KAVRAMSAL OLARAK FEMİNİZM, TOPLUMSAL CİNSİYET VE DEVLET ÜZERİNE YAKLAŞIMLAR

Ayda Sezgin

KAVRAMSAL OLARAK FEMİNİZM, TOPLUMSAL CİNSİYET VE DEVLET ÜZERİNE YAKLAŞIMLAR

A.GİRİŞ

Bu çalışmada feminizm ve toplumsal cinsiyet kavramı genel çervesiyle irdelenmeye çalışılacaktır. Feminizm teorik açıdan ele alınacağı gibi toplumsal yaşamda da kadın erkek eşitsizliğinin cinsiyetçiliğin nasıl bir biçimde var olduğu açıklanmaya çalışılacaktır. Toplumsal cinsiyet kavramına tarihsel bir perspektiften değinilerek  feministlerin  bu kavramı kullanıma sundukları belirtilecektir. Toplumsal cinsiyet ve devlete ilişkin günümüzdeki yaklaşımlar sınıflandırılarak anlatılmaya çalışılacaktır.

B.FEMİNİZM VE TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMLARININ İRDELENMESİ

Feminizm ve toplumsal cinsiyet  zaman zaman birbiri yerine kullanılıyor olan ve ikisinin de hatları saptanmakta sorunlar yaşanılan kavramlardır. Bu kavramlar biraz daha açıklayıcılığı adına şu şekilde ele alınabilir:

“Feminizm, farklı zaman ve bağlamlarda değişen içeriğe sahip olsa da en genel anlamda erkeklerle kadınların eşit olması gerektiği iddiasına dayanır ve bu nedenle kadınlarla erkekler arasındaki hiyerarşik ilişkilerden doğan eril tahakkümü ortadan kaldırmayı ister. Feminizmin bir diğer önemli iddiası cinsiyet eşitsizliklerinin başta toplumsal hiyerarşilerle/eşitsizliklerle iç içe geçtiğini ve bu nedenle her bir tür toplumsal eşitsizliğin(sınıfsal, etnik, bölgesel vb.) cinsiyet eşitsizliğinden beslendiğini ve ancak birbirini besleyerek birlikte var olduğudur. Bu nedenle toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılabilmesi için cinsiyet eşitsizliklerinin de ortadan kalkması gerekir.”[1] Feminizmin temel iddiası kadınlarla erkekler arasında var olan eşitsizliği sonlandırmak, her türlü cinsiyetçiliğin, cinsel sömürünün, baskının karşısında durmak ve eril tahakkümü sonlandırmaktır.

kadın1

Temel kavramları sorgulamak adına Butler’in feminizm anlayışı da açıklayıcı olacaktır. Ona göre herhangi  bir kimse hiçbir itirazla karşı karşıya kalmayacağı feminizm tanımı sunamaz. Butler: “ Feminist teori sadece akademiyle sınırlı değildir. Feminist teori  bir olanağın imkan sahasına girdiği ya da tahayyül edildiği; kolektif olarak kendi üzerine düşünme pratiğinin gerçekleştiği; değerler,öncelikler ve dil hakkında bir ithilafın baş gösterdiği her yerde gerçekleşen bir şeydir. Şuna inanıyorum ki, içkin eleştiriden duyulan korkuyu yenmek ve asli konular hakkında çatışan yorumları evcilleştirmeksizin içeren bir hareketin taşıdığı demokratik değeri korumak çok önemlidir. İkinci dalgaya geç katılan biri olarak ben feminizme, global bağlamda hiç tartışmasız herkesin üzerinde anlaşmaya vardığı herhangi bir öncülün var olmadığı varsayımıyla yaklaşıyorum. Dolayısıyla hem pratik hem de politik açıdan ithilafları susturmaktan elde edeceğimiz bir değer yoktur. Burada sorulması gereken sorular şunlardır: Şu ithilafları en iyi nasıl sahiplenebiliriz? Onları en iyi üretken hale getirebiliriz? Ve nasıl yapar da, bizim “ne olduğumuza” dair giderilemez karmaşayı tanıyan biçimlerde eylemde bulunmayı başarabiliriz.”[2] Butler’in bu tanımından femizmin toplumsal dönüşüm sorunlarıyla ilgilenen bir hareket olduğunu da söylemek yanlış olmayacaktır. Bir diğer taraftan da Butler’i  yaşam sorunu merkezli bir feminizmle demokrasi açısından feminizmi bütünlükçü gören bir anlayıştan bakarak anlayabiliriz.

