Küreselleşme Bağlamında Ulus Devletin Tartışılması

Burak Hacıoğlu

KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA ULUS DEVLETİN TARTIŞILMASI

Bu yazıda ulus devletlerin, küreselleşme doğrultusunda, egemenlik alanlarının kısıtlanıp kısıtlanmadığı tartışılacaktır. Fakat öncelikle ulus devlet ve küreselleşme kavramları üzerinde durmak gerekmektedir.

Ulus devlet; birlik ve beraberlik içinde bulunmayan insan topluluklarını ülke ve ulus kavramları adı altında bir araya toplayan kurumdur.[1] Fransız Devrimi ve daha sonrasında Napolyon’un imparator oluşuyla gelişen süreçle yayılan ulus ve ulusçuluk kavramları, günümüze dek gelen ulus devletleri meydana getirmiştir. Bir ulus adına egemenliği elinde bulundurduğunu ileri süren ulus devletler; o ülkenin ekonomik, siyasi, bürokratik, askeri vb. meselelerini ve unsurlarını belirlemek ve yürütmekle mükelleftir, bu hususta tek otoritedir. Ancak küreselleşme kavramının literatüre girmesi ve bir uluslararası realite olarak karşımıza çıkmasıyla beraber, ulus devletlerin bu alanlardaki hâkimlik ve muktedirlikleri tartışılır hâle gelmiştir. Bu tartışılırlığa daha detaylı yaklaşabilmek için ise küreselleşme kavramına da tanımsal olarak değinilmesi gerekmektedir.

1

Küreselleşme; lokal bloklar arasındaki ekonomik ve finansal akışların artan ivme kazanmasıyla gelişen; buna bağlı olarak siyasi, bürokratik ve askeri olarak da geleneksel sınırların eridiği –ki çatışmanın temeli bu önermededir- Merkez’den Çevre’ye doğru giden bir süreçtir.[2] Bu bağlamda Merkez ve Çevre kavramlarını da açıklamak gerekiyor. Merkez olarak tanımlanan ülkeler ileri düzeyde sanayileşmeyi ve –genel olarak- uluslaşma sürecini tamamlamanın yanı sıra bilgi çağını yaşayan ülkelerdir. Çevre olarak tanımlanan ülkeler ise yüzyılları aşkın bir ulus devlet mazisine sahip olmayan, uluslaşma sürecini çok yeni tamamlamış veya tamamlamakta olan ve sanayileşme, teknoloji alanlarında henüz gelişmekte olan ülkelerdir.[3] Merkez ve Çevre ülkelerin özellikleri ile küreselleşme hususundaki ilişkileri bu tanımlar üzerinden incelenirse, küreselleşmenin aslında hâlâ bloklar arası bir olgu olduğu ve yeni bir tür sömürgecilik metodu olduğu söylenebilir. Tartışmayı detaylandırabilmek adına küreselleşme – ulus devlet ilişkisine ekonomik ve finansal, siyasi ve bürokratik, askeri açılardan ayrı ayrı bakmak gerekiyor.

  • EKONOMİK-FİNANSAL: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası örgütlerin birçoğu da ekonomik ve finansal temellidir. Dünya Bankası, IMF, OECD, Dünya Ticaret Örgütü bunlara örnek olarak verilebilir. Bu örgütlerin kuruluş aşamasındaki öncülüğünü genel itibariyle savaşın galipleri olan ve Merkez ülkeler içinde yer alan ülkeler yapmıştır. Faaliyetlerini çoğunlukla savaşın mağlupları ve Çevre ülkeler üzerinde yürüten bu örgütler, faaliyetleri doğrultusunda işbu ülkeleri denetleyebilmekte, işbu ülkelerin egemenlik erklerine dahil olabilmektedir.[4] Devletin maliye politikalarına küresel işbirliği adına çalışan bir örgütün müdahalesi, ulus devletin –savunduğu üzere- mutlak olması gereken egemenliğini taciz edildiği şeklinde analiz edilebilir.

