Osmanlı İmparatorluğu’nda Kimlik ve Kimlik Oluşumu

Yusuf Telli

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA KİMLİK VE KİMLİK OLUŞUMU

İnsan ırkı varoluşundan bu yana sosyal hayatın içerisinde farklı aidiyetler ve kimliklere sahip olmuştur. Benimsenen her kimlik kendi özünü bir başka kimlikten farklı olması üzerine temellendirmiştir. Kimlik kavramı, Latince idem (aynı) sözcüğünden türetilmiş olan “identity” kelimesinden gelir ve bir mensubiyeti, aidiyeti ve bir toplulukla aynılaşmayı ifade eder.[1] Sözlük anlamıyla, toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünüdür.[2] Toplumda ise bireylerin aynı nitelik ve belirtilere sahip olmasıyla toplumsal kimlik dediğimiz kavram ortaya çıkar. Bir toplum kendi kimliğini tarif ederken kendi karşısında bir diğer-öteki bularak kendini farklı sınırlar içerisinde tasnif eder. Toplum kimliğinin oluşumunda belirli birçok etken vardır. Kültür, din, mezhep, dil, ırk vb. faktörler belirli kimlikleri benimsemede bir araç olarak kullanılır. Söz konusu Osmanlı İmparatorluğu olduğunda ise imparatorluk yapısının getirdiği temel özelliklerden kaynaklanan birçok kimliğin bir arada bulunmasına sebep olan bir “mozaik” model görünür. Osmanlı, farklı etnik kökenlerden gelen, farklı dinlere sahip ve ayrı dilleri konuşan insanları aynı imparatorluk kimliği altında toplamıştır.[3] Hatta o dönem Avrupa’sında Osmanlı kadar muhtelif din ve ırklardan oluşmuş bir imparatorluk bulunmuyordu. Devletin toplumsal, siyasal ve yönetsel yapısı, genellikle ırk esasına göre değil, din veya mezhep esasına göre örgütlenmişti.[4] İşte bu yüzden makalenin amacı salt bir “Osmanlı Kimliği”nin olup olmadığı ve bu kimliklerin nasıl oluştuğu sorusuna cevap bulmak ve bu hususta genel bir çerçeve çizmektir.

Osmanlı Toplum Yapısına Genel Bir Bakış ve Millet Sistemi

Osmanlı toplumu iki temel ayak üzerine temellendirilmiştir. Bu iki ayağın en kuvvetli olanı “millet-i hâkime” olarak bilinen Müslümanlardır. Diğer temel unsur ise İslam devletlerinde “cizye” vergisi vererek Müslümanların tahakkümü altında bulunan  “ehl-i zimme” dir. (Hatt-ı Hümayunlarda “tebaa-i gayrimüslime” ve  “cemaat-ı muhtelife olarak da geçer.)[5] Osmanlı İmparatorluğu bugünkü sınırlarla dünyanın en büyük devletlerinden biri olabilirdi çünkü Kırım’dan Sudan’a, Bosna’dan Basra Körfezi’ne, Kafkaslar’dan Fas’a uzanan bir imparatorluk çerçevesi vardı. Bu coğrafyalarda birbirinden farklı onlarca kültür, inanış, lengüistik yapıdan bahsetmek abes olmaz ki yeryüzündeki imparatorluklar çoğunlukla ayrı milletler ve kimlikler üzerine temellendirilmiştir.[6]

Osmanlı toplum yapısında “ırk” ve “ulus” gibi kavramlar yer almıyordu. Sosyal hayattaki bireylerin statü ve kimliğini tayin eden faktör, bireyin inanç yapısıydı. Toplum, ait olduğu inanç temelinde çeşitli “millet”lere ayrılmıştı.[7] Millet, bir dine ya da mezhebe sahip topluluk demekti. Yani bugünkü anlamıyla millet kelimesi Osmanlı’da “ırk” kelimesinin karşılığı değildi. İnsanlar etnik kimliğiyle değil inandıkları din üzere ayrılmıştı. Örnek olarak, Türk, Arap, Boşnak, Kürt, Arnavut Vs. etnik yapılar Müslüman oldukları için aynı sınıf içerisinde bulunuyorlardı ve bu şüphesiz “millet-i hâkime” idiler. Kamûs-ı Türki gibi Osmanlı Türkçesinin başat eserinde, “din” ve “millet” kavramları aynı anlamda kullanılmıştır. Bunun yanında “millet” ile “ümmet” kelimeleri farklı anlamlarda kullanılmıştır. Kamûs-ı Türki’ye göre millet kelimesi, bir dine bağlı çeşitli ırk ve dile mensup toplulukların ortak adıdır: İslâm milleti gibi. Ümmet ise, bir dine mensup çeşitli topluluklardan her birisi için kullanılan bir kavramdır. Türk ümmeti gibi. Kamûs-ı Türki yazarı Şemseddin Sami, “İslam milletleri” (milel-i İslamiye) yerine “İslam milleti” (millet-i İslamiye); “İslam ümmeti” yerine ise “İslam ümmetleri” (ümem-i İslamiye) denilmesinin daha doğru olacağını belirtir.[8]

Tanzimat’tan sonra, batılılaşma ve laikleşme hareketleri ile birlikte, “millet” ve “ümmet” kelimeleri, bu orijinal ve dini içeriklerinden farklı olarak anlam değişikliğine uğradılar ve millet terimi “ümmet”, ümmet terimi de “millet” kelimesi yerine kullanılmaya başlandı.[9] Millet kavramının bu anlamda Batı dillerinde karşılığı yoktur. Eğer millet, İngilizce’deki  “nation” (ulus) kelimesinin karşılığında kullanılacak olursa, o takdirde bu kavram, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve aynı dili konuşan toplumu ifade etmiş olur.[10] Aynı ırka mensup topluluk da “ulus” kavramıyla anlatılır. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nda millet kavramı içinde ifade edilen topluluklar, çeşitli bölgelerde dağınık şekilde oturmakta ve farklı dilleri konuşmaktadır. Bu topluluklar, ne ırk ne de dil birliğine sahip değillerdir. Temel ortak noktaları ise, bir dine veya mezhebe bağlı oluşlarıdır. Bu nedenle millet kavramının özünü inanç ortaklığı meydana getirir. Millet kavramının bu içeriğinin din ve inançlara verilen değerler çerçevesinde değerlendirilebilse de bu duygusal bir yaklaşım olacaktır. Buradaki kavram kargaşası tamamen kelimelerin birbirini motamot karşılayamaması ile ilgilidir.

