Schmitt’te Siyasal Kavramı

Yirminci yüzyılın Hobbes’ı [1]olarak nitelendirilen Carl Schmitt, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı görmüş, Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nin yıkılış sürecini ve Hitler dönemini yaşamıştır. 1933’te Nazi Partisi’ne (NSDAP) giren Schmitt, Nazi rejiminin hukukçu teorisyenlerinden biri olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar parti üyesi olarak kalan Schmitt, hızla yükselerek Prusya Devlet Danışmanı ve Nasyonel Sosyalist Hukukçular Birliği’nin başkanı olarak atanmıştır.

Yirminci yüzyıldaki siyaset ve hukuk felsefesi tartışmalarında düşünceleriyle önemli bir yer bulmuş olan Schmitt’in Siyasal Kavramı, Siyasal İlahiyat ve Egemenlik Kuramı Üzerine adlı kitapları dilimize çevrilmiştir.

Bu yazıda Schmitt’in Siyasal Kavramı adlı eserindeki görüşlerini inceleyip değerlendirmeye çalışacağım.

unnamed.jpg

DEVLETE İLİŞKİN OLAN VE SİYASAL

Schmitt, Siyasal Kavramı adlı eserine “siyasal kavramı devlet kavramından önce gelir[2] cümlesiyle başlar. Böylece siyasalı devletten ayırarak; siyasal ile devletin özdeşliğinin olmadığını belirtir ve siyasalı devlete önceleyerek devletin varoluşunun gereği olarak konumlandırır. Günümüzdeki “devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde örgütlenmiş bir halkın siyasal statüsüdür”[3]  tanımıyla devletin sadece betimlendiğini ve kavramsallaştırılmasının söz konusu olmadığını belirten Schmitt “devletin doğası nedir?” sorusunu bir kenara bırakarak devletin bir halkın tayin edici ve nihai belirleyici özel bir durumu olduğunu söyler. Ona göre devlet en önemli statüdür ve sadece siyasal kavramının nitelikleriyle anlam kazanabilir. Schmitt, siyasal ile devletin özdeş tutulmasının, siyasal kavramının doğasının yanlış anlaşılmasından ve kavramların karşıtı olarak kullanılmasından kaynaklandığını anlatır:

Siyasal kavramının sarih bir tanımına nadiren rastlanır. Siyasal kavramı, çoğunlukla olumsuz biçimde, çeşitli kavramların karşıtı olarak kullanılır; siyaset ve ekonomi, siyaset ve ahlak, siyaset ve hukuk, hukukun içinde de yine siyaset ve özel hukuk, vb. antitezlerinde olduğu gibi. Bu türden olumsuz ve çoğu kez polemik amaçlı karşıtlıklar, bağlama ve somut duruma göre, kısmen açıklayıcı olabilse de, kesinlikle özgül bir tanım içermezler. Genellikle siyasal kavramı bir biçimde devlete ilişkin olanla eşdeğer kabul edilir, ya da en azından devletle ilişkilendirilir. Böylelikle devlet, siyasal bir şeymiş gibi görünür, siyasal olan da devlete ilişkin bir şeymiş gibi…”[4]

Bu noktada siyasalın devletle ilişkin olanla eşdeğer kabul edilmesi hatalıysa sarih bir siyasal tanımı nasıl yapılabilir? Schmitt’e göre bu “ancak özgül siyasal kategorilerin keşfi ve saptanmasıyla mümkündür.”[5]Buradan yola çıkan Schmitt, nasıl ki ahlak deyince iyi ve kötü; estetik deyince güzel ve çirkin gibi kavramların kendilerine özgü nihai ayrımları söz konusu oluyorsa siyasal kavramının da bu ayrımlara benzer nitelikte ayrımlara sahip olması gerektiğini savunuyor. Schmitt’e göre nihai bir tanımı olmayan ve kavramsal bir ölçüt sunan bu “özgül siyasal ayrım, dost-düşman ayrımıdır.”[6] Ona göre siyasal kavramının dinsel, ahlaki, estetik ve ekonomik bakımından nasıl değerlendirildiği önemsizdir çünkü siyasal olgusu, ancak dost-düşman ayrımına ilişkin gerçek olasılıkla kavranabilir.[7]

