Prof. Dr. İzzettin Önder ile Küreselleşme Üzerine

Yunus Turan

DSCF5752

  1. Küreselleşmenin ulus devlet üzerinde yaratmış olduğu değişimin temel dinamikleri nelerdir?

 

Küreselleşme ileri sermaye dokusunun ya da farklı bir ifade ile gelişmiş ülkelerdeki sermaye dokusunun kendilerine pazar, iş ve kar imkanı yaratabilmek amacıyla çevre ekonomilere yayılma sürecidir. Bu yayılma süreci yalnızca ucuz emeğe yönelik değildir. Çevre ekonomilerde vergi avantajı sağlayabilecek devletlere ait alanlara yönelme, çevrenin kirletilmesi ile ilgili daha yüksek olanaklara kavuşma amacıyla gerçekleşen bir yayılmadır. Bu durum, ulus devlet açısından düşünüldüğünde, ulus devletin temel yapılarının sarsıldığı saptanabilir. Ulus devlet kendi içinde hukuksal, dilsel vb. sosyolojik birliktelikler oluşturur. Fakat yabancı firmalar çevre ekonomiler üzerine yayıldıkları zaman kendi hukuklarını da getirme amacını güder. Zaten “Washington Konsensüsü” ve “Maastricht Kriterleri” olarak adlandırılan ve uluslararası birtakım ilkelerin ulusal yasaların üstünlüğünü sağlayacak kuralları geliştirmesi misyonunda olan ulus devletin, temel dinamiklerini ulusun çıkarları doğrultusunda değil de o devlete dışarıdan gelen yabancı ekonomik unsurların yani sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik olarak oluşturmasına yol açar. Bu durum ulus devletin temel dinamiklerini tamamen bozar. Hukuki yapı, ulusal birlik yapısı bozulur. Ulus devletin işlevi sermayenin giriş-çıkış akımlarına bir engel çıkarmaması ve hatta bunu kolaylaştırması, emeğin o bölgede tutulması, bütün sorunların, yoksulluğun o bölgede tutulması ile yükümlenmiş hale gelir. Temel değişimleri bu şekilde özetleyebiliriz.

 

  1. Küreselleşme ile beraber ulus devletlerin küresel ekonomiye entegre olmak durumunda bırakılması devletleri ne gibi ekonomik sorunlar ile karşı karşıya bırakmaktadır?

 

İlk olarak, çok temel sorunlardan bir tanesi, devletler sermayenin genel çıkarlarını gözetecek ve koruyacak şekilde bir üretim ilişkisi yaratma mekanizmaları oluşturur. Bu da şu anlama gelir: Emeğin esnek çalışmasından, üretimin parçalı olarak gerçekleştirilmesine; prekarya denilen güvencesiz işçi çalıştırma, vergi yasalarının uluslararası entegrasyonuna kolaylık sağlayacak biçimde hafifletilmesi ve harmonize edilmesi yani ahenkli hale getirilmesi örneğin kurumlar vergisinde, katma değer vergisinde, faiz gelirlerinin vergilendirilmesinde uluslar arası standartlara uyulması gibi ulusal çıkarların ötesinde sermayenin çıkarı doğrultusunda kararlar almaya iter. Kendi başına diyelim ki sosyal demokrasi, kendi başına diyelim ki bölgesel dengesizliğin giderilmesi, gelir dağılımının düzeltilmesi gibi mekanizmalara Washington Konsensüsü pek engel oluşturmaz. Çünkü Washington Konsensüsü aslında uluslararası ilişkilerde başat kuraldır. Dolayısıyla ulus içerisindeki işlere pek müdahil olmaz. Fakat gelen sermayenin çıkarlarının korunması açısından kaynakların bu tür sermaye dışı amaçlara yönlendirilmesini engeller. Bu durum da kibarca şu ifadeler ile ifade edilir. Örneğin kamu bütçesinin küçültülmesi harcamaların daha çok verimli alanlara yatırımının gerçekleştirilmesi olarak ifade ediliyor. Verimli alandan kasıt olarak ise bölgesel kalkınma, gelir dağılımının düzeltilmesi gibi alanlar kabul edilmiyor. Hatta eğitim, sağlık gibi bir takım sosyal hizmetlerin özelleştirilmesi de sermaye çıkarları açısından engel teşkil eder. Söylediğim gibi Washington Konsensüsü bu duruma yani iç hukuka doğrudan müdahale etmez. Fakat sermayenin çıkarları doğrultusunda bütçenin daraltılması bağlamında müdahale gerçekleştirir. Bu duruma arz yanlı bütçe sistemi veya arz yanlı ekonomi adı verilir ve bu durum devletin, arzın gerisine geçmesi başka bir ifade ile üretici firmalara destek olması mantığıyla açıklanır.