Uluslararası örgütlerin yanı sıra çok uluslu şirketleri de incelemek gerekiyor. Sayıları git gide artan, bununla beraber finansal kapasiteleri de büyük bir hızla artış gösteren çok uluslu şirketler dünya küresel ekonomisinin temel dayanağı hâline gelmiştir. Ancak bu yerleşiklik ulus devletin pozisyonunu sarsan niteliktedir. Zira ticaret hacmine kıyasla vergi oranlarının düşüklüğü, Pazar payının ülke ekonomisinde çok çok büyütülerek –özelleştirme vs.- birikimin yaratılması ve olası ekonomik kriz süreçlerinde tüm bunların ulus devlete karşı tehtid unsuru olarak kullanılması, devletin ekonomik ve finansal manevralarını kısıtlamakta; dahası çok uluslu şirketlerin bu manevraları yönlendirmesine sebebiyet vermektedir.

Bununla beraber; gerek uluslararası örgütlerin gerekse çok uluslu şirketlerin Merkez ülkeler kaynaklı olması dikkat çekicidir. Tüm bu yönlendirme ve müdahale politikaları Çevre ülkerin egemenlik alanlarını zedelemekte iken, Merkez ülkelerde kamu harcamalarının GSMH üzerinde artması gibi gelişmelerin olması,[5] Merkez ülkelerin kendi ulus devletlerini koruma isteminde olduğunu, küreselleşmenin ulus devlet aleyhindeki icraatlarının ise yalnız Çevre ülkeler üzerinde görüldüğünü göstermektedir.

2

  • SİYASİ VE BÜROKRATİK: İncelediğimiz ekonomik ve finansal yaptırımlara ek olarak, tüm bunların siyasal bir dayatma olmaksızın gerçekleşebileceği önermesi doğru olamaz. Bu hususta küreselleşme süreciyle ulus devletin muktedirliğini zedeleyen olgulardan biri olan alt kimliklere yani mikro milliyetçi hareketlere bakmak gerekiyor.

Küreselleşmenin bir gerçeklik hâline gelmesine dek ulus devletler ekonomik istikrarı sürdürmek, gerekli hukuksal koşulları tesis etmek ve ulusal politikaları dahilinde vatandaşlarının eğitim, sağlık vb. imkanlarını sağmakla sorumludurlar.[6] Fakat küreselleşme süreciyle bu konularda da ulus devletler politika üretemez hâline geldiler. Bu da Gülten Kazgan’ın da ifadesiyle ulus devletlerin farklı topluluklara yönelik yapıştırıcı işlevlerini zayıflatmaktadır.[7] Dolayısıyla çeşitli alt kimlikler –etnik, dini vs.- ulus devlete bağlılığını yitirmekte ve ulus devletin egemenliğini işbu taraflarca sorgulanmakta dahası egemenliğine karşı çıkmaktadır. Hâliyle bu kitlelerin küresel bir mekanizmaya bağlılığı ve böyle bir mekanizmayla ortaklığı şaşırtıcı olmamaktadır. Ayrıca elektronik devrimle beraber iletişim olanaklarının artışı da bu sürecin işlerlik, devamlılık ve etkinlik boyutuna yardımcı olmaktadır. Bu noktada da siyasal dayatmalara açıklama getirebiliriz. Bünyesindeki alt kimliklerle çatışan ulus devletlere Merkez ülkelerce anti demokrat oldukları gibi söylemlerle saldırılması ve dahası yaptırımlar uygulanması kaçınılmaz olmakta ve bu direkt ulus devletin egemenliğine karşı siyasi bir baskı olarak görülmektedir. Ki Merkez ülkeler tüm bu savlarını çoğu zaman terörizm adı altında değerlendirmekte ve direkt askeri müdahaleler uygulamakta, meşru görmektedir. 11 Eylül 2001 New York saldırılarının akabinde ABD öncülüğünde Irak’ın işgali ve sonrasında Irak’ın ulus devlet düzeninin parçalanarak, bölgedeki sistemin değiştirilmesi buna örnek olarak verilebilmektedir.[8]