Feminizm gibi toplumsal cinsiyet kavramına da genel hatlarıyla bir çerçeve çizecek olursak:

kadın

Toplumsal cinsiyet feministlerin 1970’lerde yeni bir anlam yükleyerek kullanıma sundukları bir kavramdır.Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı, ilk başlarda cinsiyet (sex)  kavramı ile karşıtlık ilişkisi içinde tanımlanmıştı. Buna göre, cinsiyet kadın ile erkek arasındaki biyolojik-anatomik farklara işaret ederken, toplumsal cinsiyet cinsel kimliklerin kuruluşunun ve aralarındaki ilişkinin toplumsal ve kültürel olduğuna işaret ediyordu. Aslında feminizmin ilk ortaya çıkışından itibaren cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele eden kadınların asıl dersi, bu eşitsiz sistemin doğal, tanrısal, biyolojik kökenli olduğunun reddedilmesi ve kadın ve erkekliğin toplumsal iktidar ilişkileri yoluyla kurulduğunu vurgulamak olmuştu. Feminist kuramsal çabaların derinleştiği 1970’lerden itibaren cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkinin niteliğinin tam olarak ne olduğu konusunda farklı yaklaşımlar sergilendi ve farklı feminist konumlar oluştu. Ne de olsa, biyolojik olan ile toplumsal olanı kesin ve net bir şekilde ayırarak düşünmek olanaksızdı. Nitekim feminist kuramın son kırk yıldaki genel seyri, toplumsal-kültürel kuruluşun dışında bir doğal, biyolojik, beden gerçeği olmadığı vurgusunun artması yönünde gerçekleşti. Bu bağlamda, bedenin varsayılan “doğallığı” da sorunsallaştırılmaya ve bizzat bedenin kendisinin bu toplumsal cinsiyet sistemine nasıl dahil olduğu araştırılmaya başlandı. “[3]

Toplumsal cinsiyet kavramını adına daha derinden bir algılayış için Joan Scott’un tanımı faydalı olacaktır: Scott, “toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki kavranabilen farklılıklara dayalı toplumsal ilişkilerin kurucu ögesidir ve toplumsal cinsiyet iktidar ilişkilerini belirgin kılmanın asli yoludur” der. “[4]

Aslında Scott erillik ve dişilliğin iktidarlar ve toplumsal kurumlar tarafından yeniden üretildiğini sorgulamamıza da yardımcı olur. Evlilik ve aile kurumunun ya da cinselliğin uyum ilişkisi içinde veyahut tahakküm kurma, kontrol altında tutma biçiminde var olması siyasi ilişkileri düşünmemiz için yol açıcı görevler üstlenebilir.

kadın2

  1. TOPLUMSAL CİNSİYET VE DEVLET

Toplumsal cinsiyet ve devlete ilişkin yaklaşımlar açıklanırken günümüzdeki üçlü sınıflandırmadan hareket edilecektir.

İlk yaklaşım bağlamında devlet ataerkildir ve kadınlar için baskıcı bir mekanizma olarak ifade edilebilir.”Devlet, erkek egemenliğini yansıtması ve kurumsallaştırması anlamında ataerkil bir kurumdur. Erkekler iktidarı kontrol etmekte ve kendi çıkarlarına göre bu iktidarı kullanmaktadırlar. Bu yaklaşım çerçevesinde devlet politikaları, kadının bağımlılığını ve ikincil konumunu sürdürecek şekilde oluşturulmaktadır.”[5] Birçok feminist, şiddeti ataerkilliğin bir sonucu, erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurma, kontrolünde tutma yöntemlerinden biri olarak görmektedir. Devleti ise şiddeti önleyen değil şiddeti meşrulaştıran ve yeniden üretimini sağlayan bir kurum olarak tanımlamışlardır.