  1. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi göz önünde bulundurularak küreselleşme ile birlikte dünyada egemen ekonomik düzenin bundan sonraki süreçte kapitalizm olacağı söylenebilir mi?

 

Bu soru ileriyi öngörme sorusu olduğundan ötürü biraz zor bir soru. Fakat şunu söyleyebiliriz: Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi ile şunu kastettiği genellikle tartışıldı ve ortaya sürüldü: O da şudur ki geçmişte bir ideolojiler çatışması meselesi vardı. Komünizm, sosyalizm ve kapitalizm; hatta kapitalizm içinde sosyal demokrasi, liberalizm gibi ideolojilerin çatışmasından bahsediliyordu. Fakat “Tarihin Sonu” tezi ile neo-liberal politikaların 1980’lerden itibaren çok güçlü bir biçimde ortaya çıkmasıyla Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Kızıl Çin’in sistemini değiştirmesi sonucunda artık kapitalizmin bir sistem olarak -ismi de anılmadan hatta- ortaya çıktığı öne sürülüyor. Şimdi bu böyle gidecek mi? Olabilir. Fakat bunun gerçekleşmesi zor bir şeydir. Öncelikle kısa dönemde veya orta dönemde durum o noktaya doğru gideceğe benziyor. Sürüklenerek, krizlerle biraz yerde sürünerek, belki yeni açılımlarla hafif bir sosyal demokrasiyi gündeme getirerek bu durum sürecektir. Çünkü sıkışma anlarında bu krizi atlatabilmek için bir mekanizma olarak sosyal demokrasi kullanılıyor. Fakat çok ileri düzeyde, ileri vadede nasıl bir evrime yol açar? Mesela doğanın elimizden gidiyor olması, küresel ısınmaya yönelik tedbirlerin alınması bağlamında belki yarın bu fakirlik, yoksulluk çok daha yaygın hale gelince başkaldırı hareketleriyle -Amerika’da “siz %1’siniz biz %99’uz” ile temsil edilen harekette görüldüğü üzere- insanların ayağa kalkmasıyla, ulusların ayağa kalkmasıyla süreç başka bir şeye doğru evriliyor olabilir. Zaten David Harvey’in “Kapitalizmi Sonlandıracak 17 Neden” kitabında -ki başkaları da buna benzer şeyleri işlemişlerdi- küresel ısınma, çevresel sorunlar, kaynakların tükenmeye başlaması, gelir dağılımının hızla bozulması gibi konulara değiniliyor. Sosyal kalkışlar ya da buna benzer meseleler öngörülüyor. Bunu tahmin etmek gerçekten zor. Zaten sistemde çoğu insan ileriye yönelik tahminler yapmıştır. Malthus bu isimlerin, biliyorsunuz, başlangıcıdır. Ondan sonra insanlarla gıda maddeleri arasındaki ilişkisizliği bir sorun olarak ortaya koydular. Fakat bu olmamıştır. Keynes pesimist bir tahmin yapmıştır. O da şu anda yürüyor. Marx yine tahmin yapmıştır. Hatta 1850-1860 depremi -yani krizi- ortaya çıktığında biraz da mutlu olmuştur. Yani “sistem değişikliğe gidiyor” diye düşünmüştür. Şu an üçüncü krizi yaşadık. İngiltere’de komünizmin oluşacağını tahmin ederken Çarlık Rusya’sına odaklarımızı çevirdik. Yani iktisatta tahmin yapmak belki de maç tahmininden bile daha zor. Bu yüzden çok uzun vadeyi bilemem; ama kısa vadede bu durumu bir “vahşi kapitalizm” olarak adlandırmalıyız. Hatta bu sıfatı koymamızda bence yarar var. Şimdilik orta vadede ise bu durum böyle gider diye düşünüyorum. Yalnız bu durum halkların kandırılabilmesi için demokrasi ile süslenip sunulacaktır. Süreç tam tersine işliyor. Fakat bahsettiğim şekilde söylenecektir ve halklar da inanacaktır. Türkiye’de demokratik anayasa yapıldığı yönünde söylemlerde bulunuluyor. Böyle bir durum gerçekleşmiyor. Böyle bir ortam bile yok. Süreç insan haklarıyla süsleniyor. Mesela Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ni incelerseniz Avrupa’da kapitalizmin en zirvedeki dönemlerinde hazırlanmış bir beyanname olduğunu görebilirsiniz. O beyannamede her şey insan hakkı olarak sayılır. Çevreden tutun barış, sağlık, eğitim vb. her şey bu beyanname kapsamında yer alır. Fakat 17. maddede mülkiyet de insan hakkı olarak kabul edilir. Aksine bütün özgürlüklerin özel mülkiyet tarafından engellediği gerçeği ihmal edilerek mülkiyetin insan hakkı olduğu iddia edilir. Ayrıca insanlar da İnsan Hakları Beyannamesi diye onu savunup ona sarılıyor. Toplumları kandırmak çok kolaydır. Tabi ki “aydınlar” ve tam da son dönemde görüldüğü üniversiteler bu işle yükümlüdür. Çünkü tüm bunlar sistemin araçlarıdır. Toplum da kanmaya devam ettiği sürece bu süreç bıçak kemiğe dayanıncaya dek süregelecektir.  Nitekim başta da söylemiş olduğum gibi, bu durumu uzun vadede öngörmek çok zordur.

