Realist ve Liberal Paradigmaların Karşılaştırılması

Melisa Deniz Özkeleş

REALİST VE LİBERAL PARADİGMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI

GİRİŞ

Uluslararası ilişkiler yaklaşımı olarak realizm 2. Dünya savaşından sonra başlamış olsa da daha önceleri klasik realizmi temellendiren ve insan doğasını açıklayan düşünürler vardı. Bu düşünürlere bakmak için gerilere gidersek; Yunanlı Thucydides “Peleponez Savaşının Tarihi” kitabında Atina ve Sparta’nın kaçınılmaz savaşlarının aslında “işbirliği ve yüksek moral değerlerden çok güç politikasının [yani ulusal çıkar ve güç peşinde koşmanın] devletler arası ilişkileri ve çatışmayı nasıl etkilediğini göstermek için kullanmıştır.” Uluslararası ilişkilerde “güçlünün yapabileceklerini yapacağını, güçsüz olanlarınsa bunları kabullenmek zorunda olduklarını” ileri sürmüştür.[1] Machiavelli ise Thucydides’ten farklı olarak devlet adamlarına güç maksimizasyonu için tavsiyeler vermiştir. Machiavelli için temel siyasi değer ulusal bağımsızlıktır. Yöneticilerin temel sorumluluğu her zaman kendi ulusal çıkarlarını korumak, ilerletmeye çalışmak ve bekayı sağlamaktır. Bu da güçlü olmayı gerekli kılar. Eğer bir devlet güçlü değilse, bu diğerlerinin avı olmaya davettir. Dolayısıyla yönetici av değil avcı olmalıdır. Bu gerektiğinde ulusal çıkarlarının korunmasında acımasızlıkta içerir.[2] Machiavelli’ye göre çıkar için verilen söz tutulmayabilir çünkü devlet adamları dikkatli davranmak zorundaydı.

Realizmi derinden etkileyen bir diğer düşünürse İngiliz siyaset felsefecisi Thomas Hobbes’tur. Leviathan adlı eseri siyaset alanında ilk genel teori olarak kabul edilmektedir.  [3] Hobbes’un insan doğasına yaklaşımı olumsuzdur, insan varlığını ayakta tutma ve sürdürme güdüsünün her hareketin temeli olduğunu savunmaktadır. O’na göre insan çıkarcıdır ve istemeden de olsa birbirlerine düşman olabilirler. Bu durumda “İnsan insanın kurtu.”dur der. Ancak genel bir güvensizlik oluşturan bu durum, insanın an güdüsü olan kendi varlığını korumak istemesine aykırıdır, bu bakımdan çok tehlikelidir. Bu varlığı koruma güdüsü, insanları bir sözleşmeyle ellerinde bulunan güce başvurma yetisinden bir devlet adına vazgeçmeleri ve onu bir egemene devretmelerine yol açmıştır. Böylece bir sözleşmeyle devlet kurulmuş ve doğa durumundan yurttaşlık durumuna geçilmiştir. [4] Hobbes’a göre insanlar devleti kurmadan önce doğa durumunda yaşamaktalardı. Bu doğa durumuysa herkesin herkesle savaştığı korku dolu bir kaos ortamıydı. İnsanlarsa bu kaos ortamından kurtulmak için kendi yetkilerinden vazgeçerek bu güçlerini Leviathan’a (devlet otoritesine) devrettiler. Böylece ulus devlet oluşmaya başladı. Machiavelli gibi Hobbes için de “hakkın kaynağı güçtür”; yani güç hakkı doğurur. Çünkü bir doğa durumunda zayıflar daha güçlü karşıtlarını öldürmek ya da sindirmek için her türlü yola ve hileye başvurabilirler. Zor ve aldatma savaşta başlıca iki erdemdir.  [5] Hobbes’a göre toplumsal sözleşmenin kurulma amacı insanların bencilliğidir. Bir otoritenin olmadığı yerde insanlar savaş durumundadır. İnsanlar güç kullanmada eşit oldukları için çatışmalar herkesin yaşamını tehlikeye sokar. Doğa yasaları insanın bencilliğine üstün gelemediği ve bir yaptırım sağlanamadığı için amaçlar gerçekleşemez. Toplumsal sözleşme olursa, bu sözleşmeye katılanların ortak çıkarları ve güvenlikleri sağlanacağından amaç gerçekleşir. Böylece insanlar barış içinde yaşarlar. Bu sözleşmeyi imzalamak içinse feragat ettikleri şey egemenlikleridir. Egemenliklerini aktardıkları devlet otoritesi ise kimseye hesap vermek zorunda değildir ve sınırsız, mutlak bir egemenliğe sahiptir. Bu sınırsız yetki halkı temsil eden bir hükümete verilmesi halinde ortaya çıkan bir demokratik hükümettir. [6] Hobbes için söz konusu olan Leviathan’ın egemenliğinin tartışılmaz oluşu ve bireyinde bütün yetkilerini bu egemen erke devretmiş oluşudur.[7]

