ABD Dış Politikasında Kırılma Noktası: Soğuk Savaş’ın Bitişi

Mehmet Orkun Genç

ABD DIŞ POLİTİKASINDA KIRILMA NOKTASI: SOĞUK SAVAŞ’IN BİTİŞİ

Soğuk Savaş, kavramsal olarak sıcak çatışma olmadan tarafların birbiriyle savaş halinde olma durumunu işaret etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupalı devletler Dünya çapında olan bu savaştan yorgun düşerek, dünyada söz sahibi olma konusunda itibar kaybına uğramıştır. Bundan sonra uluslararası sistem iki kutuplu bir hal almaya başlamıştır. Bu kutuplardan birinin başını Sovyetler Birliğinin bulunduğu Doğu bloğu diğer kutbun başını ise Amerika Birleşik Devletlerinin başını çektiği Batı bloğu oluşturmaktaydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında görülen askeri ve siyasi gerginlik dönemine Soğuk Savaş denir, çünkü iki güç arasında doğrudan bir savaş yaşanmamıştır.[1] Bu süreçte Amerika Birleşik Devletlerinin dış politikası kendi bloğunu güçlendirmek ve muhtemel komünizm tehdidi altındaki ülkelere yardım etmek, kendi bloğuna çekmek şeklinde olmuştur.  Ayrıca bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri Sovyetler Birliği’nin yayılmasını önlemek için 1947 yılında George KENNAN’ın ortaya koyduğu çevreleme stratejisini uygulamaya koymuştur. Yine 1947 yılında muhtemel komünizm tehdidi altındaki ülkelere yardım etmek için Truman Doktrinini ve Marshall planını ortaya koymuştur.

cold2bwar

Truman Doktrini; Amerika Birleşik Devletleri başkanı Harry S. TRUMAN’ın Avrupa’daki Sovyet etkisini dengelemek için Batı Avrupa ülkelerine yardım yapılmasına ilişkin görüşüdür. Bu plan kapsamında Yunanistan’a 300 milyon dolar Türkiye’ye ise 100 milyon dolar yardım edilmiştir.[2] Marshall Planı ise 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı Batı Avrupa ülkelerine yaptığı ve ABD’nin o dönemki Dışişleri Bakanı George MARSHALL’ın adı ile anılan yardımdır.[3]Ayrıca olası bir komünizm tehdidine karşı 1949 yılında askeri birlik anlamında Kuzey Atlantik Askeri Paktı(NATO) kurulmuştur. Sovyetleri çevreleme ve komünizm tehdidi altındaki ülkeleri kendi bloğuna kazandırma eksenli ilerleyen Amerikan dış politikası ve uluslararası sistem 1991 yılında Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla yeni bir şekil almaya başlamıştır daha önceki çift kutuplu sistemden tek kutuplu ve hegemonyacı bir sisteme doğru dönüşüm yaşanmıştır. Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla tek kutuplu ve hegemonyacı sistemin adeta lokomotifini Amerika Birleşik Devletleri oluşturmuş.

Yeni sisteme uygun bir Amerikan dış politikası ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yeni sistemde Amerika Birleşik devletleri müdahale edici, olayların başrolünü üstlenici bir politika izlemeye başlamıştır. Nitekim bunun ilk örneğini 1990 yılında Kuveyt’i çeşitli bahanelerle işgal eden Irak’ı 1991 yılında Birleşmiş Milletlerin desteği ile Kuveyt’ten çıkarmıştır. Ayrıca bu müdahaleci dış politikanın bir diğer örneğini yine Birleşmiş Milletler çatısı altında 1992 yılında Somali’ye gerçekleştirmiştir.     Çıkarı olsun ya da olmasın yaptığı bu müdahaleler, emperyalist bir ABD’nin doğuşunun resmi olarak görülmüştür. Bu yeni tutumun teyidi, 1992 yılında ortaya çıkan Savunma Planlama Rehberi olmuştur ki bu belge ile birlikte Amerikan stratejisini, diğer gelişmiş ülkeleri Amerika liderliğine karşı koymaktan ya da mevcut siyasi ve ekonomik düzeni bozmaktan caydırmak üzerine kurulmuştur. Ayrıca, süper güç olmaya yakın ülkeler bir şekilde engellenmelidir. NATO’ya karşı alternatif oluşturabilecek yapılara onay verilmemeli ve tüm dünyada Amerikan hegemonyası yürürlükte olmalıdır. Zikredilen belge, “yeni muhafazakâr” kimliği ile tanınan Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz denetiminde hazırlanmıştır. Yeni muhafazakâr görüş, geleneksel muhafazakârlara göre daha şahinci bir görünüm sergileyenler olarak tanımlanmaktadır.[4]