Osmanlı,  bünyesindeki etnik ve dini yapıları bir şekle sokmaya ya da bütünleştirmeye çalışmamıştır. İmparatorluğun doğasında yer alan çok uluslu yapı Osmanlı’da da mevcuttu ve bu sebeple azınlıklara karşı baskıcı ve ceberut yüzünü değil; azınlıklar arasındaki düzene göz kulak olup tahammüllü ve toleranslı yüzünü göstermiştir. Osmanlı etnik-dini cemaatler ortasında kendisine bu farklılıkları koruma ve güvence altına alma misyonunu yükleyerek “millet sistemi”ni oluşturmuştur. Bu konudaki önemli nokta ise Osmanlı’nın bünyesindeki bu etnik ve dini yapılara karşı tutumu salt “hoşgörü-adalet” kavramlarıyla açıklanamaz. Çünkü imparatorluk yapısı baskıcı ve zorlayıcı politikalarla ayakta kalacak bir sisteme sahip değildir. Devlet yönetimi de bu konuda elini oldukça rahatlatan millet sistemini uygulayarak kendi geleceğini güvence altına almıştır. Kısacası Osmanlı İmparatorluğu için hoşgörü, adalet ve tahammül kavramları bir lütuf değil, zorunlu bir durumdur.

İslam hukukçularına göre insanlar Müslüman ve Müslüman olmayanlar olarak ikiye ayrılırlar, Müslüman olmayanlar da kendi içlerinde aynı şekilde iki kola ayrılırlar. Bunlar “ehl-i kitap olanlar” ve “ehl-i kitap olmayanlar”dır. Ehli kitap olanlar kendilerine Allah tarafından semavi bir kitap yollandığına inanılan Yahudi ve Hristiyan’lardır.[11] Bu özelliğin dışında kalan diğer bütün inançlar ise ehl-i kitap olmayan azınlıklardır. İslam devletinde bütün bu topluluklar İslam hukukuna göre “tebaa” olarak kabul edilir. Tebaanın can güvenliği, mal, çalışma, din ve vicdan hürriyeti bakımından devletin koruması altındadır. Ayrıca gayrimüslimlerin bir İslam devletindeki konumu misafirlikle ilişkilendirilmiştir. Çünkü gayrimüslimler devlet himayesi altında oldukları için bir nevi misafir statüsüne sahiptirler. Bu sebeple görevleri Müslümanlardan daha azdır ama imparatorluğun gözbebeği konumunda değildirler zira bu kadar az göreve sahip olmaları avantajlı bir durumken aynı zamanda hakları ve özgürlükleri Müslümanlardan önemli ölçüde azdı. Örneğin bir gayrimüslim Osmanlı’da zorunluluğu askerliğe tabii değildir. Bu nedenle kendisini himaye edip koruyan devlete yıllık “cizye” vergisi verirler. Bu vergi bir nevi varlık vergisi gibidir. Bu verginin muhatapları, olgunluk yaşına erişmiş erkekler veya askerlik yaşındaki erkeklerdir, yani kadınlar, çocuklar, din görevlileri, fakirler, çalışamaz durumdaki yaşlı ve engelli insanlar bu vergiden muaf tutulmuşlardır. Öte yandan bir gayrimüslim hiçbir zaman Osmanlı devlet yapısı içinde devlet başkanlığı ve ordu komutanlığı gibi önemli kamusal görevlere getirilmemiştir fakat herhangi bir idari göreve getirilip, kendilerine Müslümanlarla eşdeğer ücret ödenmesinde bir beis görülmemiştir.[12]

İmparatorluğun bir parçası olan gayrimüslimler Osmanlı topraklarının neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar yönetim merkezi İstanbul’da olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıdırlar.[13] Osmanlı bu mozaiğin devamını sağlayabilmek adına millet sistemini bütün dini yapılarında örgütlemiştir. Örneğin kiliseler Osmanlı millet sistemini devam ettirmek için en etkili araçtı. Devlet kendi gücünü lokalize ederek belirli yapılara dağıtmıştır. Hıristiyanlık dinini benimsemiş gayrimüslimlerin Osmanlı’da birçok mezhebe ayrıldığını görürüz. Rum Ortodoks Kilisesi, Ermeni Gregoryen, Ermeni Katolik, Ermeni Protestan, Süryani Kadim Kilisesi (Ortodoks), Süryani Katolik, Kaldani eski kilisesi ve Kaldani Katolik, Nasturi Kilisesi ve hatta cumhuriyetin erken dönemindeki Türk Ortodoks kilisesi, Osmanlı’da yer alan mezhep ve inançlara önderlik eden kiliselerdi.[14] Bu noktada saydığımız kiliseler Osmanlı’nın bir memuru gibi kendine biat eden cemaat üyelerini adeta kontrol eder. Yani padişahlar, vezir-i azamlar, şehzadeler ne kadar “Osmanlı” ise, Patrikhane’de aynı şekilde Osmanlı’nın bir kurumudur hatta bizzat “Osmanlı”dır.[15] Osmanlı’da cemaat önderleri, gayrimüslimler ile devlet arasında bir kontak aracı, bir temsilci misyonu üstlenmiştir. Devletle gayrimüslim halkın arasında iletişimi ve düzeni sağlayan aracı kiliselerdir. Bu dolaylı iletişim devlet açısında da oldukça pratik bulunmuş olmalı ki uzun süre korunmuştur. Bunun yanı sıra millet liderleri kendi cemaatleri üzerinde ruhani ve dini bir otoriteye değil aynı zaman da maddi ve cismani aynı zamanda siyasi bir otoriteye de sahipti. Bunun dayanağı ise devletin kendi yönetsel işlevini bir kısmını millet liderlerine bırakmış olmasıydı. Ama burada bir olaya açıklık getirmek lazım, o da millet sisteminin sanıldığı gibi belirli bir patriğe özerklik verip onun bütün ülkedeki cemaatini özerk yönetmesi değildir. Devlet, kendi yerel memurlarının yetki ve gözetiminde yerel cemaatlere özerklik verir.[16] Bu nedenle millet liderleri büyük yetki ve imkânlarla donatılmıştı. Gayrimüslimler bu yetkileri kötüye kullanan liderlerini kimi zaman direkt olarak devlete şikâyet etmişlerdir. Tanzimat’la gelen millet sistemindeki birtakım demokratikleşme ıslahatlarından sonra millet liderlerinin yetkileri kısıtlanıp bazı yetkileri ise cemaatlerin kurduğu meclislerle paylaşılmıştır. Bu sebepten dolayı gayrimüslimlerin bu reformların yapılmasını dile getirmeleri gelişmelerin önünü açmıştır. Millet liderleri ise bu durumdan rahatsız olmuşlardır çünkü Osmanlı’da her millet kendi hukuk kurallarıyla ya da kendi müeyyide yöntemleriyle yönetiliyordu. Millet liderleri ise ellerinden alınan hapis, işkence, sansür ve vergi koymak gibi güçleri bu rahatsızlığın temelini oluşturuyordu.[17]