İkinci yaklaşım ise devleti toplumsal cinsiyet bakımından nötr olarak tanımlayan liberal yaklaşımdır.“Liberal feminizm devleti kadınların eşit temsilinin sağlanacağı nötr bir örgüt olarak görmekte, devletin kurumlarında eşit temsilin mümkün olacağını belirtmektedir. Liberal feministler, liberal teorideki devletin vatandaşlara karşı sorumluluğundan hareket etmektedirler. Buna göre devletin başlıca sorumluluğu, vatandaşlarına eşit şekilde muamele etmesi ve başkalarının özgürlüğüyle bağdaşacak şekilde onları kendi amaçlarını sürdürecek şekilde serbest bırakması, yani özerk varlık olarak muamele etmesidir.”[6]

       “Liberal feministlere yöneltilen en önemli eleştiri, kamusal-özel alan ayrımına dayanmaları ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinde durmamalarıdır. Oysaki özel alanın kamusal müdahaleden yoksun olduğu gerçek olmayıp, devlet neyin kamusal ve neyin özel alan olduğunu belirlemekte ve kamusal alanda yapılan seçimler de özel alanı etkilemektedir. Dolayısıyla bu ayrım bir yanıltmacadan başka bir şey değildir.”[7]  Özünde kamusal ve özel alan ayrımı önemlidir. Çünkü geleneksel ayrı alan anlayışı ev ve aile içi hayatın alanı ile kamusal alanı ayrı tutmuştur. Bunun sonucunda da özel yaşamı kadının alanıyla kamusal alanı erkeğin alanıyla özdeşleştirmiştir. Kamusal alana konulan cinsiyet temelli kurallarla kadının buraya katılımı sınırlanmıştır. Fakat gerçekte devlet aileyi tanımlayarak kamusal alana da özel alana da müdahale eden konumdadır. Özetle liberal yaklaşımın nötr devlet tanımlaması yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu yaklaşım devletin patriyarkal yapısını görememesi bakımından eksiklikler içermektedir.

“Üçüncü yaklaşım ise toplumsal cinsiyet eşitliğinin devlet içinde sağlanabileceğini savunmaktadır. Devlet ve toplumsal cinsiyet menfaatleri arasındaki ilişkinin kurucu ve dinamik olduğu belirtilmektedir. Bu yaklaşım, “feministler devletle birlikte hareket etmeli mi etmemeli mi?” tartışmasını bir yana bırakmakta ve feminist taleplerin siyasi kurumları etkileyip etkilemediğine bakmaktadır. Siyasi kurumlar içinde feministlerin talep ettiği yapılar ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanıp sağlanamayacağı üzerinde dururlar. Buradaki temel husus, feministlerin siyasi kurumların stratejik seçimlerini etkileyip etkilemeyecekleridir.”[8]  “Bu şekilde feministler siyasi kurumları stratejik kararlar bakımından etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda siyasi kurumların doğasını da değiştirebilirler. Birlikte çalışılmasıyla beraber devletin yetkili organları ve feministlerin kararları belirlemede etkileri birlikte söz konusu olacaktır. Diğer yandan hukuktaki soyut haklar ve ilkelerin, örneğin eşitlik gibi, anlamlarının belirlenmesinde de feminist hukuk teorisyenleri rol oynar.”[9] Bu yaklaşım feminist aktivistlerin devletten kaçmasının mümkün olmayacağını belirtmiştir. Zira devlete ihtiyaç olduğunu da eklemiştir. Çocuk bakım merkezlerinin artırılması gibi sosyal politikaların daha kapsayıcı niteliğe gelmesi, fiziksel güvenlik, eşit ücret gibi konular için devlet kurumlarının gerekliliğini vurgulamıştır.

Bu üç yaklaşım tarihsel bir perspektiften değerlendirildiğinde kadınların hak ihlalleri doğrudan devlet tarafından yapıldığından devlete kuşkuyla yaklaşmak haklılık arz etmektedir. Bir diğer taraftan devletin koşulsuz kabulü ise onun doğasındaki cinsiyetçiliği görmezden gelmekten farksızdır.