thomas_hobbes_portrait

Liberalizmin ise insan doğasına bakışı farklıdır. Belli amaç ve idealleri olan bir siyasal düşünce geleneğini temsil etmektedir.[8] Klasik liberal düşünce eşitlik, özgürlük ve mülkiyet temelli oluşmuştur. Realizm gibi liberal düşüncenin temelini oluşturan düşünürler vardır. Aydınlanma çağındaki filozofların temel düşünceleri liberalizmi doğurmuştur. Aydınlanma çağında insanların özgürlüğüne kavuşacağı inancı üzerinde durulmuştur. Bu dönemki filozofların insan doğasına ve insan bakışları realizm aksine olumlu olmuştur ve insanın eğitilebileceğini öne sürmüşlerdir. Siyasi alanda gelişen özgürlük daha sonra ekonomik alana yansımıştır. Liberalizmin temelini oluşturan düşünürlerden bahsedecek olursak ilk aklımıza gelen kişi John Locke olmaktadır. Locke’a göre insanlar eşit yaratılmaktadır ve bir takım haklarla doğmaktadırlar. Bu haklara yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutluluğunu sürdürme hakkı örnek gösterilebilir.

Liberalizmin birinci ve temel ilkesi kaynakların ve zenginliğin eşit dağıtılmadığı anlamına gelmeyen fırsat eşitliğidir. Liberalizmin ikinci temel ilkesi, bireyin doğal gereksinimlerini rasyonel yollarla karşılama ve isteme kapasitesine sahip olduğu ilkesidir. Liberalizme göre kişi çevresinde olup biten fiziksel ve toplumsal gerçekleri kavrayacak kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla birey kendini geliştirme yetisine sahiptir, kendine güvenen ve bu kapasiteye sahip olan insana, kendi mutluluğunu arama hak ve özgürlüğü tanınmalıdır. Üçüncü ilke, bireyin temel alınması ve özgürleştirilmesidir. Toplumsal politikanın amacı bireyin özgürlüğünü ve özerkliğini genişletmektir. En iyi toplum, bireye daha fazla özgürlük tanıyan toplumdur. Liberalizmin dördüncü ilkesi özel mülkiyetin önemidir. Özel mülkiyet sayesinde birey özel amaçlarına ulaşabilir; bireyselliğini ve mutluluğunu gerçekleştirebilir. Bu durum bireyi çalışmaya teşvik eder ve çalışması sayesinde birey sadece kendisinin değil, aynı zamanda toplumun zenginleşmesini de sağlar.  [9]

Doğa durumunda insanların eşit ve özgür olduklarını vurgulayan John Locke, Hobbes’un düşüncelerinden bu noktada tamamen ayrılmaktadır. Locke’a göre doğa durumu savaş durumu değildir. Ortak yargıda bulunma yetkisiyle donatılmış bir üstleri olmadığı sürece, usa göre yaşayan insanlar doğa durumunda bulunurlar. Haksız bir zorlama söz konusu olduğunda savaş yaşanabilir; fakat bu durum doğa durumu ile özdeşleştirilmemelidir. [10] Yani Hobbes’un doğal yasası olan güç ve kaos yasasının aksine Locke’un doğal yasası temel eşitlik, haklar ve insan aklı tarafından bildirilen ahlaksal yasa demekti.

