımız da yaşadı, yaşıyor; ancak egemen konumda olamadılar, olamıyorlar. Batıdan kültürü, sanatı, felsefeyi almanın da bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Arayışımın somutlaştığı yer de burası işte, biz kendimize dayanarak evrensel olanı geri çevirmeden ayaklarımızı yere, bu topraklara basarak toplumsal değişimi sağlamalı; bu değişimle birlikte felsefeyi, kültürü, sanatı inşa etmeliyiz ki arkasından bilim gelsin.

Ataç’a dönersek, sanıyorum ki üretkenlik konusunda haksızlık ettiğim insanlarımızdan birisi de odur. O, incelemelerini yaparken sözcüğe yaptığı vurgu, buradan başlayarak incelemesinin devamını getirmesi, üretkenliğinin en önemli göstergesidir bence. O, Batıdan aldığımız yazınsal türleri incelerken, öncelikle kendi yazınımızın sorunu olan sözcük bilmemeyi, Türkçeyi bilmemeyi görüyor; evrensel yöntemi geri çevirmeden, incelemesini buradan başlayarak inşa ediyordu. İşte tam bu yolla yerelden kopmadan yazınımızda bilimsel incelemenin inşasına gidecek sürece katkısını sunuyordu. İşte, sonuç olarak vardığım nokta Ataç’ın bundan 50 yılı aşkın süre önce ürettiği şeyin farkına varmak oldu; biraz Uğur Mumcu’nun, biraz da Yunus Turan’ın yardımıyla.

ERSEL KORUK

NOT: Sevgili dostum Yunus Turan’dan da bir yazı beklediğimi belirtmek isterim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s