 

  1. Özellikle kısa vadede düşündüğümüz zaman ekonomik krizlerin aşılabilmesi için yeterli olabilecek adımlar atılabiliyor mu?

 

Hayır, bu durum incelendiğinde görülüyor ki 2008 krizi sonrasında finans kesimine çekidüzen verilecek hiçbir adım atılmadı. Çünkü güç onların elinde. Mesela bugün FED’in başkanı emekli olduktan sonra Citibank’a ya da buna benzer başka bir özel kuruluşa gider. Sistem içerisinde böyle bir ilişki var. Sistem de bunu istiyor. Bu süreçler hâlihazırda yürütülmektedir. Krizi hafifletme yönünde adımlar atılabilir. Fakat krizi önlemek gibi bir şey kapitalizmde mümkün olmaz. Çünkü kapitalizm süreci devamlı olarak krizle seyreder. Bizim yani halkın algıladığı kriz şudur: Kronik kriz sürecinin birikimli olarak bir yerde patlaması, çökmesi. Aksi halde zaten devamlı olarak süreç bu şekilde ilerliyor. İşin garibi krizi önleme yönünde alınacak herhangi bir tedbir aslında iki açıdan krizi tetikler: Birincisi firma bazında düşünelim. Elemanlarını işten çıkartarak firma harcamalarını kısar. Birey de kriz karşısında böyledir. Aslında bu krizi iyice arttırır ki kriz zaten -Keynes açısından bakarsak- piyasasızlık ve -Marx açısından bakarsak- arz fazlası demektir. Devletlere bakarsak piyasaları açmak için fazla miktarlarda para, piyasalara saçılır. Fakat bu paralar gelir dağılımını düzeltmediğinden dolayı borçlanmaya yol açılmış olur. Böylece paranın çoğu finans kesimine gider ve onların verdiği kredilerle borçlanma yoluna gidilip tekrardan yeni bir kriz ortamına sebep olacak enfeksiyon odağı meydana gelir. O yüzden sistem içinde kalındığı sürece krize ilişkin tamamen yeterli adımların atılabilmesi çok da mümkün değildir.

 

 

  1. Küreselleşmenin mikro milliyetçiliği, sınıfsal çatışmaları yani ayrışmaları tetikleyen bir etken olduğundan bahsedilebilir mi?

 