Liberal düşüncenin savunucuları arasında yer alan Fransız filozof Charles Montesquieu diğerlerinden farklı olarak savaş ile yönetim biçimleri arasında doğrudan ilişki kuran ilk kişi sayılabilir. Savaş ile monarşi arasında kaçınılmaz bir ilişki olduğunu göstermeye çalışmış ve otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu ileri sürmüştür. Demokratik rejimlerin artmasının barışın sağlanmasında bir unsur olarak göstermiştir. Bütün insanları kapsayan tek bir doğa yasası ve düzenin olmasına karşı çıkan Montesquieu insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa karşı çıkmış ve farklı politik toplumlarda farklı hukuk sistemlerinin insanlar üzerinde değişikliğe yol açtığını savunmuştur. Güçler ayrımı ilkeleri üzerine yoğunlaşmıştır.

Aydınlanma dönemi filozoflarından bir diğeri olan François Voltaire ise savaş ve barış konuları üzerinde durmuştur. Barışı insanlık açısından başlı başına bir amaç olarak görerek savaş karşıtı bir tutum sergilemiştir. Despotizme ve soyluların imtiyazlarına karşı çıkmıştır. Voltaire’in insan doğasını yorumlaması şu şekildedir; insanlar doğaları gereği hayvandır ve vahşi içgüdüleri uygarlığın oluşmasıyla yumuşamıştır. Uygarlığın idaresi altındaki insanın vahşi doğal haline göre çok daha iyi bir yaratık olduğunu savlamaktadır. Olumsuz bir görüşe sahip görünen Voltaire, savaşa, despotizme, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı çıkarak olumlu ve yapıcı düşüncelere sahip olduğunu göstermiştir.

Voltaire insan doğası hakkındaki düşünceleriyle kendisinden sonra gelen Rousseau’yu ters yönde etkilemiştir. Kendi toplumsal reform ilkelerine demokratik bir hükümet biçimi için sağlam bir ussal aklama getiren klasik çalışmasını, “Toplumsal Sözleşme”de (1762) ortaya koydu. Devleti, yurttaşlarının özgürlük ve eşitlik için doğuştan, vazgeçilmez hakları ve kendi yazgılarını belirleme güçleri yoluyla katıldıkları bir toplumsal sözleşme üzerine dayalı politik bir örgüt olarak tanımlayan Rousseau’ya göre, insan aynı zamanda doğuştan barış yanlısı ve naziktir. İnsan doğasında saldırganlığa ilişkin bir öz söz konusu değildir. İnsanın saldırganlığı doğal durumundan uzaklaşıp, sivil toplumla tanıştıkça artmaktadır. Rousseau’ya göre savaş ve saldırganlık insan uygarlığının bir sonucudur. Uygarlık insana doğa durumunda kalmayı değil, bir asker olmayı öğretmektedir. İnsanlar, devlet olarak örgütleninceye ve yöneticiler kendi çıkarları için ordular oluşturuncaya kadar savaş ve silah gibi kavramlarla tanışık değildiler. Bu noktada Rousseau sözleşme yasasını benimseyen diğer bilim adamlarından ayrılmaktadır. Çünkü Rousseau’ya göre toplumsal sözleşme diğerlerinin düşündüğü gibi, insanlar arasındaki çatışmayı sona erdirmedi; tam tersine savaşın nedeni oldu.[11] Rousseau toplumsal örgütlenmenin temelini aile olarak görmüştür ve devletin aileyi örnek alması gerektiğini savunmuştur. Çünkü ailede eşitsizlik ve kölelik durumları yoktur. Vazgeçilmez iradeleriyle özgür ve eşit insanların karşılıklı olarak anlaşarak devlet kurma hakkı vardır; çünkü egemenlik yalnızca halkındır. Kararlar oylama yoluyla demokratik yolla alınmalıdır. Kişi bencil çıkarları için değil ortak yarar için oy verir. Zira, halk iyidir ve iyi için oy kullanacaktır. Bazen yozlaşsa bile bu aldatıldığı içindir ve genel irade üstün geldiği zaman demokrasi gelişir. Halk kendine ve kendini yönetenlere yönetme gücü ve yetkisi verse de egemenlik, genel iradeyi temsil eden halkın kendisine aittir ve terk edilmez.[12] Burada liberal düşünceyi savunan Rousseau ve realist düşünceyi savunan Hobbes arasındaki farkı görmekteyiz. Rousseau anayasal monarşiyi reddederek demokratik bir toplum tüm vatandaşlar için eşit hakları savunmuştur. İnsan doğum yasının iyiliği üzerinde durmuştur.