Schmitt, siyasal kavramların somut bir karşıtlığa odaklanmış olduğunu ve bunların nihai sonucunun dost-düşman karşıtlığı olan somut bir bağlamlarının olduğunu belirterek bu bağlamın yok olması durumunda bu kavramların boş ve anlamsız soyutlamalara dönüşeceğini şöyle açıklar:

Devlet, cumhuriyet, toplum, sınıf, egemenlik, hukuk devleti, mutlakıyetçilik, diktatörlük, plan, tarafsız ya da bütünsel devlet, vb. sözcükler eğer bunlarla somut olarak kimin kastedildiği, olumsuzlandığı, yok edilmeye çalışıldığı ya da kiminle mücadele edildiği bilinmezse, hiçbir anlam ifade etmezler.”[8]

9780226518862

DOST, DÜŞMAN VE MÜCADELE

Schmitt’e göre “siyasal karşıtlık en yoğun ve uç karşıtlıktır; en uç noktadaki dost-düşman karşıtlığına yaklaşan en somut karşıtlık da o oranda siyasallaşır.”[9] Siyasal olanı dost ve düşman ayrımı üzerinden soyutlayıp tanımlayan Schmitt, bu kavramların somut ve varoluşsal anlamlarıyla kavranması gerektiğini belirterek şöyle der: “bu kavramlar, metafor ya da simge olarak algılanmamalı, ekonomik, ahlaki ve diğer tasavvurlarla, hele hele psikolojik anlamda kişisel duygu ve eğilimlerimizin ifadesiyle karıştırılıp zayıflatılmamalıdır.”[10] Ona göre dost ve düşman kavramları normatif karşıtlıklar değildir. Kötü ve zararlı olanın düşmanla eşdeğer görülmesinin her zaman düşmanı kötü ve zararlı kılmayacağını, onun sadece varoluşsal anlamda başka bir varlık ve yabancı olmasının yeterli olduğunu “siyasal düşmanın ahlaki açıdan kötü, estetik açıdan çirkin ya da ekonomik anlamda rakip olması gerekmez; hatta siyasal düşmanla iş yapmak avantajlı bile gözükebilir. Önemli olan, siyasal düşmanın öteki, yabancı olmasıdır”[11] sözleriyle açıklar. Schmitt’e göre düşman, kişisel hasmımız değildir; bütüne karşı mücadele eden bir bütün olarak kendinde kamusal nitelik taşıdığından kamusal niteliktedir:

“Düşman sadece, gerçek bir olasılık olarak, insanlardan oluşan bir bütün karşısında mücadele eden benzer bir bütündür. İnsanlardan oluşan bir bütünlük, hele ki tüm bir halka dayandırılan bütünlük, kendinde kamusal nitelik taşıdığından, düşman da kamusal düşmandır.”[12]

Dost-düşman ayrımının sonucunun gerçek bir mücadelede görülebileceğini söyleyen Schmitt, savaşı örgütlü silahlı birimler arasındaki bir mücadele olarak tanımlayarak dost, düşman ve mücadele kavramlarının gerçek anlamlarını, fiziksel öldürmeye dair gerçek olasılıkta kazanacağını söyler. Yine de Schmitt’e göre savaş, siyasetin içeriği ve amacı olamaz; sadece özgül bir siyasal davranışa neden olan olasılık dâhilinde bir önkoşuldur. Ona göre düşman kavramı olduğu sürece savaş da bir olasılık dâhilindedir:

Düşmanlık, ötekinin varoluşsal olumsuzlanması olduğundan, savaş da düşmanlıktan doğar. Savaş düşmanlığın en uç noktada somutlaşmış halidir. Savaşın gündelik normal bir şey olması, ideal ya da istenen durum olarak algılanması gerekmez. Ancak düşman kavramının bir anlamı olduğu sürece, savaşın gerçek bir olasılık olarak varlığını sürdürmesi gerekir.”[13]

Schmitt’e göre mücadele yoksa dost-düşman ayrımı da yoktur; o halde böyle bir dünyada siyasetten bahsedemeyiz. Çünkü savaş, her türlü siyasal tasavvurun temelinde yatan dost-düşman ayrımı olasılığını açığa vurur.[14]O halde saf dinsel, saf ahlaki, saf hukuksal ya da saf ekonomik saiklerle yürütülen bir savaş mantığa aykırıdır.[15] Asıl mücadelenin siyasal olduğunu söyleyen Schmitt, bu noktada sorulması gereken esas sorunun dost-düşman ayrımının gerçek bir olasılık ya da gerçeklik olarak, kendisini doğuran insani saiklerden bağımsız biçimde, gerçekten varolup olmadığını söyler.[16]

POLİTİK KARŞITLIK VE SİYASAL BİRLİK

Schmitt; dini, ahlaki, ekonomik, etnik gibi karşıtlıkların ancak insanları dost ve düşman şekilde ayırabildiği takdirde politik bir karşıtlığa dönüştürebileceğini söyler.[17] Bir dini grup başka bir dini grubu, bir ekonomik sınıf başka bir ekonomik sınıfı, bir etnik grup başka bir etnik grubu düşman olarak tanımladığında ortaya bir politik karşıtlık çıkmaktadır. Schmitt bu durumu şöyle açıklar:

Dinsel topluluk sıfatıyla başka bir dinsel topluluğa karşı din savaşına girişen ya da başka türden savaşlar yürüten bir topluluk, dinsel olmanın ötesinde siyasal bir birimdir. Bu topluluk, tayin edici hadiseye sadece olumsuz anlamda müdahale edebilse, savaşı ancak kendi üyelerine yasak koyarak engelleme gücüne sahip olsa, yani karşıtının düşman olma niteliğini olumsuzlama gücünü kullansa dahi, siyasal birim olmayı sürdürür.”[18]

Schmitt’e göre önemli olan çatışma anıdır ve siyasal olan kriz anına odaklanmış gruplaşmalardır. Siyasi birliğin kriz anında doğası gereği belirleyici olması gerekmektedir. Dost ve düşman ayrımını yapıp kendiliğinden karar alabilmeleri onların siyasi birlik olup olamadıkları durumunu tayin eder:

Eğer ekonomik, kültürel ya da dinsel karşıtlıklar, kriz anı hakkında kendiliklerinden karar verebilecek bir noktaya erişmişlerse, siyasal bir birliğin yeni tözünü oluşturuyorlar demektir. Eğer bu karşıtlıklar kendi çıkarlarına ve ilkelerine aykırı bir savaşı önleyecek kadar güçlü değillerse, siyasal kavramı açısından belirleyici olan noktaya erişemediklerinin kabulü gerekir. Buna karşılık, devlet yönetiminin istediği ama kendi çıkar ya da ilkelerine aykırı olan bir savaşı engelleyecek kadar güçlü olmakla birlikte, kendi kararları doğrultusunda bir savaş yürütemeyecek denli güçsüz karşıtlıkların varlığı halinde artık siyasal bir birliğin olmadığını söyleyebiliriz.”[19]

Devletin siyasal karakterinden kaynaklanan tayin edici bir birlik olduğunu söyleyen Schmitt, çoğulcu teoriyi devletin birliğini kabul etmemesinden ve onu diğer siyasal örgütlenmelerle eş tutmasından dolayı eleştirir. Çoğulcu teorinin devleti, eski Liberal anlayışa uygun olarak ekonominin belirlediği toplumun hizmetindeki bir unsur olarak gördüğünü, teorinin tek bir merkezinin olmadığını belirterek aslında çoğulcu teorinin kendi içinde çoğulcu olduğunu söyler ve Liberal bir bireyciliğe saplanıp kalmakla suçlar:

Çoğulcu teori, her devlet öğretisinin merkezi kavramı olan siyasal kavramını göz ardı eder. Örgüt çoğulculuğunun federal biçimde örgütlenmiş bir birliğe doğu evrilebilme olasılığını dahi açıklayamamaktadır. Teori, özgür bireyin ve özgür örgütlerinin hizmetinde, her bir örgütlenmeyi diğerine karşı koz olarak kullanma dışında bir şey yapmadığından, tamamen liberal bir bireyciliğe saplanıp kalmıştır, tüm sorunlar ve çatışmalar hakkında birey karar vermek durumundadır.”[20]

DEVLET OLMANIN GEREĞİ VE DÜNYA DEVLETİ

Schmitt’e göre bağımsızlığının nelerden oluştuğu yine halka bağlı olmakla beraber halkın varoluşu ve bağımsızlığı için savaşmaya hazır olması savaşı kazanma olasılığından daha önemlidir. Bu noktada devlet olmanın gereği jus belli’ye yani devletin bu mücadelenin kiminle yürütüleceğine kendi başına belirleyebilmesidir.[21] Schmitt, devletin huzuru sağlama görevinin bir gereği olarak bir iç düşmanı da belirleyebileceğini söyler.

Schmitt, siyasal olanın içinde olan bir halkın dost düşman ayrımını kendisinin yapmasını tavsiye ederek şöyle der: “Eğer halk dost düşman ayrımını yapamıyorsa ya da yapmak istemiyorsa, o anda siyasal açıdan varlığı sona erer. Bir halkın düşmanının kim olduğunu, kime karşı savaşıp savaşmayacağını bir yabancı belirliyorsa, artık siyaseten özgür bir halktan söz edilemez ve bu halk başka bir siyasal sisteme tabi kılınmış demektir.”[22]

Siyasal dünyanın çoğul bir evren olduğunu söyleyen Schmitt, siyasal birliğin başka bir siyasal birliği gerektirdiğini de söyleyerek bütün bir insanlığı ve yeryüzünü kapsayacak tekil bir birliğin söz konusu olamayacağını belirtir. Çünkü ona göre; tüm topluluklar aralarında herhangi bir çatışmaya mahal bırakmayacak şekilde bir araya gelmişse savaş ihtimali de ortadan kalkmıştır demektir. Böylece dost-düşman ayrımı ortadan kalkar. Bu da siyasal olanın artık hüküm sürmediği anlamına gelir.

Carl Schmitt, insanlık kavramına inanmaz ve bu kavramı emperyalizmin kullanımına elverişli olan ideolojik bir aygıt olarak görür. Düşman-dost ayrımını yaratmadığı için apolitik bir kavram olarak siyasete alet edildiğini savunur. Ona göre insanlık savaş yürütemez, çünkü düşmanı yoktur; en azından bu gezegende.[23] Schmitt, bu kavramı tekeline geçiren tarafın karşı tarafı şeytanlaştırma aracı olarak kullanacağını söyler: “Düşmanın insan niteliği kabul edilmez, düşman hukukdışı ve insanlık düşmanı ilan edilir, böylelikle savaş insanlık dışı bir yere doğru sürüklenir.”[24]

LİBERAL DEPOLİTİZASYON ÇAĞI

Schmitt’e göre saf ve tutarlı bireyci liberalizm kavramından özgül bir siyasal fikir çıkarılamaz.[25] Ona göre liberal düşünce, devleti ve siyaseti sistematik bir biçimde teğet geçer. Devlet ve siyasetten geriye kalan tek şey, özgürlüğün koşullarını güvenceye almak ve özgürlüğe müdahaleleri ortadan kaldırmaktır.[26]