Öncelikle bu çok güzel bir soru. Çünkü zaten birinci soruyu içine entegre etmekte fayda da olabilirdi. Fakat küreselleşmenin ya da neo-liberalizmin bir alt uygulama aracı olduğundan dolayı ya da yeni emperyalizm olduğundan dolayı mesele zaten ayrıştırmaktır. Burada sınıf çatışması olarak adlandırdığımız sermaye sınıfı ve emekçi sınıfın karşı karşıya geliyor olmasıdır. Emekçiler arasında da -hatta bu çatışmanın içine bir ulus devlet yapısı içinde veya küresel alanda şeklindeki söylemler ile biraz daha ulusal bir sos katarsak- etnisite ayrımları gündeme gelebiliyor. Oradan da bu mikro milliyetçilik meseleleri karşımıza çıkıyor. Çünkü kapitalist sistem sıkıştıkça özündeki bir dokuyu çok daha belirgin biçimde ortaya çıkarıyor: İnsanları ayrıştırmak, kaynak vermemek için olan kaynakları kendi içinde paylaşmak. Kaynakların tamamının elde edilmesi için ayrıştırma mekanizmaları kullanılıyor ve mesela mikro milliyetçilik de bunlardan birisidir. Yine bunun için dinsel bölünmeler de kullanılabilir. Zaten bu küreselleşme ile birlikte sınıf bilincinin geri plana çekilip böyle alt kimliklerin ortaya sürülmesi ve insanların bir de birey mantığı üzerinden hareket ettirilmesi istenilmektedir. Böylece yalnızlaştırmıştır insanlar ve bu yalnızlaştırılma da güçlü grupta değilseniz itilmenize yol açar. Tabii ki bu durum çatışmaları da meydana getirebilir. Gündeme de değinecek olursak “Güney’in Kuzey’e Yürümesi” yani Suriyeli mülteciler meselesi böylesi bir olaydır. Türkiye’de düşük yoğunluklu -gerçi artık düşük yoğunluk olarak da kalmadı- Türk ile Kürt çatışması adı altında yürütülen çatışmalar da bu duruma bir başka örnek teşkil eder. Bu tür mekanizmalar dışlama mekanizması olan; kaynaklardan pay vermeme mekanizmalarıdır. Bu mekanizmalar meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Kapitalist sistem paylaşımcı değildir. Dışlayıcı ve alıcıdır. O zaman dışlamanın yaratılabilmesi için argümanlar gerekir. Türk dersiniz, Kürt dersiniz,  Alevi dersiniz, İslam dersiniz, Hristiyan dersiniz… Avrupa da bunu uygular. Orada da mesela Türk işçileri derler, Yunan işçileri derler, böyle ayrımlar yapılır. Ama zengin ülkelerde daha hafif oluyor bunlar. Fakir ülkelerde ise daha şiddetli gerçekleşiyor. Çünkü fakir ülkelerde kaynak sıkıntısı daha şiddetli yaşanıyor. Siz mesela kendinizi zengin ülke beyni olarak düşünün. Küreselleşmede sınıf bilincini mi öne çıkartırdınız yoksa alt kimlikleri mi öne çıkartırdınız?  Zengin ülkeyseniz sınıf bilincini ön plana çıkartmazsınız. Çünkü sizde sınıf bilinci var ve eğer böyle yaparsanız çatışma sizin ülkenizde yaşanır. Ama alt kimlikleri ön plana çıkarttığınızda sizin ülkenizde çatışma olmaz; çünkü zenginlikten insanlara biraz pay veriyorsunuz. Fakat fakir ülkelerde çatışma olur. Küreselleşme kapsamında sermaye çevreyi sömürme  amacıyla yayılırken aslında bir yandan da çevreyi dışlıyor. İnsani ilişki olarak dışlama yapılmaktadır ve ekonomik ilişki içinde sömürü sürdürülmektedir. Yani merkez , kaynakları içine alırken sosyal ilişki olarak da çevreye yöönelik bir dışlama faaliyeti gerçekleştiriyor.  O zaman da çevrenin savaşa itilmesi gerekiyor. İşte burada da etnisite ön plana çıkarılıyor. Çünkü bu tür şeyler Avrupa’da Almanya’da  -onlar da fakirdi,  oralarda çıktı ve bitti vaktiyle- Amerika’da çıkmaz. Çatışmalar bizim gibi ülkelerde çıkar. Çünkü biz daha fakiriz. O akım için tabii ki de bu durum daha akılcı bir projeydi. Bunu kötü anlamda söylüyorum. Yani bunlar merkez kapitalizmin işine gelecek projelerdir. Hatta bu genel ekonomik birleşmenin çok genel kurallarından bir tanesidir ve bu bütün sınırlar teorik olarak açıldığında oluşan birleşmelerden hareketlilikler doğduğunda güçlü kaynaklar merkeze doğru gider.  Çünkü bu güvenliktir, olanaklara ulaşmaktır. Ama zayıf kuvvetler çevrede kalır. Mesela şehirleşmede de İstanbul’a gelenleri incelerseniz fakir yöreden gelen azdır. Yani oranın ağaları gelmiştir, paryası gelmemiştir. Fakirler gelmemiştir, çiftçi gelmemiştir. Zenginler İstanbul’a gelir. Çünkü diğerlerinin gelecek parası bile yoktur. Hatta o konu bilinci bile yoktur. Bilinç de bu şekilde yükseliyor. Aynı mesele burada da cereyan ediyor.