Rousseau gibi Voltaire’den etkilenen bir diğer düşünür Immanuel Kant’tır. Toplumsal ve politik felsefesini Sonsuz Barış (1795) ta açıklamıştır. Kant, bir dünya devletinin kurulmasını savunmuştur. Tüm bireyler hak ve ayrıcalıkları olan yurttaşlar olarak federatif bir özgür devletler cumhuriyetine katılacaktı. Savaşları önlemek için mutlakiyetçi yönetimlere son verilmesi ve demokrasinin ve halk egemenliğinin gerçekleşmesi gerektiğini savunmuştur. Devleti soyut, bireyi somut varsayarak bireyi esas alan uluslararası toplum anlayışını geliştirdi. Yetki alanı sınırlanmış devlet anlayışı içinde bireysel girişimciliğin önemi üzerinde durmuştur.

jean-jacques_rousseau_painted_portrait

Realist ve Liberal Paradigmaların Karşılaştırılması:

 Klasik realizm, insan doğasına olumsuz yaklaşmasından dolayı kötümser olduğu, bencillik ve kendi çıkarını düşünmenin sadece bazı politikacılara özgü bir özellik olmayıp politikanın temelini oluşturan genel bir durum olarak gördüğü için eleştirilmektedir. İnsan doğası sadece savaş ve çatışmayı açıklamaktaysa da barış ve işbirliğinin nasıl açıklanacağının yanıtsız kaldığı düşünülmektedir. İşte yeni realistler bu sorunu aşmak ve bu eleştiriden kurtulmak için insan doğasından uzaklaşarak uluslararası sistemin yapısıyla ilgilenmeye başlamışlardır. Ayrıca, klasik realistlerin kullandıkları, güç, ulusal çıkar ve güç dengesi kavramlarının zaman zaman çelişkili anlamlarda kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Klasik realistler tarafından devlet adamlarının, güç olarak tanımlanan çıkara göre hareket ettikleri vurgulanırken, bir başka yerde siyasi liderlerin diğer devletlerin meşru ulusal çıkarlarını da göz ardı etmemeleri gerektiği ifade edilerek çelişkiye düşülmektedir.  [13]  Hobbes’a dayanan realist düşüncede çatışma, olağan ve normal bir durum olarak görülürken liberal düşünürler ise toplumsal ve ekonomik ilişkilerin daha belirleyici ve temel olduğu üzerinde durmaktadırlar.[14] Realizmi eleştirenler teorinin öngörme gücünün yetersizliğinden bahsetmektedirler. Realizmin etkin olduğu dönemde onun karşıtı herhangi bir düşüncenin olacağına ihtimal bile verilmiyordu. Öngörme ve açıklama kapasitesine büyük güven duyuluyordu. Zaten realizmin etkin olduğu dönem devletlerin güç, silahlanma yarışına girdiği, emperyalist yayılmacılık sergilediği ve askeri güvenliğe öncelik verdikleri bir dönem olmuştu. Fakat artık şartların değiştiği ifade edilerek realizmin yetersiz olduğu hatta öngörülerinin gelişen olaylardan farklı olduğu savunulmuştu. Ayrıca realizmin artık mevcut gelişmeler karşısındaki betimleme ve açıklama gücünün de sorgulandığı gözlenmektedir. Realizmin genellemeleri ile mevcut koşulların örtüşmediğini düşünen yazarlar artık realizmin ( gerçekçiliğin) gerçek olmadığını ileri sürmektedirler. [15] Liberallere göre, anarşik bir yapıda devletlerin işbirliğinden cayma olasılıkları yüksek olduğundan fayda maksimizasyonu gerçekleştirme çabası büyük ölçüde sınırlanmakla beraber, korku ve belirsizliğin giderilmesiyle anarşik ortamın ıslahı söz konusu olabilir. [16]

Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve prestij yerine ekonomik gelişme ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Bu nedenle, devletlerin birbirlerini potansiyel düşman olarak gördükleri için işbirliğinden kaçındıklarına ilişkin realist savlara karşı çıkan liberaller, devletlerin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı artırmada işbirliği yapabilecekleri ortaklar olarak görmektedirler.[17] Hobbes’un anlayışından beslenen realizm, güvenlik sorununun olduğu ve bu güvenliği sağlayacak bir üst otoritenin bulunmadığını söylerken, doğa durumunu kaos ortamı olarak görmeyen ve üst otoritenin özgürlüklerin korunup gelişmesi için anlaşılıp oluşturulan bir yapı olarak gören Locke ve Rousseau’dan esinlenen liberal düşünce uluslararası ortamda merkezi otoriteye atfedilen rol devletler arasında işbirliğine yöneltecek ve devletlerin ortak çıkar peşinde koşmalarını sağlayacak ortamı sağlamaktadır. Realistler mutlak çıkar ya da mutlak kazançtan ziyade nispi kazanç üzerinde ısrar etmektedir. Çünkü bunlara göre devletler için mutlak kapasitelerden ziyade göreceli kapasiteler önemlidir.[18] Realistlere göre, devletlerin uluslararası yapı içinde ayrı ayrı birbirinden kopuk birimler gibi düşünülerek mutlak kazancın tarafları işbirliğine teşvik edeceği yönündeki liberal savlar yanlıştır. Çünkü devletler kendi kazançları kadar diğerlerinin kazançlarını da önemserler; daha açık bir ifadeyle bir devlet diğerinden daha fazla kazanacaksa, yani net bir kazanç sağlayacaksa işbirliğine girer. Tersinden ifade etmek gerekirse, bir işbirliğine girmeye karar veren bir devlet diğer tarafın bundan göreceli olarak daha kazançlı çıkacağını anlarsa bu işbirliğinden vazgeçer. Daha doğrusu, realistlere göre, biri devletlerin birbirlerini aldatabileceği diğeri ise nispi kazanç olgusu olmak üzere işbirliğinin önünde iki önemli engel bulunmaktadır. Devletlerin böyle hareket etmesinde yukarıda ifade edildiği gibi, uluslararası anarşik yapı rol oynamakta ve bunun neden olduğu güvensizlik ve varlığını sürdürme kaygısı devletlerin işbirliğine gitmelerini zorlaştırmaktadır. [19]

Realizmi eleştirenler genelde zor bir işle karşı karşıyadır. Çünkü gerçek hayattaki siyaset yapımıyla yakınlığı dikkate alındığında, realizm ilk başta belli bir avantaja sahiptir. Her ne kadar eleştirilse de kendinden sonra oluşan liberalizm ve diğer düşüncelere katkısı olduğu ve uluslararası ilişkisinin disiplinine katkıları olduğu göz ardı edilemez durumdadır. Uluslararası ilişkiler teorisine katkılarının yanı sıra, siyasi davranış konusunda da diğer yaklaşım ve metodolojiler için daha ileri tartışma ve analizlere konu olabilecek çok sayıda varsayım ortaya koyduğu da görülür.[20]

 

 

 

KAYNAKÇA:

 

Aydın, Mustafa, “Uluslararası İlişkilerin “Gerçekçi” Teorisi: Kökeni, Kapsamı, Kritiği”

Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa

 

[1] Alıntılayan: Aydın, Mustafa, “Uluslararası İlişkilerin “Gerçekçi” Teorisi: Kökeni, Kapsamı, Kritiği”

[2] Alıntılayan: Aydın, Mustafa, “Uluslararası İlişkilerin “Gerçekçi” Teorisi: Kökeni, Kapsamı, Kritiği”

[3] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 147

[4] Alıntılayan tayyar arı syf 148

[5] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 148

[6] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 149

[7] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 149

[8] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 293

[9] Alıntılayan tayyar arı 293-294

[10] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 294

[11] Alıntılayan tayyar arı 297

[12] Alıntılayan 297

[13] Alıntılayan tayyar arı syf 176

[14] Alıntılayan sf178

[15] Alıntılayan sf 179

[16] Alıntı 179

[17] Alıntı 308-309

[18] Alıntı syf 309

[19] Arı, Tayyar, “Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği”, MKM yayıncılık, 8. Baskı 2013, Bursa, syf: 310

[20] Aydın, Mustafa, “Uluslararası İlişkilerin “Gerçekçi” Teorisi: Kökeni, Kapsamı, Kritiği”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s