Osmanlı toplumundaki Müslim-gayrimüslim ilişkileri dönemden döneme değişiklik göstermiştir. İmparatorluğun en kadim toprakları olan Anadolu’da, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanlar ve Hıristiyanlar iç içe yaşamıştır. Her ne kadar toplum gayrimüslim ve Müslimlerden oluşsa da, hiçbir zaman iki toplum birbirine eşit tutulmamıştır. Osmanlı hanedanlığı Türk-İslam kültüründen gelen bir yapıya sahipti ve bu yüzden imparatorluktaki temel unsur Müslümanlar ve Türklerdi. Bu sebeplerden ötürü Ermeni, Rum, Sırp gibi etnik yapılar toplumda hep ikinci planda kalıyorlardı. Böylelikle yüzyıllar boyunca gayrimüslimler, Türk-İslam kurumlarının etkisinde kaldılar. Osmanlı’da gayrimüslimlere büyük bir din değiştirme baskısı yapılmamıştır. Bunun nedeni hak din sayılan bu dinlerin Kuran’da geçen “dinde zorlama yoktur” ayetine göre değerlendirilmesidir. Din değiştirme olayları genellikle evlilikler ve bireysel ilişkiler etrafında yaşanıyordu.[18] Bu konuda muhtelif yaklaşımlar da söz konusudur. Mesela Osmanlı’nın yüzyıllarca egemenliği altında bulunan Balkanlar’da tarih yazıcılığı Osmanlı konusunda pek iyi düşüncelere sahip değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nu “yabancı” olarak tanımlayıp, kendilerini zorla Müslümanlaştırmaya çalışan köleleştirici, zalim bir devlet olarak görmüştür. Örnek olarak Bulgar tarih yazıcılığı, uluslaşma evrelerinde gösterdiği reflekslerde Osmanlı’yı sürekli olumsuzlayarak bir çizgi çizmiştir. Fakat bu son dönemde özellikle 1990’lı yıllardan sonra kendi ayakları üzerinde durabilen bir devlet olup ulusal kimliğini oturtunca kırılmaya başlanmıştır. Osmanlı kimliği artık tekrar sorgulanmaya başlanmıştır.[19] Bu konuda İlber Ortaylı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun eski toprakları üzerine kurulan ve şu an Türkiye’nin komşusu olan ülkeler için Osmanlı’nın 700. kuruluş yıldönümünde söylediği “istesek de istemesek de, beğensek de beğenmesek de hepimiz Osmanlıyız”[20] sözleri önem arz eder.

Türk tarih yazıcılığında her ne kadar Osmanlı’nın azınlıklara hoşgörüsünden dolayı methiyeler yazılsa da gayrimüslimlere karşı oldukça ayrımcı ve sert yasaklar da uygulanmıştır. Toplumu direkt olarak ayrıştıran yasaklara birkaç örnek vermek gerekirse:

“Bu konuda zaman zaman bazı fermanlar yayınlanıyordu. Örneğin, 1564 tarihli bir fermanla Gayr-i Müslim kadınların tiftikten ya da kutni denilen bir ipek ve pamuklu karışımı kumaştan yapılma etek giymeleri istendi. Gayr-i Müslim kadınlar çoğu yerde Müslüman kadınlar gibi giyinirlerdi ancak yüzlerini örtüp örtmemeleri yöreden yöreye değişirdi. Rumeli ve İstanbul’da yüzlerinin bir bölümünü açıkta bırakırlardı, Atina’da genç kızlar peçe takar, evli kadınlar yüzlerini açık bırakırlardı. Doğu Anadolu ve Kafkaslarda yaşayan Ermeni kadınlar da Müslüman kadınlar gibi yüzlerini örterlerdi. 16. ve 17. yüzyıllarda Gayr-i Müslim kadınlar gösterişli yöresel kıyafetler giyiyorlardı ve ferace kullanmıyorlardı (Faroqhi, 2000: 124-126). Müslümanların kavuk ve ayakkabıları sarı, Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin mavi idi. Hıristiyanların sarık sarmaları yasaktı”[21]

Toplumdaki insanların ayakkabı ve sarık-şapka rengine karışacak kadar sert bir anlayıştan bahsetmek çok da yanlış olmaz bu konuda. Bahsi geçen bu yasaklar ayrıştırma ile ilgili olduğu için kimlik çerçevesinde değerlendirilebilir. 17. Yüzyılda geçen bir olay da ise İstanbul’daki yabancıların oturduğu semt olan Pera/Galata kadısı olan Afrika kökenli Molla Ali bütün yabancı elçi ve tüccarları bile cizye vergisi ödemeye sevk etmişti. Bunu reddeden bir tüccarı hapse bile yollayan bu gözü pek kadı Osmanlı ile Avrupa diplomatik bir kriz çıkarmak üzereydi. İskoçya kralının elçisi kendisinden “bir kara Moore” diye bahsetmişti. Çünkü Afrika kökenli bir siyahinin Avrupalılara ahkâm kesmesi o dönem için ilginç bir olaydı.[22]  Aslında Osmanlı klasik bir İslam devleti refleksi sergiliyordu. Azınlıklardan cizyesinin alan yasaklarla kontrol altında tutan, toplumda ikinci plana atan bir İslam devletiydi. Tanzimat fermanıyla üzerilerindeki birçok yük ve dertten kurtulan gayrimüslimler ise toplumsal ayrışmaya sebep olan yasakların yanında kişisel hak ve hürriyetleri konusunda daha sert yasaklara maruz kalmışlardır:

Hıristiyanların yeni kilise yapmaları yasaktı ve mevcut olanların tamiri için de sultanın izni gerekiyordu. Ancak uygulamada bu kurallara riayet edilmediği görülmektedir. Bu kurallar göz ardı edilerek, Hıristiyanların yeni kiliseler inşa etmelerine bile zaman zaman izin verildi (Faroqhi, 2000: 68). Buna karşılık, Gayr-i Müslimlerin silah taşımalarına, ata binmelerine Müslüman kadınla evlenmelerine, Müslümanlara karşı şahitlik etmelerine izin verilmezdi. Hıristiyan ve Yahudilerin, çocuklarına Müslümanlara has isimler vermeleri yasaklanmıştır. Özellikle Osmanlı döneminde, her üç dinde de ortak olarak kullanılan Joseph (Yusuf, Yasef) ve David (Davud) gibi isimler, farklılığın belirtilmesi amacıyla farklı yazılmıştır. Gayr-i Müslimlere uygulanan yasaklardan bir diğeri, onlara kamu hizmetinde ve askerlikte görev verilmemesiydi. Gayr-i Müslim erkeklerinden, askerlik hizmetinden muaf tutulmaları karşılığında cizye adı verilen bir vergi alınırdı. Zımmîlerin askere alınmamaları İslâm hukukuna dayanan bir uygulamaydı. Bu kural Osmanlı bünyesindeki Gayr-i Müslimlerin Müslümanların savaşlar nedeniyle sanat ve ticaretle uğraşamamasından kaynaklanan boşluğu doldurmalarını ve Osmanlı ticaretine hâkim olmalarını sağlamıştı (Bozkurt, 1992: 284-285).[23]

Osmanlı toplumunun genel yapısı Tanzimat fermanına kadar böyle işliyordu. Millet sistemi adı verilen sosyo-kültürel yöntem Osmanlı’nın uzun süre imparatorluk yapısını devam ettirebilmek için başvurduğu sistem olmuştur. Bu yöntemle imparatorluk içindeki farklı etnik ve dini kimlikleri imparatorluğun bir parçası haline getirmiştir.

Osmanlı Toplumunda Türk Unsuru

Osmanlı İmparatorluğu temelde bir Türk devletidir. Devletin kurucuları, devlet geleneği ve töreleri Türk töresine dayandığı için  “base intrique, temel unsur, temel entrikacı,  temel oyuncu”[24] Türklerdir. Fakat spesifik olarak bir Türk devleti değildir çünkü Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil tıpkı diğer imparatorluklar gibi ırk ve dil bakımında zengin bir devlettir. Tarih yazıcılığımızın Türk temelli olmasından dolayı imparatorluğun diğer unsurları hakkında Türkler kadar bilgi bulunmamaktadır. Elde olan bilgiler de çoğunlukla ihanet ve sadakat ikileminde gerçekleşen tartışmalarla sınırlı denilebilecek kadar azdır. Azınlıklar çoğunlukla devletin başına açtıkları belalar ve yaptıkları isyanlarla literatürde yer almaktadır. [25]

Osmanlı’nın geleneksel kaynaklarında Türkler iki şekilde yer almaktadır. Bunlardan ilki tarihe şekil veren kutsanmış ve övülen silsilenamenin bir parçası oluşlarıdır.  Bu anlamda İslam uygarlığı tarihinde şerefli bir yer tutmuşlardır. İslam’ı kabul ettikten sonra sürekli sahip çıkan, koruyan, İslam’ın kılıcı olmuşlardır. Bütün bunları yaparken Türklüklerinden ödün vermeyip asıllarını korumuşlardır. Türklük kavramı bir başka yerde ise uygarlığın geri kalmış ve göçebe oluşlarıyla bilinenler için kullanılıyor.  Burada bahsi geçenler esasen bir kısmını, Yörük ve Türkmen aşiretlerini ifade ediyor. Yönetici olan Türklerin gittikçe melezleşmesi ve saflığını kaybetmesi ve kendilerini dini sıfatlarla tanımlaması Türklük kavramını giderek küçültmüştür. 16. yüzyıldan sonraki Osmanlı vakayinamelerinde Türkler hakkında birçok yerde aşağılayıcı sıfatlarla bahsedildiği görülür. “kaba Türk”, “cahil Türk”, “idraksiz Türk” gibi ifadeler vakayinamelerde sıklıkla görebileceğiniz ifadelerdir. Daha önce tekrar edildiği gibi bu ifadeler yalnızca göçebe ve köylü Türkler için kullanılıyordu. Bu durum sadece Türklere has bir durum değildi. İmparatorluktaki diğer göçebeler ve köylüler (Araplar, Kürtler, Çerkezler vb.) için de aynı kaba sıfatlarla karşılaşmak mümkündür.[26]

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk unsuru ve etkisi hala tartışmalı bir konudur. Devlete aidiyet ya da düşmanlık ikileminde süren tartışmaların bir süre daha devam edeceği öngörülüyor:

“Osmanlı İmparatorluğu bir Türk imparatorluğu değildi. O çok-dilli, çok-dinli ve çok-kültürlü bir politik sistemdi ve tarih boyunca var olmuş diğer imparatorluklarla kıyaslanmalıdır. H. İNALCIK, 19 9 6

Osmanlıların resmi dili genellikle Türkçe olarak açıklanır; ancak halk kendisine Türk dememiştir, ülkesini de Türk olarak görmemiştir. Türk ve Türkiye sözcükleri Avrupa’da en azından 12. yüzyıldan beri kullanılagelmiştir, ama Türkiye’de Türkler tarafından kullanılmamıştır. Onların yerine, yönettikleri ülkelere, din terimleriyle, Memâlik-i İslam, hanedan deyimleriyle Âl-i Osman; ya da kesin bir bölgesel tanım gerektiğinde, aldıkları mirasın adıyla Memleket-i Rûm demişlerdir. B. Lewis ,1998

 

Osmanlı devleti bir Türk devletiydi. N. Göyünç,1999”[27]