 

  1. Mülteci meselesine dikkat çekecek olursak sisteme kayıtlı insanlar sınırsız bir hareket özgürlüğüne sahip olurken özellikle ekonomik anlamdaki yoksunluk sebebi ile sisteme kayıtlı olamayan insanlar için sınırlar katılaşıyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

 

Evet, bu durumun en uç hali olarak iktisat literatüründeki “kentsel yoksul” kavramı karşımıza çıkar. Çünkü kırsal yoksuldan bu durumda pek söz edilmez. Kırsal kesimde bir aile, cemaat yapısı ya da dayanışmadan söz edilebilir. Örneğin; Türkiye’de işsizliğin arttığı dönemlerde tarım kesimi incelenirse tarım kesiminde istihdamın arttığı görülür. Bu gerçek anlamda bir istihdam artışı olmayıp “gizli işsizlik” olarak isimlendirilir. Fakat kentsel alana geçildiğinde bu cemaat yapısından bir kopuş meydana gelir. Bununla ters düşecek şekilde -örneğin Çukurovalılar Yardımlaşma Derneği gibi- dernekler karşımıza çıkabilir. Fakat bu sahiplenme yeterli düzeye ulaşmaz. Bunun en aziz örneği olarak Suriyelileri gösterebiliriz. Ben bu durumu “Güney’in Kuzey’e Yürüyüşü” şeklinde adlandırıyorum. Bence bu gerçekten büyük bir yürüyüştür. Bu insanlar fakirliğin en uç hallerinden birini ifade etmektedir. Çünkü kendi ülkelerinden kopmuş durumdalar, buradaki sisteme kayıtlı değiller, çaresizler ve sığınabilecekleri hiçbir yer yok. Bu insanlar ya çok kötü şartlarda çalışacaklar ya da aç kalacaklar. Başka bir seçenekleri mevcut değil. İşte bu durum kentsel işsizlerin en uç halini ifade eder. Bunun çözümü nasıl gerçekleştirilmeli, ben açıkçası çok kestiremiyorum.

 

  1. Küreselleşmenin bir sonucu olarak Dünya Vatandaşlığından söz edilmektedir. Böylesi bir durumun sizce gerçekleşebilmesi mümkün müdür?

 

Net olarak söyleyebilirim ki böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün değildir. Öncelikle “küreselleşme ile beraber rekabetin artması sonucu daha uygun fiyatlara daha kaliteli ürünleri tüketebiliyoruz” şeklindeki söylemler geçici olarak doğrudur. Fakat bu durum geçiş dönemi ile alakalıdır. Tam da bu noktada rekabetin rekabeti öldürmesinden söz edebiliriz. Yani bu rekabet geniş anlamda girişilen bir rekabettir. Bu rekabetler birbirini öldürdükten sonra piyasada monopolleşme ve tekelleşme baş gösterecektir ki zaten buna benzer durumlar mevcuttur. Bundan altı ay kadar önce bir kitap yayınlandı. Bu kitapta firmalar alfa ve beta şeklinde ayrılmıştı. Bu esere göre küreselleşme sonucunda bazı firmalar büyümeye başladı, yeni alanlara girdi. Bazı firmalar ise küçülmeye başladı. Bu küçülme diğer firmaların, küçülen firmaların alanını -payını- yemesi sonucu gerçekleşti. Büyüyen firmalar alfalar, küçülen firmalar ise betalar şeklinde adlandırıldı. İşte küreselleşme böyle bir etkiyi ortaya koymuştur. Meseleye bu şekilde yaklaştığımızda kaynaklar gerçekten nispi olarak kıtlaşmaya başladı. Elbette, süreç bu şekilde işlemeye devam ederse çok uzun vadede de olsa bu durum gerçekleşecektir. Hatta bu durumu bir cemiyet üzerinden düşünelim isterseniz. Bu durumun maliye disiplini içerisinde de ifadesi Buchanan tarafından Kulüp Teorisi ile gerçekleştirilmiştir. Bahse konu bu cemiyet dışında kalan kimseler herhangi bir ayrıcalıktan yararlanamaz. Onları yok sayarsınız. Cemiyet mensupları ise belirli koşullar dahilinde cemiyet bünyesinde yaratılmış olan ayrıcalıklardan yararlanabilmektedir. Şimdi bu noktada az evvel de değindiğim gibi küreselleşme kapsamında cemiyete mensup kesim merkeze yerleşebilir. Bu gerek bireysel anlamda gerekse firma bazında gerçekleşebilir. Uluslararası bir nitelik kazanabilirler, uluslararası hukuka tabi olabilirler. Fakat cemiyet dışında kalanları çevrede tutacaklar ve merkeze yaklaştırmayacaklardır. Dolayısıyla bunu sağlayabilmek adına ulus devlet, siyasal anlamda ortadan kalkmadı. Yalnızca ekonomik olarak şekil değiştirdi. Bu da bahsettiğimiz gibi sermaye akışına açılarak, yasalarını homojen hale getirerek, uluslararası yasalara uymaya başlayarak gerçekleşti. Fakat sınırları ortadan kalkmadı. Çünkü o sınırlar vücudumuzdaki mikropları tutmaya yarayan mekanizmalar gibi işsizleri, çaresizleri, kentsel işsizleri yani dışlananları tutma görevi görmektedir. Bu yüzden bizi ortak pazara ya da Avrupa Birliği’ne almıyorlar ve bundan sonra da almazlar. Hatta orada da birilerini elimine ederler mi diye düşünüyorum. Tabii bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini kestirmek zor. Zamanla belirli hale gelecek bir durumdur. Zenginler arasında bir ittifak oluşabilir.  Bir örnek vermek gerekirse şu anda Avrupa’ya giriş vizesinin gündeme gelmesi ile sınırların ortadan kalkacağı noktasında halk kandırılıyor. Şuan “evet sınırlarımız açık, gelsinler” denilecek fakat ilerleyen süreçte sizi Avrupa’dan kovacaklar. Elbette bu süreçte nitelikli, iyi donanımlı, doktorasını yapmış kişiler Avrupa’da kalabilme şansı yakalayacak. Çünkü orada da nüfus azalıyor ve nitelikli insan ihtiyacının karşılanması gerekmekte. Fakat diğer insanlara öyle bir imkan tanınmayacak. Yalnızca işgücüne ihtiyaç olduğu kadarıyla sıradan ve üstün nitelikli insanların girişine müsaade edilecektir. O yüzden Suriyelilerin yalnızca bir kısmının Avrupa’ya girişine izin veriliyor. İnsanlar bir anlamda seçilerek alınıyor. Orada “işe yarayacak” kişiler aranıyor. Aksi takdirde geri kalan insanları almaya neden ihtiyaç duysunlar ki? Yani özetle ülkeye giriş yapacak kişiler hem nitelik anlamında hem de sayısal anlamda ihtiyaca göre belirlenir. Dolayısıyla bu şartlarda dünya vatandaşlığından söz etmek pek mümkün değildir.