“Yukarıda belirtilen üçüncü yaklaşım çerçevesinde ne tamamıyla devleti reddetmeden ne de koşulsuz olarak kabul etmeden devletin ilgili kurumlarıyla işbirliği yapılarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması mümkündür. Bunun için devletin kadına karşı baskıcı olduğunu söyleyen genellemeci bir yaklaşım yerine, devletin yasama, yürütme, yargı, eğitim, sağlık, ordu ve polis gibi örgütleri içerdiği ve her birinin kadınla ilişkisinin farklılığı üzerinde durmak gerekir. Devleti asli olarak patriarkal görmek yerine, kültürel olarak erkek olan tek tek kurumlara bakmak ve devleti erkek iktidarının kurumsallaşması olarak görmek daha uygundur. Zira toplumsal cinsiyet normları farklı kurumlar içerisinde farklı şekillerde kendini gösterebilmektedir.”[10]

kadın3

  1. SONUÇ YERİNE

Bu çalışmada feminizm ve toplumsal cinsiyetin kavramsal olarak irdelenmesi sonucu şunlar söylenebilir. Feminizm eril tahakküme, cinsiyetçiliğe, cinsel baskı ve sömürüye karşı bir ideolojir. Toplumsal eşitsizliğin ortadan kalkması için mutlaka cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kalkması gerektiği savunulmuştur. Butler’in siyasi kavrayışından faydalanılarak toplumsal cinsiyete dayalı incelikli görüşleriyle anlatılanlar pekiştirilmeye çalışılmıştır. Toplumsal cinsiyet kavramını derinden bir kavrayış adına da Joan Scott’un görüşleriyle bir çerçeve çizilmiştir. Cinsler arasındaki kavranabilen farklara dayalı toplumsal cinsiyetin toplumsal ilişkilerin kurucu ögesi olduğu savunulmuştur. Ve Scott’un toplumsal cinsiyet tanımıyla iktidar ilişkilerinin sorgulanabileceği savunulmuştur. Toplumsal cinsiyet ve devlete ilişkin günümüzdeki yaklaşımlar sınıflandırma yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Üç farklı yaklaşımının savunuları şu şekildedir: Birinci yaklaşım devletin ataerkil olduğunu şiddetin ise ataerkilliğin bir sonucu olduğunu belirtir. Devlet ise şiddetin önleyen değil aksine şiddeti meşrulaştıran ve yeniden üreten bir yapıdır. İkinci yaklaşım olan liberal yaklaşımın ise devleti toplumsal cinsiyet açısından nötr olarak tanımladığı belirtilmiştir. Fakat bu açıklamanın devletin patriyarkal yapısını görememesi sebebiyle eksik ve yetersiz kaldığı savununulmuştur. Üçüncü yaklaşım ise toplumsal cinsiyet eşitliğinin devlet içinde sağlanabileceğini savunmuştur. Bu yaklaşımın ne tamamen devleti reddeden ne de tamamen devleti kabul eden bir anlayış olduğu belirtilmiştir. Devletin ilgili kurumlarıyla işbirliği yapılarak cinsiyet eşitliğinin mümkün kılınabileceği belirtilmiştir.

 

KAYNAKÇA

  • SCOTT, Joan, Gender of The Politics of History, Columbia University Press, 1999
  • HARTMANN, Heidi, Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği, Agora Kitaplığı, 2006
  • BUTLER, Judith, Cinsiyet Belası, Metis, 2008
  • HOLMSTORM, Nancy, Sosyalist Feminist Proje, Cilt:1, Kalkedon, 2012

 

 

[1] Serpil Sancar, Türkiye’de Kadın Hareketinin Politiği: Tarihsel Bağlam,Politik Gündem ve Özgünlükler, Kasaum, s.55

[2] Alev Özkazanç, Butler’ın Feminizmi: Siyasi Bir Okuma İçin Kılavuz, Kasaum, s.120

[3] Alev Özkazanç, Bilim ve Toplumsal Cinsiyet, Kasaum, s.1

[4] Scott, Joan, Toplumsal Cinsiyet, Columbia University, 1999, s.38

[5] Rhode, D.L., Feminism and the State, Harvard Law Review, 1994, s. 1184.

[6] Rhode, D.L., s. 1186.

[7] Rhode, D.L., s. 1187.

[8] Gülriz Uygur, 2006/17 Sayılı Başbakanlık Genelgesi Işığında Kadına Yönelik Şiddeti Önlemeye Yönelik Devletin Ödevi: Değişen Devlet Anlayışı mı?, Kasaum, s.862

[9] agy. s.862

[10] agy. s.864

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s