Alıntılamalarla atıf yapılan tarihçilerin ihtilaflı görüşleri net bir Türk temelli bir devletten bahsetmeyi mümkün kılmıyor bu noktada. Konuya evet-hayırdan farklı yaklaşımlarda söz konusudur. Osmanlı’nın Türk devleti olduğunu fakat insanların o dönemde kendilerini Türk olarak addetmediklerini belirten tarihçilerde olmuştur. Pre-nasyonalist dönemde milleti hâkime içinde bulunan ırklardan bir tanesi olan Türklük, o zaman için önemsiz bir kimlik olduğu için benimseme noktalarında tartışmalar dönmektedir. Müslümanlar, Hıristiyanlar gibi dini bir hiyerarşiye sahip olmadıkları için Türkler alelade bir Müslüman toplumuydu. “Osmanlı tam anlamıyla bir Türk devletiydi ya da değildi” demek bu noktada tartışmaya sebep oluyor. İkilemin dışında kalan tespitler de yok değildir:

O bir kere kolonyalizm nedir filan anlamaz. O bir devlettir işte, toprakları vardır. Sonra etnisite anlamında, milletler nedir? Arnavutmuş, Arapmış, Hırvatmış, Osmanlı’nın kafasında Öyle şeyler yoktur. Gerçi devlet dairelerinde Türkçe konuşulur, Türk devletidir, ordudaki, bürokrasideki dil Türkçe’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kesintisiz bütün kayıtları, yazışmaları Türkçe’dir. Medresede Arapça okunur, ama dil Türkçe’dir. Osmanlılar üstelik Öyle pek fazla Arapça ve Farsça bilmezler… Arapça ve Farsça bilgisi Osmanlı bürokrasisinde ve ilmiye sınıfında yoktur. Türkçe konusundaki bu Türklüğe rağmen kimlik bilinci haline gelmiş bir Türklük söz konusu değil… Bir kere kendisine Türk demiyor, öyle bir gayreti yok, başka ad koyuyor. Önce Müslüman demiş, sonra Osmanlı demiş. Osmanlılıkla Türklüğün kavgasını etmiş.”[28]

Resmi dilin Türkçe olduğu bir devlete Türk devleti diyememenin imparatorluktaki aidiyetlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Burada dönemin kimlik algısıyla ilgili bir durumdan söz edilebilir. İmparatorluğun tebaası kendi etnik kimliklerinin dışında tamamen dini aidiyetleriyle sıfatlara bürünmüşlerdir. Avrupa’daki milliyetçilik akımından etkilenip Türk kimliğini benimsemeleri ve vurgulamaları ise Osmanlı’nın artık son dönemlerine denk gelmiştir. 18. Yüzyılın sonlarından itibaren bir Türk ulusal kimliği problemi ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın savaşlarda yenilmesiyle ve Avrupai fikirlerle kıpırdanmaya başlayan azınlıklar Osmanlı’yı önlem almaya itmiştir. Bu çoğu zaman baskı; bazen de reformlarla çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır çünkü bu kıpırdanmalar, çok uluslu bir Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu olabilirdi. Bütün bu olayların yanında, ulusal kimliklerini inşa sürecindeki azınlıkların yanında Osmanlı Türkleri de boş durmamışlardır. Bu hareketlerle Türklerin de düşünme süreçleri başlamıştı. Devletin bölücü olduğunu düşünüp tasvip etmediği için siyasallaşamayan bu akım ileriye gidememiştir. [29]

“Gerçekten de yüzyıllık bir süreden beri “Türklerin tarihi”ni yazmaya çalışıyoruz ve “Türklerin aslı”nı araştırıyoruz. Aslında sorunun bu şekilde konulmuş olması, kendi irademiz ve seçeneklerimiz dışında belli cevapları da beraberinde getirmiştir. Çünkü bu yaklaşım biçimi daha önce sorulması gereken temel bir soruyu hasıraltı etmiştir. O da 19.yüzyılda kendisini “Osmanlı” ve “Müslüman” olarak tanımlayan bir topluluğun, ne gibi somut koşullarda ve ideolojik ortamda Türk olmayı seçtiği ve Türkleşmeyi benimsediğidir. Eğer felsefi bir terim kullanmak gerekirse, Türklüğün fenomenolojisidir: Türklüğe temel teşkil edecek somut toplum (halk) ve toprak varlığıyla, Türk olma bilinci arasındaki ilişkinin kendi özgün koşulları içinde ortaya konulmasıdır. Kimlik sorununu da çözücü nitelikteki bu kolektif benliği yeniden yapılandırma yöntemi benimsenmediği sürece, “Türklerin tarihi” sadece etnik açıdan yazılmaya mahkûmdur ve bu tarihe verilecek “değerler” de kendi yarattığımız değerler değil, batı ideolojisinin ona atfettiği değerler olacaktır.”[30]

Osmanlı’daki Türk kültüne Batı’nın yaklaşımı nasıldır sorusunun cevabı aradığımız bu bölümde Avrupa tarih yazıcılığının Osmanlı-Türk olgusuna bakışını açıklamak gerekmektedir.  Makalenin başında kimlik kavramının açıklamasının yapıldığı bölümde bahsi geçen “öteki-diğer” kavramı Avrupalıların Osmanlı’yı tasvir ederken durduğu noktadır. Kendi kimlikleriyle aynı sınıfta kabul etmedikleri Osmanlı’yı öteki olarak benimseyip “o neyse ben onun karşısındayım, zıddıyım” diye düşünerek kendilerine sınır çizmişlerdir. Alman kültüründeki Türk imgesinin oluşumu ve tasviri ilginçtir:

Çoğu Avrupa halklarında ve bu arada -Onur Bilge Kula’nın araştırmasına göre- Alman kültüründe “Türk” imgesi Haçlı seferlerinden de önce, kilisenin etkisiyle oluşmuş, Anado-lu’da Bizans sınırlarını zorlayan bir güce karşı gösterilen duyarlılıkla ortaya çıkmıştı. Bizans imparatoru Aleksios Kornnenos’un Flandre kontu Robert’e yazdığı bir mektupla başlayan sayısız yazışmanın 11. yüzyılın sonları için yarattığı Türk imgesi adeta her şeyin başlangıcıdır. Kula’ııın özetlemesine göre: “Türkler dinsiz ve insansal yönden hoşgörüsüz, kaba, hoyrat, yıkıcı, vicdansız, acımasız, ahlak kurallarını gözetmez, iğrenç eylemleri sonucu en korkunç günahı işlemeye yatkın kişilerdir.”[31]

