Diktatörlük ve Güç Arayışı

Yaren Muğlalı

DİKTATÖRLÜK VE GÜÇ ARAYIŞI

Realist anlayışa göre insan doğasının temel ilkelerinden biri, daimi güç arayışı içinde olmasıdır. Morgenthau gücü; hem uluslararası politikanın en temel amacı hem de amacın gerçekleştirilmesi için bir araç, bir ilişki türü olarak tanımlarken; bir başka tanıma göre güç, bir otoritenin sahip olduğu imkân ve hareket kabiliyetini ödül, ceza, ikna ve zorlama gibi yöntemler kullanarak karşı tarafın davranışlarını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilmesidir. Morgenthau, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan konjonktürde uluslararası politikanın güç açısından tanımlanan ulusal çıkara dayalı objektif ve evrensel kurallarla yönetildiğini savunmuştur ve uluslararası politikayı bir güç mücadelesi olarak tanımlamıştır. Morgenthau’nun güç kavramına göre realizmin altı önemli ilkesi vardır:

  1. Uluslararası politika evrensel temellere dayanır ve kaynağını insan doğasından alır. Realizme göre insan, çıkar peşinde koşan bencil bir varlıktır.
  2. Devletlerin amacı çıkarlarını korumak ve başka devletler üzerindeki gücünü arttırmaktır. Dolayısıyla devletlerin izledikleri bu haritayı güç perspektifiyle değerlendirmek gerekir.
  3. Güç kavramı esas alındığında, çıkarlar sabit ve değişmezdir ancak çıkarların içeriği zamanla değişebilir. Bu durumda farklı politikalar uygulanmalıdır.
  4. Güç ile bağlantılı olmayan moral-ahlaki araçların uluslararası politikada herhangi bir değeri yoktur.
  5. Uluslararası politika hukuki, ekonomik ve sosyal alanlardan farklıdır. Esas olan askeri ve siyasi güç ve çıkarlardır.
  6. Uluslararası politikayı şekillendiren temel bileşenler ulus-devletlerdir.

Realizme göre insan doğasını temel alıp güç ile birleştirecek olursak; insanın varoluşsal bencilliği devletlerin davranışlarında da ortaya çıkmaktadır ki bu yüzden bugüne dek devletler rasyonel davranıp güç maksimizasyonu amacıyla hareket etmişlerdir ve edeceklerdir. Bu bilgileri göz önünde bulunduracak olursak gücü sınırsız kullanan, tüm siyasi organları tek bir merkezde toplamış, olağanüstü yetkilerle donatılmış yönetimleri diktatörlük olarak adlandırabiliriz. “Dictator” ve “dictare” kelimelerinden türemiş olan diktatörlük, otoriter yönetim tarzının totalitarizm ve otokrasi ile birlikte sık görülen şeklidir. Dolayısıyla güç bir diktatörün ya da otoriter bir partinin elindedir, ayrıca siyasal iktidarın yetki alanı genişlemiştir. İktidarın karar verici olduğu alan, kamusal sınırların dışına taşıp bireysel mahremiyet sınırlarını da daraltmıştır. Otoriteyi ve gücü elinde bulunduran ya da bulunduranlar toplumun hemen her alanında düzenleyici, denetleyici ve karar verici bir konuma gelmiştir. Ulusal çıkarın içeriğinde de bir değişiklik söz konusudur ki bu sayede otoriteyi tek bir ideoloji üzerinden yürütmek amaçlanmıştır. Bu ideoloji var olan sistemi köklü bir biçimde değiştirme isteğinde olabileceği gibi, var olanın yeniden üretilmesinde ya da var olanın meşrulaştırılmasında da bir işleve sahip olabilir. Demokrasi kavramı kullanılarak gücü besleme ya da zedelenen demokratik yönetimi darbe aracılığıyla kurtarma operasyonları, aynı zamanda demokrasi kavramının dikta otoritenin meşrulaştırılmasında temel bir rol oynadığını ispatlamıştır.

 

 

Kendilerini demokratik olarak nitelendiren diktatörlükler bunu göstermek ve meşrulaştırmak adına düzmece seçimler ve halk oylamaları yapmışlardır, anayasalar düzenlemişlerdir. Elbette bu seçim ve halk oylamalarından çıkan iktidar hep aynı olmuştur ve anayasa da sabit ideoloji ve çıkarlar etrafında şekillenmiştir.

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt’in yirminci yüzyılın tipik faşist diktatörlüklerinin ortak özellikleri hakkındaki çalışmasına göre, diktatörlüğün temel besleyicisi ortak tehditlerdir. Bu tehditler ırksal, etniksel ya da dinsel azınlıklar çerçevesinde oluşturulur ve insanların histerik davranması sağlanarak mevcut otoritenin etrafında durmaları amaçlanır. Diktatörlüğün bir diğer besleyicisi ise şüphesiz korkudur. Genellikle ulusal güvenlik kaygısından doğan bu korku siyasi otorite tarafından kitleler üzerinde harekete geçirici ya da tam tersi olarak boyun eğdirici politikalara dönüştürülür. Korku veya güvenlik ihtiyacı nedeniyle otokratik yönetim altındaki toplum, zorlu durumlarda insan haklarının ihlal edilebileceğini kabullenir hale gelir. Mevcut otoritenin kamuoyunu manipüle etmek için kullanabileceği bir diğer yol ise özel sermayeyi koruyarak kendine bir iktidar eliti yaratmasıdır. Bir bakıma burjuvaziyi temsil eden iktidar eliti sınıfı, sanayi ve ticaretin önemli bir kısmını elinde bulundurmasına bağlı olarak baskı altındaki toplumu şekillendirmek için kullanılan basit bir yöntem niteliğindedir. Suç ve cezalandırma ile baskı altına alınan dikta yönetimlerde güvenlik unsurları üst düzey yetkiyle donatılmıştır. Toplum fedakârlık ve sadakat sorumluluğuyla hareket ettiğinden çoğu zaman yargısız infazlara göz yumar. Diktatörlüklerde mevcut otoriteye karşı en büyük tehdit emeğin örgütlü gücüdür ve bu yüzden sendikalar ya tamamen saf dışı edilir ya da çeşitli unsurlarla baskı altında tutulur.