Tartışmanın siyasi boyutunu incelerken tekrar uluslararası örgütlerden bahsetmek gerekiyor. Çünkü Irak örneğinde olduğu gibi bu tip yaptırımlarda Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin destekçi tavrı ve bir BM organı olan Güvenlik Konseyi’nin –ki Merkez ülkelerin veto yetkisi vardır- açık onayı bu örgütlerin ulus devletler üzerindeki konumunu sorgulatmaktadır. BM’nin küresel etkinliği bu hususta Çevre ülkelere karşı bir baskı aracı olarak yorumlanabilmektedir. Uluslararası oluşumlar kapsamında Avrupa Birliği’ne değinmek gerekiyor. Ortak para birimi ve vize sistemi –çoğunlukla- kullanan AB ülkeleri bu küreselleşme olgularına rağmen kendi ulus devlet ilkelerini korumakta, örneğin ortak bir AB Anayasası’na geçişe olumlu yaklaşmamaktadır. Bu yaklaşımlar küreselleşmenin ulus devletleri gerçekten zayıflatıp zayıflatmadığı sorusuyla beraber; AB ülkelerinin çoğunlukla Merkez ülkeler oluşu da küreselleşmenin Merkez – Çevre bağlamındaki dayatmacılık işlevinin de tartışılmalılığını gündeme getirmekte; hatta bu iki sorgulamanın da birbiriyle çatışmasına sebep olmaktadır.

  • ASKERİ: Ulus devletlerin bir özelliği de şiddet araçlarının temelini elinde bulundurmalarıdır. Ancak NATO, BM Güvenlik Konseyi, askeri ittifaklar bunu da tartışmalı hâle getirmektedir. Bu nokta, Merkez – Çevre bağlamında pek işler olmamaktadır. Zira genel itibariyle Merkez ülkeler içinde yer alan Avrupa ülkelerine NATO çatısı altında salt ABD üslerinin kurulması ve bunların operasyon merkezleri olarak kullanılması ulus devletin sorunları içerisinde bağımsız bir askeri yapılanma varlığını ve coğrafi konum itibariyle işbu ulus devlete karşı oluşan tehditleri gündeme getirmektedir.[9] Diğer taraftan bu askeri ittifakların çevre ülkelere direkt müdahaleleri küreselleşme aygıtlarının ulus devletlere karşı her şekilde saldırabileceğinin örneği olarak görülmektedir.

3

Sonuç Yerine

Gözükmektedir ki, küreselleşme ile birlikte ulus devletlerin yapılarında ve pozisyonlarında bazı değişimler olmaktadır. Ancak bu değişimleri ulus devletlerin egemenliği bağlamında tartışmak görecelidir. Zira Merkez olarak adlandırılan ülkelerin başını çektiği küreselleşme süreci Çevre ülkelerin ulus devlet sistemlerine karşı ekonomik temeller üzerinden direk ekonomik, siyasi ve askeri olarak saldırmaktadır. Merkez ülkelerin ise her şeye rağmen kendi ulus devlet sistemlerini korumaya çalışması ise küreselleşmenin aslında Merkez yönetiminde bir küresel köy yaratma hedefinde olduğunu ve bunun da bir tür neo-sömürgecilik faaliyeti şeklinde yorumlanabileceğini gözler önüne sermektedir.

Kaynakça

Giddens, Anthony, Ulus Devlet ve Şiddet, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2008

Kapani, Münci, Politika Bilimine Giriş, BB101 Yayınları, Ankara, 2015

Kazgan, Gülten, Küreselleşme ve Ulus Devlet, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009

[1] Kapani, Münci, Politika Bilimine Giriş, BB101 Yayınları, Ankara, 2015

[2] Kazgan, Gülten, Küreselleşme ve Ulus Devlet, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009, s:193-195

[3] A.g.e, s: 23-25

[4] A.g.e, s:18

[5] Bkz: Dünya Bankası, World Development ve World Development Indicators 1953 ve 2007

Aktaran: A.g.e, s:67

[6] A.g.e, s:318

[7] A.g.e, s:318

[8] A.g.e, s:320-323

[9] Giddens, Anthony, Ulus Devlet ve Şiddet, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2008, s: 365-380

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s