Bunun yanında Türkler, amansız ve gözü pek olmalarıyla da nitelendirilmişlerdir. “sarazeni” ya da “sarrasin” olarak bilinen Araplardan ayrı tutulmuşlardır. Türkler kibirli ve burunları havada olarak tasvir edilmişlerdir. Avrupalıların Türkleri yakından tanıması Haçlı seferleriyle olmuştur. Haçlı seferi yaparken doğudan Bizans’ı zorlayan bir itici unsur olarak görülmüştür. Almanca metinlerdeki ilk “Türkiye” kelimesi bir şiirde geçer. Bavyeralı bir şair ve aynı zamanda şövalye olan Tannhauser’in haçlı seferine katılmasıyla tanıdığı Türklerin yaşadığı coğrafya olarak “Türkei” terimini kullanması bir ilktir.[32] Bunun yanında Türkler yıllarca savaş halinde oldukları Batı gözünde Müslümanlıkla eşdeğer tutulmuştur:

“Türkler, şüphesiz birkaç yüzyıl boyunca İslamiyetle özdeşleştirildi, “Moor”, “Saracen” ve “Tatar” diye tanımlandı. Türk sözcüğü zamanla İslamiyet ile eş anlamlı sayılacak, Osmanlıların ötesinde başka etnik grupları da kapsayacaktı. Türkiye veya Osmanlı imparatorluğu sınırları dışında, bir Avrupalının Müslüman olması onu “Türk oldu” damgasını yemekten kurtaramayacaktı.” Ku’ran Latince’ye aktarılırken Türk damgası yemişti: Alcoranum Turcicum. Bu bakımdan, Rönesans döneminin literatüründe Osmanlıların (Türklerin) tuttuğu yer Arap ve İran dünyasından çok fazla oldu. Sadece 16. yüzyıl Avrupa’sında Osmanlılarla ilgili yayınların ne denli çok olduğunu Cari Göllner üç ciltlik yüklü çalışması Turcica*da gösterir. Stefan Yerasimos’un kapsamlı bir çalışmasından da 14.-16. yüzyıllarda Osmanlı topraklarına gezgin geldiğini öğreniyoruz.”[33]

Avrupalıların gözünde Müslümanlığı seçmek Türk olmakla eşdeğer olduğu için Batı’nın anladığı Türk kelimesinin yeniden düşünmekte fayda var. Yüzyıllarca savaş halinde olduğu Osmanlı’daki Türk olgusuyla haçlı seferlerinde tanışan Avrupa bu tanımı kendi Hıristiyan kimliklerinin karşısında duran Müslümanlıkla birleştirmişlerdir. Kudüs fatihi Selahattin Eyyubi ve devletinin neden aynı şekilde adlandırılmadığı açıktır. Çünkü Osmanlı yüzyıllarca Avrupa’yla dirsek temasında bulunmuş, savaşlar yapmış ve diplomasi yürütmüştür. Batı’nın neredeyse tamamı karşılarında Müslüman kimliğiyle bilinen Osmanlı’yı (kısmen Endülüs Emevileri’ni de)  bulmuştur. Bu “ezeli” düşmana karşı elbette ki Avrupa tarih yazıcılığı pek sıcak bakmamıştır. Tarihçilik bir yana dursun, o dönemde din değiştirip Müslüman olan Hıristiyanlara da kötü gözle bakıldı:

“…yerel Hıristiyan halklar da bir takım

refleksler geliştirerek din değiştiren hemcinslerini yok sayma yoluna gittiler. İslam’ı

kabul edenler yabancılar, dönmeler haline geldiler, artık onlar “Hıristiyan kardeşler”

veya arkadaşlar değil, fakat kafirler, Osmanlılar ve Türklerdi (Jelyazkova 1997:

32,33). Mühtedilere atfen Türkleşmiş Hıristiyan anlamında “potumak” ifadesi Slav

dillerine yerleşti. Balkan Hıristiyanları bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra

uzun yıllar Türklük ve Müslümanlığı eş anlamlı kullanmaya devam etti.”[34]

  1. ve 18. Yüzyıllarda Osmanlı’nın Rumeli’ndeki Müslüman halklarından olan Arnavut, Boşnak ve Pomaklarda bir Türkleşme eğilimi görülmektedir. Aynı şekilde Anadolu’daki Çerkez, Kürt ve Abazalarda da aynı eğilim gözlenir. Bu eğilim etnik kimliğin asimilasyonuyla elbette ki ilişkilidir fakat aynı zamanda bu bir imparatorluk getirisidir. “Türkleşme” ile bahsi geçen kavram bir ırk ya da etnik yapı değildir. Buradaki Türklük, devlete yani Osmanlı’ya bağlanmadır:

“19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Balkan coğrafyasında yaşanan göçlerde ekserisi Türkçe bilmediği halde çok sayıda Arnavut, Boşnak, Pomak unsurun ve daha sonra Giritli Müslümanların hicret etmesi kimlik tayininde dinin belirleyici rolünü ortaya koyar.

Günümüzde bile Kafkasya’daki Çeçen ve Abhaz, Bosna’daki Boşnak, Kosova’daki

Arnavut ve Bulgaristan’daki Pomak, Türk’ü kendisinden saymaktadır ve bu

imparatorluğun getirdiği bir kimliktir”[35]

 

Bir önceki bölümdeki bahsi geçen Avrupa gözünden Türk kelimesi aynı şekilde burada da geçerlidir. Türklük imparatorlukta alelade bir etnik yapının adıdır fakat aynı zamanda daha somut olan kültürleşmiş bir kavramdır. Bunu inşa eden Türk ırkı değildir. İmparatorluk potasında eriyen bir kimlik mozaiği ve kültürü bu kavramı oluşturmuştur.