George Herbert Walker Bush’tan sonra Demokrat Partili William Jefferson Clinton başkanlık seçimini kazansa da Amerika Birleşik Devletlerinin dış politikası bir önceki başkan döneminde a bir önceki başkan döneminde aynı doğrultuda ilerlemiştir. 1995 yılında yani Clinton’ın başkan olduğu dönemde NATO çatısı altında gerçekleştirilen bu müdahale ile Amerika Birleşik Devletleri hem üye ülkeler ile arasındaki ilişkileri güçlendirmiş hem de uluslararası sistem içerisinde lokomotif olma görevini iyice genişletmiştir. Clinton’un başkanlığının ilk döneminde kaydettiği küresel ölçekli başarılar ve bütçe açığını düzeltmesi, ikinci kez seçilmesinde (1997) etkili olmuştur. Ekonomik refah artışı ve sosyal hayattaki iyileşme ile halkın desteğini alarak, dış politikada daha aktif bir uygulamaya gitmiştir. Realizme kayan ve reel politik kaygılara odaklanan bu yeni yaklaşım, ittifak bağlarının güçlendirilmesini ve ABD’nin dış politikadaki geleneksel ortakları ile birlikte çalışmayı salık vermekte idi. Kısaca ifade etmek gerekirse, Washington çıkarlarına uygun düştüğünde harekete geçmeli ve duruma müdahalede etmeliydi. Clinton, böylece güç odaklı dış politika izleme yoluna gitmiş ve bu anlamda küreselleşme olgusundan faydalanmıştır. Tahmin edilebilir ki, küreselleşme dünyada Amerikan hegemonyasına hizmet eden bir süreçtir. Bu bağlamda dünya bir köy, ABD ise buranın muhtarı olarak tahayyül edilmiştir.[5]

kuresellesme

2000 yılındaki seçimler ile birlikte Amerika artık yön değiştirmeye başlamıştır. Çünkü 2000 yılındaki seçimlerde Cumhuriyetçi partinin adayı George Walker Bush seçimleri kazanmıştır. Daha sonrasında 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terör saldırılarıyla birlikte Amerikan dış politikası Amerika Birleşik Devletlerinin ulusal çıkarlarının yanına küresel terörizmle mücadele ilkesi eklenerek yeni bir şekil almaya başlamıştır. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri 7 Ekim 2001 tarihinde 11 Eylül terör saldırılarının sorumlusu El Kaide örgütüne destek olduğunu düşündüğü Taliban rejimine karşı Afganistan’ı işgal etmiştir. Daha sonra nükleer silahlar olduğu ve bunları kendisine karşı bir tehdit olarak görmesi gerekçesiyle 23 Mart 2003 yılında Irak’ı işgali etmiştir. Özellikle dış politikadaki bu saldırganlık Amerika Birleşik devletlerinin uluslararası arenada saygınlığını yitirmesine sebep olmuştur. Ayrıca 2008 yılında ortaya çıkan ekonomik kriz mevcut yönetimin seçmen desteğini yitirmesine sebep olmuştur. Bunun sonucu olarak 2009 yılındaki seçimlerde Demokrat Parti’nin adayı Barack Hussein Obama’nın seçimi kazanmasıyla Amerika Birleşik Devletlerinin dış politikasındaki bu saldırgan ve işgalci tavır yumuşama göstermeye başlamıştır.