 

  1. Küresel kültürün ortaya çıkışı ile birlikte ulus devletin temel yapı taşlarından biri olan millet ve bu bağlamda milli kültür ikinci planda kalmaya başlamıştır. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle milli kültürün yalnızca belirli dokularının ikinci plana düşeceğini düşündüğümü ifade etmek durumundayım. Daha önce yapmış olduğum “mikrop” benzetmesi göz önüne alındığında -bu arada bu ifadenin kötü bir niteleme olduğunun farkındayım; fakat bu ifadeyi dikkat çekici olması adına kasıtlı olarak kullanıyorum-  bu mikropların belirli bir bölgede tutulabilmesi adına “millet” gibi bir doku gerekiyor. Bu doku ise bahsettiğimiz grupları aldatan bir yapı olarak karşımıza çıkacaktır. Dolayısıyla merkeze de karşı olmayacaktır. Örneğin bu doku kesinlikle “yerli malı tüketelim” dokusu olmayacaktır. Çünkü merkezin tüketiciye ihtiyacı var. Buna benzer şekilde merkezin çıkarlarına aykırı herhangi bir unsur barındırılmayacaktır. Fakat aynı zamanda bahsi geçen grupların bir arada kalmasını sağlayacak ve  onları bir nevi “milletleştirecek” özelliklere sahip olacağı da beklenebilir. Bunun bilinçsel, kutsal ya da buna benzer unsurlardan oluşan bir doku olacağını söyleyebiliriz. Fakat kesinlikle iktisadi bir doku olmayacaktır. Eklemek gerekirse yine bunun için sosyal bir doku yaratılabilir. Dikkat ederseniz sosyoloji ön plana çıkmaya başladı. Böylesi bir doku çıkmazsa “mikropları” orada silahla tutmanız gerekir ki bu daha pahalıya mal olacak bir yöntemdir. Farklı yöntemler olabilir. Fakat asıl mesele bu grupların belirli bölgelerde tutulmasıdır. Ayrıca bunu gerçekleştirecek aracın da merkezin çıkarlarına aykırı olmayacağı öngörülebilirdir. Örneğin “ayaklanalım”, “ekonomik sisteme karşı çıkalım” gibi dokular olmayacaktır.

  1. Peki, ortaya çıkacak olan bu doku sosyolojik açıdan düşünüldüğünde bir milletin yok oluşu anlamına gelebilir mi? Eğer öyleyse bu sürecin nasıl gelişeceğinden bahsedebilir misiniz?