“Osmanlı” Kavramı Üzerine

Osmanlı kavramı imparatorluk içinde sadece Türk yapısının bir getirisi mi? Yoksa Osmanlı Türklerden bambaşka bir şey mi? Osmanlı kime denir? İmparatorlukta herhangi biri kendini Osmanlı olarak nitelendirebilir mi? Şüphesiz Osmanlı kavramı, çizgileri silik olan bir çerçevedir ve tarihçiler farklı tarifler yapmaktadır. Kimi tarihçiler kamu görevinde çalışmasının yeterli olacağının, kimisin askeri yapıyla ya da daha farklı bir önkoşulun Osmanlı kavramını tarif ettiğini düşünmektedir:

İlber Ortaylı’ya göre “Osmanlı” demek sarayda yaşayan yönetici halk ile seyfiye, kalemiye, ilmiye mensuplarından oluşan askeri sınıf için kullanılan bir tabirdir. Bir başka tarihçi Edhem Eldem’e göre ise bir kişinin Osmanlı sayılabilmesi için “Devlet-i Âliye” içinde bir görevinin olması gerekmektedir. Merkez tarafından vilayet ve taşraya atanan görevliler de (kadı beylerbeyi, vali vs.) buna dâhildir. Norman Itzkowitz de bu konudaki düşüncelerini şu şekilde belirtmiştir: Osmanlı sayılabilmenin üç şartı vardır. Devlete hizmet etmek, dine hizmet etmek ve Osmanlı adabını ve geleneklerini bilmektir. Burada dine hizmet etmek terimi biraz sıkıntılıdır çünkü dine hizmet edebilmek için Müslüman olma koşulu vardır. Fakat Osmanlı’nın daha önce bahsettiğimiz millet sistemi içinde gayrimüslimler devlet görevlerinde çalışmışlardır. Norman Itzkowitz’in bu tespiti bu noktada geçerliliğini yitirmektedir.[36] Bir başka örnek olan ve Salih Özbaran’ın kitabında geçen “Mora yarımadasındaki veya Basra eyaletindeki değişik kökenden gelmiş, ama Müslümanlaşmış, Türkçeyi öğrenmiş ve Türkçe yazmış yönetici (askeri) sınıf” nasıl olur da Osmanlı sayılabilirdi bu teze göre. Buradan çıkartılabilecek ortak nokta, Osmanlı sıfatına sahip olmak için devletin kurumsal yapısıyla bağ olması gerekmektedir. Bir diğer ortak payda ise bu kurumsal yapının içinde olurken aynı zamanda Türkçeyi düzgün bir dille konuşmaktır.

Sonuç Yerine

  1. yüzyılda millet sistemi devamlılığını sağlayamaz oldu. Bunun en önemli nedeni ise Avrupa’dan farkında olmadan ithal edilen milliyetçilik akımıdır. Tanzimat döneminde Avrupa’ya açılmayla başlayan, öğrencilerin yollanması, eğitim ve askeri disiplin ithal edilmesiyle Avrupai ve kozmopolit bir Osmanlı seçkinler grubu oluşmuştur. O dönem imparatorlukların korkulu rüyası olan ve çok uluslu imparatorlukları zor durumda bırakan milliyetçilik akımı Osmanlı içinde de yayılmaya başladı. Daha önce imparatorluğu bir arada tutan millet sisteminin özü etnik ulusçuluğa kaymaya başladı. Bu nedenle 19. Yüzyıl sonrasında Osmanlı kimliği dediğimiz kimlik Türkçe konuşmaya dayalı bir kimliktir.

Osmanlı imparatorluğunda ortak bir etnik ve siyasal Osmanlı kimliği kurulamamıştır. İmparatorluğun son dönemindeki Osmanlıcılık[37] akımına kadar Osmanlı’da tek bir milletten bahsetmek mümkün değildir. Bu tarihe kadar Osmanlı’da milletler farklılıklar içinde ayrı kültürlerle yaşıyorlardı.[38] Çok uluslu bir imparatorluk olması temelde bütünleştirici rolüne engel olmuştur. Fakat Osmanlı’nın üstünden yıllar geçmesine rağmen geride kalmış büyük bir Osmanlı kültürü göze çarpmaktadır. Mimaride, kültürel yapıda, müzikte, gündelik hayatta, yemek kültüründe, lengüistik yapıda büyük ölçüde kültür kaynaşması meydana gelmiştir. Homojen bir Osmanlı kimliğinden bahsedilemese de kültürlerin bir potada eriyip bir cümbüş oluşturduğu heterojen bir Osmanlı kültür yapısından bahsetmek doğru olur.

Osmanlı’da gayrimüslimler yüzyıllar boyu Müslüman hegemonyası altında yaşamış olsa da imparatorluğun yıkılış süreci olan son dönemine kadar birkaç küçük örnek dışında barış içinde yaşamayı başarabilmişlerdir. Osmanlı yönetici sınıfı hatta padişah bile bu barışı korumaya gayret göstermiştir. İmparatorluğun farklılıklar içinde var olması için mümkün olduğunca çabalamışlardır. Padişah paskalya ve hamursuz bayramlarında “millet başı”larına “atiye-i seniyye”[39] ihsanında bulunduğu olmuştur. Hıristiyan ailelerin Müslüman komşuları için evlerinde seccade bulundurmaları[40] ya da sert kış aylarında Hıristiyanların çoğu kez yanı başlarındaki Kürt Yörüklere ev sahipliği yaptığı, Kürtlerin elinin bol olduğu zaman Ermenilere yardım ettiği ve beraber sazlı sözlü eğlenceler yaptıkları olmuştur.[41] Bugün Slav dillerinde, Türkçe, Rumca, Ermenice, Kürtçe, Arapça gibi bu coğrafyalarda konuşulan dillerde birbiri içine geçmiş onlarca kelimeler, deyimler bulunmaktadır.

Osmanlı kimliğine etnik bir gözle yaklaşılması doğru değildir. Zira bahsi geçen bütün olaylar ne Türk kimliğiyle ne de başka bir aidiyetle alakalıdır. Bu durum imparatorluk bilincinden ortaya çıkan bir olgudur. Osmanlı kimliği farklılıklar içinde bir bütünü temsil eden kavramdır. Etnik kimlikten uzak biraz daha soyut bir olaydır, etnik kimlikten çok bir kültür kimliğidir.