ÖRNEK OLAY: HİTLER ALMANYASI

Totaliter ya da otoriter gözetmeksizin her diktatörlükte esas alınan ve tüm politikaların bunun üzerinden şekillendiği bir ideoloji mevcuttur. Buna en açıklayıcı örnek olarak 1933 ve 1945 yılları arasında nasyonal sosyalizm etkisi altındaki Almanya’yı verebiliriz. Nasyonal sosyalizm ulusal devrimci bir yönelim olarak kendini toplumun ve siyasi iktidarın her basamağında gösteren siyasi bir öğreti, bir ideolojidir. Belirtilen yıllarda Almanya’nın resmi devlet felsefesi olarak yürürlükte olması ve geleceğini şekillendiren politikalarda temel alınması, ortak hareket etme mekanizması ve dönem içinde tek parti olan NSDAP (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) yönetimi sayesindedir.

Führer Devleti (Führerstaat), nasyonal sosyalizm ideolojisi doğrultusunda karar almada tek yetki mekanizmasının, tek siyasal otoritenin olduğu bir diktatörlük yönetimidir. Adolf Hitler’e göre bu sistem bir diktatörlük değil; tam anlamıyla ulusal egemenliği ve ulusal çıkarları esas alan, amacı toplumsal refahı yükseltmek olan bir sosyal devlet sistemidir. Ancak tarafsız bir gözlem yapacak olursak nasyonal sosyalist ideolojinin hâkim olduğu yönetimde tek parti iktidarlığı ve muhalefete yer vermeme ilkesi diktatörlük olduğunu doğrular niteliktedir.

Karizmatik yönetim uzun süre reddedildi ve alay konusu yapıldı fakat köklerinin derinlerde olduğu ve uygun psikolojik ve sosyal koşullar oluştuğunda çok güçlü bir uyarıcı olduğu aşikâr. Liderin karizmatik gücü bir hayalden ibaret değildir. Milyonların inandığı bir şeyden kimse şüphe edemez.” Franz Neumann, 1942

 

 

Hitler’in diktatörlüğünün yirminci yüzyıl için bir değerler dizisi olarak taşıdığı önem, Stalin’in ya da Mao’nun diktatörlüklerinden oldukça fazladır. Hitler’in diktatörlüğü başka pek çok şeyin yanı sıra, yoğun ve aşırı bir tarzda şunların ifadesi olmuştur: modern devletin kendini topyekûn ortaya koyuşu, otorite baskısının ve şiddetinin öngörülemeyecek dereceleri, kitleleri kontrol etmek ve harekete geçirmek için medyanın eşine daha önce rastlanmamış manipülasyonu, uluslararası ilişkilerdeki benzeri görülmemiş aşırı milliyetçilik ve tehlikeleri, ırksal üstünlük ideolojilerin yıkıcı gücü, modern teknoloji ve yeniliklerin istismar edilen kullanımı ile beraber ırkçılığın nihai sonuçları.[1]

Bu örnekten yola çıkacak olursak devletin minimal örneği olan birey realist doğası gereği daima güç arayışı içinde olacaktır. Bununla beraber realist doğası gereği bencil de olan birey daha fazla gücü elinde bulundurmak ve üstünlük sağlamak da isteyecektir ki bu politika gerek uluslararası alanda gerek devlet bünyesinde kendini gösterecektir. Çoğu zaman aniden gelişen krizler baskın otoriteyi ve diktatörlüğü beraberinde getirir, tıpkı Hitler örneğinde olduğu gibi. ( Büyük Bunalım kriz yönetimini zorunlu kılmış ve Hitler’in yükselmesinde bir basamak görevi görmüştür.) Ancak siyaset biliminde John Dalberg- Acton tarafından öne sürülen ve sıkça karşımıza çıkan bir felsefe vardır: “Güç yıkılır; mutlak güç mutlaka yıkılır.”  Ne kadar güçlü ideolojilere oturtulmuş olurlarsa olsunlar ve ne kadar uzun sürerlerse sürsünler her diktatörlük bir gün mutlaka çökmeye mahkûmdur.

[1] Ian Kershow, Hitler, 1.cilt, İthaki, 2007, s.15.

KAYNAKÇA

1) KOLOŞ, Umut, Foucault, İktidar ve Hukuk (Modern Hukukun Soybilimi),

İstanbul Bilgi Üniversitesi/Hukuk Dizisi, İstanbul, 2015

2) MOORE, Barrington, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri,

Şirin Tekeli (çev.), İmge, 2003

3) MORGENTHAU, Hans, Uluslararası Politika, Baskın Oran – Ünsal Oskay

(çev.), Türk Siyasi İlimler Derneği, Ankara, 1970

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s