Elbette ki bu doku bir milletin sonu anlamına gelir. Uzun vadede bu milletlerin yok olacağını söyleyebiliriz. Bunun nasıl gelişeceğinin -geleceğe yönelik bir tahmin içerdiğinden- tahayyül edilmesi güç bir durumdur. Fakat oluşacak bu yapı içerisinde milletin korunması pek mümkün olarak gözükmüyor. Peki, neden mümkün değil diye soracak olursanız -sorunuza cevaben- bu noktada o ülkenin çevre ülke konumunu alacağını dile getirmemiz gerekir. Dolayısıyla o ülkeyi yaratan zenginlikleri, merkeze aktarılan bir ülkenin içi boşaltılıyor demektir. Geriye yalnızca insanlar kalacak; ama onların oluşturacağı yapı tam manada bir “millet” olamayacaktır. Bu “millet” yapısı da o insanları yalnızca orada tutma amacına hizmet etmek içindir. Hatta insanlar o bölgede o fakirliklerini, ezilmişliklerini, dışlanmışlıklarını hissetmesinler diye o insanlar yüceltile de bilir. Açık bir şekilde ifade etmek gerekirse siyasi mitingler incelenirse -hangi parti yaparsa yapsın- oraya giden insanlar sıradan, ezilmiş ve mağdur kişilerdir. Hatta başka bir örnek ile kutsal günlerde camiye giden insanları göz önüne aldığımızda oraya giden insanların genellikle üst tabakaya mensup, zengin ve kalantor insanlardan olmadığını görürüz. İstisnalar elbette ki hariçtir. Peki bunun nedeni incelendiğinde “onların tuzunun kuru olduğunu” görürüz. Yani onların, kendilerini herhangi bir şeye coşku ile bağlayan bir şeye ihtiyaçları yok. Yine bu çerçevede futbol maçlarını düşünebiliriz. Bir takım fanatikleri göz ardı edersek bunların milleti tutma mekanizması olduğunu görürüz. Evinde ekmeği yok bu insanların. Fakat orada bir siyasi lider tarafından gaza getirilmiştir ve milleti kurtardığını düşünür. Vatan için mücadele ederek hayatından olmuş -çok üzülerek haber aldığımız- insanları düşündüğünüz zaman evlerine asılan bayrağın evden büyük olduğu gibi bir gerçeklik ortaya çıkar. İşte bu  “milleti” ayakta tutabilmek için insanlara coşku vermek gerekiyor.  Yani muhakkak ki insanları bir arada tutacak bir mekanizma geliştirilecektir. Fakat bu dizaynın nasıl gerçekleşeceğini kestirmek gerçekten zordur. Ayrıca sürecin adlandırılmasını düşündüğümüz zaman “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni” gibi ifadeler kullanıldı. Bunlar bence reklam şirketi gibi çalışıyorlar.  “Yeni dünya düzeni” şeklinde bir ifade duyduğunuz zaman kulağa hoş geliyor. Bütün dünyayı kapsayan yeni bir düzen, gerçekten “vay be” diyorsunuz. Buna nasıl karşı çıkılabilir ki? Böyle alımlı bir isim ile bunun pazarlaması gerçekleştiriliyor.

  1. Bahsettiğimiz mültecilik meselesi aslında küreselleşme olgusu ve onun getirdiği “yeni ve güzel bir dünya” şeklindeki algıyı tamamen yıkan bir dururumdur. Fakat bu kadar gündemde kalmasına rağmen bahsettiğiniz anlamda merkeze zarar verecek bir pozisyonda karşımıza çıkmıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Öncelikle anlattıklarımın anlaşılabilmesi adına bu durum güzel bir örnektir. Anlaşmaya göre yalnızca işe yarayan insanlar alınıyor ve sisteme dahil ediliyor. Sonra biraz para vererek  -Avrupa’nın mültecilerin Türkiye’de kalması adına para teklif etmesi- burada Türkiye’de mülteci yoğunluğunun oluşturulmaya çalışılması karşımıza çıkıyor. Belki de ilerleyen süreçte bu yoğunluk daha güneyde oluşturulacaktır. O bölgede onlara bir doku taahhüdünde bulunulacaktır ve bu yolla o bölgelerde yoğunlaşma sağlanılmaya çalışılabilir. Dolayısıyla merkezin içerisine öyle herkesin girmesi istenilmiyor ve bu açıkça da ifade ediliyor.