 

Kaynakça

  • Araştırma Eserler

ERYILMAZ, Bilal

1992    “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi”, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992

 

JAN ZÜRCHER, Erik

2015    “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”, Çeviren:Yasemin Saner, İletişim Yayıncılık, İstanbul, 2015

KARPAT, Kemal

2015    “Osmanlı’dan Günümüze Ortadoğu’da Millet, Milliyet ve Milliyetçilik”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2015

 

KILIÇBAY, Mehmet Ali

1990    “Osmanlı Kimliğine Kişisel Bir Yaklaşım“, Türkiye Günlüğü,  (1990)

 

ÖZBARAN, Salih

2004    “Bir Osmanlı Kimliği 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri”, Kitap Yayınevi, 2004

 

TEZCAN, Baki

 

2015    “Osmanlı Dünyasında Kimlik ve Kimlik Oluşumu”,İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012

 

TİMUR, Taner

 

2010    “Osmanlı Kimliği”, İmge Kitapevi, 2010

 

  • Makaleler-Söyleşi

 

DEMİR, Mustafa- TURAN, Tufan

2007    “Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Tecrübesinde Gayr-i Müslim Kimliği, Akademik İncelemeler, cilt: 2 , Sayı:1, 2007

 

KOYUNCU, Aşkın

 

2005    “Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005

 

ORTAYLI, İlber

1999a  “Osmanlı Kimliği”, Türk Yurdu, 19, 143 (1999)

ORTAYLI, İlber

 

2002b  “19. Asra Kadar Osmanlı Millet Sistemi ve Bâb-ı Ali,” Tarih ve Toplum 224 (Ağustos 2002

TURAN, Namık Sinan

2011    “ Kimlik Sorunu Üzerine Bir Yaklaşım: Roma’nın Varisi Olmak “İhmal Edilmiş Bir Osmanlı Kimliği Olarak Rumilik” Türkoloji Kültürü, 8.sayı, 2011

YANIK, Celalettin

2013    “Etnisite, Kimlik ve Milliyetçilik Kavramlarının Sosyolojik Analizi”, Kaygı, 20.sayı, 2013

3) İnternet Kaynakları

1)TURAN, Namık Sinan

https://www.academia.edu/6115642/Tefrikten_%C4%B0ttihada_Osmanl%C4%B1_Devletinde_Gayr%C4%B1_M%C3%BCslimlerin_Stat%C3%BCs%C3%BCnde_De%C4%9Fi%C5%9Fim_S%C3%BCreci

2)TURAN, Namık Sinan

https://www.academia.edu/6116033/Osmanl%C4%B1_Devletinde_Gayr%C4%B1m%C3%BCslimlerin_K%C4%B1l%C4%B1k_K%C4%B1yafetlerine_Dair_D%C3%BCzenlemeler

3)TÜRK DİL KURUMU

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.571657c512cb64.87353865

4)OXFORD SÖZLÜĞÜ

http://www.oxforddictionaries.com/definition/english/nation?q=nations

 

5)                                http://frmsinsi.net/showthread.php?t=1047971

6)                                http://www.turkcebilgi.com/osmanl%C4%B1c%C4%B1l%C4%B1k

[1] Kılıçbay, Mehmet A. “Kimlikler Okyanusu”, Doğu Batı, yıl: 6, sayı. 23, Ankara, 2003.

[2] Türk Dil Kurumu-Güncel Türkçe Sözlük,2016

[3] Sinan Turan, N. “Tefrikten İttihad”a Osmanlı Devleti’nde Gayrı Müslimler’in  Toplumsal ve Siyasal Statülerinde Değişim Süreci,  S. 1-5

[4] Eryılmaz, B. Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.10

[5] A.g.e, s.14

[6] Özbaran, S. Bir Osmanlı Kimliği 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, 2004, s.13

[7] Timur, T. Osmanlı Kimliği, İmge Kitapevi, 2010 s.219

[8] Eryılmaz, B. Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.12

[9] A.g.e. s.18

[10] Oxford Dictionaries, Oxford University Press, 2016

[11] Demir, M. – Turan, T. Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Tecrübesinde Gayr-i Müslim Kimliği, Akademik İncelemeler, cilt: 2 , Sayı:1, 2007

[12] Eryılmaz, B. Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.101-102

[13] Koyuncu, A. Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005,s.201

[14] Ortaylı, İ. Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008, s.3-15

[15] Koyuncu, A. Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005,s.202

[16] Jan Zürcher, E. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çeviren: Yasemin Saner, İletişim Yayıncılık, İstanbul, 2015, s.27

[17] Eryılmaz, B. Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.103

[18] Demir, M. – Turan, T. Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Tecrübesinde Gayr-i Müslim Kimliği, Akademik İncelemeler, cilt: 2 , Sayı:1, 2007

[19] Eryılmaz, B. Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.103

[20] Ortaylı, I., “ İstanbul’un Fethi ve Üçüncü Roma Nazariyesi,” /Uluslar arası İstanbul’un fethi Konferansı (24-25 Mayıs), Bildiriler, İstanbul, 1997.

[21] Demir, M. – Turan, T. Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Tecrübesinde Gayr-i Müslim Kimliği, Akademik İncelemeler, cilt: 2 , Sayı:1, 2007

[22] Tezcan, B. Osmanlı Dünyasında Kimlik ve Kimlik Oluşumu,İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012, s.91-92

[23] A.g.e. s.202

[24]Ortaylı, İ. “Osmanlı Kimliği”, Türk Yurdu, 19, 143 (1999), 21-27.

[25] Koyuncu, A. Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005,s.202

[26] Timur, T. Osmanlı Kimliği, İmge Kitapevi, 2010 s.175-176

[27] Özbaran, S. Bir Osmanlı Kimliği 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, 2004, s.7

[28] Ortaylı, İ. “ 19. Asra Kadar Osmanlı Millet Sistemi ve Bâb-ı Ali,” Tarih ve Toplum 224 (Ağustos 2002).

[29] Timur, T. Osmanlı Kimliği, İmge Kitapevi, 2010 s.219-220

[30] A.g.e. s.121

[31] Özbaran, S. Bir Osmanlı Kimliği 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, 2004, s.68-69

[32] A.g.e s. 75

[33] A.g.e. s.78

[34] Koyuncu, A. Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005, s.203

[35] Ortaylı, İ. “Osmanlı Kimliği”, Türk Yurdu, 19, 143 (1999), 25,26

[36] Koyuncu, A. Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005, S.203

[37] Osmanlıcılık,  içindeki bütün ulusları ve unsurları Osmanlılık ruhu içinde ortak bir üst kimlikte birleştirmeyi amaçlar.

[38] Karpat, K. Osmanlı’dan Günümüze Ortadoğu’da Millet, Milliyet ve Milliyetçilik, Timaş Yayınları, İstanbul, 2015, s.184

[39] Padişah tarafında verilen hediyelerdir.

[40] Koyuncu, A. Osmanlı Kimliği Üzerine Düşünceler, Türkiyat Araştırmaları, 2005, S.209

[41] Tezcan, B. Osmanlı Dünyasında Kimlik ve Kimlik Oluşumu,İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012, s.185

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s