Siyasal birlik için gerektiğinde yaşamın feda edilmesinin talep edilebilmesi gerektiğini belirten Schmitt, liberal düşüncenin bireyselliğinin buna engel olacağını belirtir. Bireyin birey olarak salt bir düşmanı yoktur ve bireyi buna zorlamak da esaret ve şiddet olacaktır. Schmitt’e göre bu noktada liberalizmin bütün ıstırabı, şiddete ve esarete karşı çıkmaktır. [27]

“Bugün kaderimiz, siyaset değil ekonomidir”[28] sözünün doğrusunun “eskiden olduğu gibi bugün de siyaset kaderimizdir; değişen ise, ekonominin de siyasal bir unsura dönüşmüş olması, dolayısıyla kaderimiz haline gelmesidir” şeklinde olabileceğini söyleyerek bu türden tanım ve kurgularla devleti ve siyaseti ortadan kaldırmanın ya da dünyayı depolitize etmenin mümkün olmadığını belirtir.[29]

Ona göre, etik-ekonomi ikiliği çevresinde oluşan apolitik sistemin sonuçta yine siyasal olanın sonuçlarından kaçamayacak ve ona hizmet edecektir:

Artık yalnızca idamlardan, yaptırımlardan, tedip seferlerinden, pasifleştirmelerden, sözleşmelerin korunmasından, uluslar arası polisten, barışın korunması amacıyla alınan tedbirlerden bahsediliyor. Karşıtınızın adı artık düşman olmamakla birlikte, barışı bozan sıfatıyla onu hukuk dışı ve insanlık düşmanı ilan edebilirsiniz. Ekonomik iktidarın korunması ya da genişletilmesi adına yürütülen bir savaş, propaganda seferberliği yardımıyla bir Haçlı Seferi’ne, ‘insanlığın son savaşı’na dönüştürülmek zorundadır. Etik ile ekonominin oluşturduğu kutuplar bunu gerektirir. Etik-ekonomi ikiliği şaşırtıcı bir sistematiğe ve tutarlılığa sahip olsa da, bu sözümona apolitik ya da anti-politik sistem, ya mevcut dost-düşman ayrımına hizmet eder ya da yeni dost-düşman gruplaşmaları yaratır. Sonuçta bu sistem de siyasal olanın sonuçlarından kaçamayacaktır.”

———-

[1] Bünyamin Bezci, “Alman Siyasi Aklının Politik Teolojisi: Düşman İnimicus değil hostis’dir.”, PESA Görüş, Ağustos 2014.  <www.pesa.org/alman-siyasi-akli> Erişim: Aralık 2014.

[2] Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, çev. Ece Göztepe, İstanbul: Metis Yay., 2012, s. 49.

[3] A.g.e., s. 49.

[4] A.g.e., s. 49-50.

[5] A.g.e., s. 56.

[6] A.g.e., s. 57.

[7] A.g.e., s. 65.

[8] A.g.e., s. 61.

[9] A.g.e., s. 60.

[10] A.g.e., s. 58.

[11] A.g.e., s. 57.

[12] A.g.e., s. 59.

[13] A.g.e., s. 63.

[14] A.g.e., s. 65.

[15] A.g.e., s. 66.

[16] A.g.e., s. 66.

[17] A.g.e., s. 67.

[18] A.g.e., s. 67.

[19] A.g.e., s. 69.

[20] A.g.e., s. 74.

[21] A.g.e., s. 74.

[22] A.g.e., s. 79-80.

[23] A.g.e., s. 84.

[24] A.g.e., s. 85.

[25] A.g.e., s. 100.

[26] A.g.e., s. 102.

[27] A.g.e., s. 102.

[28] Walter Rathenau’nun atıf yapılan cümlesi.

[29] A.g.e., s. 108.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s