Obama’nın izleyeceği dış politika ilkeleri; demokrasi ve insan haklarının önceliği, Amerikan değerlerinin askeri yolla da savunulabileceği, uluslararası örgütlerin uluslararası sorunların çözümlenmesinde yetersiz kaldığı ve güçlendirilmesi gerektiği ve toplum mühendisliği yapılamayacağı gibi hususlar bulundurmaktadır. Ayrıca Obama’nın siyasal öncelikleri; hükümetler arası işbirliğinin en üst düzeye çıkarılma isteği, terörizmle mücadele konusunda Obama idaresinin sertlik ve diplomasi arasında bir denge sağlama çabası, terörizm tehdidine karşı küresel mücadele yürütülmesi, nükleer silahların yaygınlaşmasını önlemeye yönelik geniş bir ittifak ve güvenlik alanı yaratılması gibi yapı taşlarını bulundurmaktadır. [6]

Sonuç olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş sonrası dış politikası başkanların ideolojilerine göre uygulamada değişiklik göstermektedir. Fakat Soğuk Savaş sonrasındaki yeni dünya düzeninde teknolojik gelişmeler ve küreselleşme olgusunun etkisi dâhilinde dahi dış politika ekseni kendi ulusal çıkarlarının en yüksek düzeyde olacağı şekilde olmuştur. Sovyetler Birliğinin dağılıp Soğuk Savaş’ın bitimiyle oluşturduğu hegemonyacı tek kutuplu sistem yumuşama gösterse dahi hala devam etmektedir. Bu hegemonyacı sistem devam ettiğinden dolayı Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikası Dünya üzerindeki bütün devletleri etkilemekte ve birçoğunu Dünya’nın lokomotifi konumunda olan Amerika Birleşik Devletleri ile çıkarları doğrultusunda işbirliğine zorlamakta hatta zorunlu kılmaktadır.

KAYNAKÇA

ARI, Tayyar, Uluslararası ilişkilere giriş(4.baskı), MKM, Eylül 2013

ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl siyasi tarihi(18. baskı), Alkım, Nisan 2012

MINGST, Karen, Essentials of international relations(2nd. ed.), Norton, 2013

ROSKIN, Michael G., Cord, Robert L., Medeiros, James A., Jones, Walter S., Political Science: an introduction(12th. ed.), Pearson, 2012

ROSKIN, Michael G., Berry, Nicholas O., Uluslararası ilişkiler uluslararası ilişkilerin yeni dünyası(çev. Özlem Şimşek), Adres, Şubat 2014

SANDER, Oral, Siyasi tarih cilt 2 (9.baskı), İmge, 2001

SÖNMEZOĞLU, Faruk(Der.) , Uluslararası İlişkiler Sözlüğü(Haz. Ülke Arıboğan, Gülden Ayman, Beril Dedeoğlu), Der Yayınları, İstanbul, 2010,

ULUDAĞ, Mehmet Bülent, Dünya siyasi tarihi(2.baskı), Kriter, Eylül 2012

VIOTTI, Paul R., Kauppi, Mark V., Uluslararası ilişkiler ve Dünya siyaseti(5. baskı)(çev.

Ayşe Özbay Erozan), Nobel, Ekim 2014

 

İNTERNET KAYNAKLARI

http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423878743.pdf Erişim Tarihi: 19.04.2016

 

[1] ROSKIN, Michael G. –BERRY, Nicholas O. , Uluslararası İlişkiler Uİ’nin yeni dünyası(Çev. Özlem Şimşek), Adres Yayınları, Ankara,2014, syf.81

[2] SÖNMEZOĞLU, Faruk(Der.) , Uluslararası İlişkiler Sözlüğü(Haz. Ülke Arıboğan, Gülden Ayman, Beril Dedeoğlu), Der Yayınları, İstanbul, 2010, syf.641

[3] A.g.e, syf.471

[4] http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423878743.pdf,syf.4

[5] A.g.e, syf.5

[6] A.g.e, syf.8

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s