  1. Bu durumun böyle süregitmesi ulus devleti tam manasıyla bir “jandarma devlet” haline sokar mı?

 

Zaten yaşanan süreç oraya doğru gitmektedir. Böyle bir evrim büyük oranda gerçekleşti. A. Smith -hatta öncesinde Aristo’dan da bahsedilebilir- ile başlayan bu teorik alt yapının jandarma devlet yaratma misyonunda olduğu görülür. Çok basit olarak ifade edecek olursak; dar bir kamu alanı olacak, denk bütçe kullanacak ve çok zaruri şeylere müdahil olacak bir devlet öngörülüyor. Nitekim sonrasında işler değişmeye başladı ve bu değişim sermayenin şekillenmesi neticesinde oluşan ihtiyaçlara göre meydana geldi. Mesela Keynes dönemine telokratik sisteme “ileriyi görme” sistemi denilir. O yüzden daha önce bahsettiğim bahsettiğim gibi bölgesel dengesizlik gibi bir politika konulabilir. Gelir dağılımı benzeri bir politika konulabilir. Örneğin; maliye politikası derslerinde birinci fasıl olarak amacın ne olduğu anlatılır. İkinci olarak bu amacın hangi araçlar ile gerçekleştirileceği anlatılır. Şimdi maliye politikası derslerinin kalkması söz konusu; örneğin Boğaziçi’nde, Amerika’da okutulmuyor. Bizde ise merkez geriden takip edildiği için hala okutulan bir ders olarak karşımıza çıkıyor. Peki neden Mali İktisat dersleri kaldırılıyor? Çünkü amaç koyan bir ders olduğundan bahsetmiştim. Fakat artık “amacı siz koyamazsınız, piyasa olması gerekeni yapıyor” deniliyor. Bu duruma da “nomokratik sistem” deniliyor. Yani ortada bir amaç yoktur. “Piyasa kendi haline bırakılmalıdır” şeklinde bir yaklaşımdır. Devlet ise bu süreçte ilişkiler dahilindeki kurallara herkesin uymasını sağlamak ile yükümlüdür. Bu da kısaca “jandarma devlet” olarak adlandırılıyor. Doğrudan doğruya bu ifade ediliyor. Kökenini de söylemek gerekirse Friedman, Londra İktisat Okulu’nda bir kamu hukuku hocasının dersini dinlerken orada duymuş olduğu ifadeleri kullanarak ortaya bu kavramları atıyor. Yani bahsettiğimiz kavramlar da oradan çıkmış kavramlardır. Ayrıca bu süreç elbette ki bugünden yarına hemen gerçekleşecek şeyler değildir. Örneğin şu anda bir kriz yaşanması halinde küçülmüş olan devlet bir anda büyüye de bilir. Son krizde Amerika’da çok fazla miktarda para piyasaya saçıldı. Fakat uzun vadede düşünüldüğünde bu durumun gidiş yönlerini az çok görebilmek mümkündür.

  1. Ana akım iktisat incelendiğinde ortaya atıldığı günden bugüne kamu ekonomisinin varlığı ve büyüklüğü noktasındaki sert söylemlerinde bir yumuşamanın varlığından söz ediliyor. Bu durum umut verici bir gelişme midir? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Kesinlikle umut verici bir gelişme olmaktan uzaktır. Az evvel bahsettiğim gibi de bu yaşanılanlar konjonktürel değişimlerdir.  Bunun en büyük örneklerinden bir tanesi de “Sosyal Demokrasi”dir. Bundan daha büyük bir sahtekârlık, aldatmaca olmamıştır. Örneğin; sosyal demokrasi, sermaye grupları karşısındaki diğer grupları “biraz adam etmiş” olsaydı 2008 krizinden söz etmiş olmazdık. Dolayısıyla insanlar bu sefalete sürüklenmezdi. Bu noktadan değerlendirirsek sosyal demokrasi dünyaya pek fazla şey vermemiştir. İyimser bir bakışla ise mutlak kötüleşme karşısında nispi iyileşmeden söz edilebilir. Örnek vermek gerekirse karların 1000 birim, ücretlerin ise 500 birim olduğunu kabul edelim.  Karlar 3000 birime yükseldiğinde ücretler ise 750 birime yükselsin. Ücretler iyileşti. Fakat karlar daha fazla iyileşti. Yani birinci durum ile ikinci durum karşılaştırıldığında ücretin karlara göre durumu kötüleşti. Başka bir ifade ile ücretler mutlak olarak iyileşmiş gözükse de rölatif olarak kötüleşti. Bu noktada sosyal demokrasinin dünyaya böyle bir şey verdiğinden bahsedebiliriz. Finans ise bu durumu daha da kötüleştirdi. Çok “akılcı” bir yaklaşım ile sol görüşün düşüşe geçtiğini işçi sınıfının ise baş kaldırabilecek güce sahip olmadığını iyi tahlil ettiler. Dolayısıyla devlete vergi vererek çeşitli hizmetlerin sağlanmasını sağlamak yerine bu hizmetler için şahıslara kredi verilmesi yoluna gidildi. Hem sağlanması gereken hizmetin satılması hem de bunun faizinin insanlara yüklenmesi gerçekleştirildi. Gerçekten bu çok akılcı bir yaklaşımdır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s