Gezi Olayları Özel Röportajları 3 – Doç. Dr. Burak Samih Gülboy

“Toplumsal barışı üretebilecek en önemli olaylardan biriydi.”

Gezi olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Demokrasi tarihi açısından bir kırılma noktası olacak mı ya da bir başka deyişle demokrasi tarihimizde belirgin bir etkisi olur mu?

Tabi ki olur. İlk başta generation gap (nesil farkı) denen olayı tespit etmek lazım. Mesela ben daha önceki bir nesle aitim. Daha da kötü bir nesle aitim, apolitize edilmiş seksen neslinin ürünüyüm. Biz ne olursa olsun partilerin olduğu bir demokrasi sisteminin ürünüydük. Dolayısıyla bizim oy verdiğimiz, sempati beslediğimiz görüşe yakın gördüğümüz partiler vardı. Bizden sonrakilerde bu durum biraz daha farklı oldu. Biraz da sosyal bilimci gözüyle gözlemlediğinde şunu çok net fark ediyorsun; bu bugüne kadar bir şekilde gözümüzde mitleşmiş olan o siyasal partilerin olmadığı bir olay. Ben gezi olaylarından önce yurtdışına çıkmıştım. O süreci sosyal medyadan izleyerek ve buradakilerle sürekli yazışarak takip edebildim. Sosyal medya çok aktifti. Sabahlara kadar uyku uyumadan onun başında durduk. Hem Kanada’da hem de bir ara Amerika’ya gittiğimizde orada pek çok insanla konuştum. Onlara çok sempatik geldi çünkü hakikaten modern anlamda bir demokrasi olayıydı. İnsanların rastgele sokağa çıkıp da öyle bağırıp çağırmasından öteydi. Günümüzde bizim sosyal bilimlerimizde maalesef çok da etki yaratmayan ya da biraz göz ardı edilen, yeşil teoriden tutun gey-lezbiyen haklarına kadar ana tema görüşlerin dışındaki görüşlerin de iç içe geçebildiği, her şeyi kapsayan çok yeni bir hareket olarak gözüktü ve dışarıdaki insanlar da bunu böyle gördüler. Çünkü burada olmayan televizyon kanalları orada vardı ve çok haber geçtiler. O anlamda orada da pozitif etki yarattı ama bizim daha rahat gördüğümüz farklı noktalar var. Birincisi şu; Türk demokrasi tarihinde olmayan şeylerden biri oldu. Bu nesil gençliğin üreteceği de buydu belki. Mesela 68 kuşağının bir heyecanı vardı. Ama geziyle ilgili olarak sokağa çıkan gençlere baktığımızda AKP’den başka bir şey görmemiş gençler bunlar. Hep Recep Tayyip Erdoğan’ı gördüler. Dolayısıyla aslında onlar ne bir siyasi partinin kimliğiyle sokağa dökülmüşlerdi ne AKP’nin rezil bir parti olduğunu savunuyorlardı. Ortada olan şey şu; AKP’nin açılımcı, demokratik söylemleri olduğunda bunu desteklermiş, buna oy vermiş insanlar ya da oy vermese bile Türkiye’de demokrasiyi görebilmiş olan bir gençlik, AKP’nin daralan vizyonunu da protesto etme hakkına sahipti ve bunu kullandılar. Bu yaşlıların çok da algılayamayacağı bir şeydi. Çünkü o partilerde kaybolmuşluk sorunlarımız var bizim. Dedik ya mitleştiriyoruz kafamızda. Mesela CHP’yle ilgili bir anket yapsak, CHP’nin olduğu yeri tam olarak söyleyemiyoruz. Bizim kafamızda CHP neyi temsil eder? Laik bir sol partiyi temsil eder ama baktığınızda pek alakası da yok gibi değil mi? AKP’ye baktığınızda, AKP bir yandan çok muhafazakar bir parti olarak gözükür. Ama içinde birçok farklı yönde eğilim de görülmüştür. BDP mesela, Türkiye’nin belki de demokratik anlamda en çok açılım getiren partisi ama maalesef bunun yanında biz, yani önceki nesiller, 1980’in de çok etkisiyle politikayı korkulacak ya da boyun eğdirtilecek bir şey olarak gördüğümüz için bu tür olaylarda da başka şeyler arıyoruz. Ama bu çok saf bir olaydı ve tam da bu gençliğin söylemiydi. Çok etkiliydi. Asıl sorun gençlerin söylediklerinde değil; bunu anlamayanlarda. Burada pür parti politikası arayanlar, bunun içinde terör eylemi arayanlar, bunun içinde devrim arayanlar bunun içinde darbe arayanlar olacaktır.

İkincisi, isteyerek ya da istemeyerek, bunun içinde ana akım medyanın başarısızlıkları, onun üstünde partilerin başarısızlıkları, en üstte iktidarın başarısızlığı var. Bence bu sokaktaki insanın başarısızlığı değil; Türk demokrasi tarihinin geldiği noktadaki açılımsızlığın başarısızlığıdır. Dolayısıyla bu kuşaktaki gençler en önemli gösterilerini yaptılar ve verdikleri mesajlar çok açıktı ve bence Türkiye’nin geri kalmış yirmi senesini bir adımda ileri götürebilecek ışığı verdiler. Ama işte maalesef Türk demokrasisini demokrasi olarak düşünen ve bunu böyle örgütleyen ne kadar dinamik varsa, zaten bu mesajlara kulakları kapalıydı. Maalesef çıkan sonuç demokrasiyi, eğer yirmi sene geriyse, bir on sene daha geri götürmüştür. Dolayısıyla iktidar da siyaseti bir oy mekanizmasına dönüştürdüğü için o da büyük bir hataya düştü. Bence toplumsal barışı üretebilecek en önemli olaylardan biriydi. Maalesef ciddi bir bölünmeyle sona erdiğini düşünüyorum onu da göreceğiz yani. Söylediğim gibi bu, Türk demokrasisini durduracak değil; bence çok ileri götürecek bir başlangıçtı. Bitti denemez çünkü bir ruh yarattı. O ruh daima var olacak. Bizde işte gençler okumaz vs. gibi düşünceler var ama bence gençler herkese neyin ne olduğunu gösterdi. Gençlik diye bir kavram var. Gençler daima kendi dinamiğini yaratır. Bu sadece siyaset okullarıyla vs. ile olmuyor. Bunun dışında insan hakkından tutun yeşil haklarından tutun hayvan haklarından tutun ama temelde insan gibi yaşamak tanımına dayanan bütün şeyleri siyasetten arındırarak ve siyasete geri sokarak yeni baştan üretti. Dolayısıyla herkes alkış tutuyordu. Beni şaşırtan, Türkiye’deki o üst yapılanmanın buna bu kadar sert tavır alması oldu. En acısı da yedi insanın ölümü oldu, bence bu en çok tartışılması gereken şey. Yani böyle bir olayda devletin yedi insanı yeterince algılayamamış olması. Çünkü bütün o siyasi mesaj ölen o yedi kişi içinde gizli. Onu açarsak zaten olayın ana teması çıkar.

“Siyaset seni seçeni yönetmeye çalışmak demek değildir; siyaset, toplum içindeki bütün sorun yaratan alanları açabilmektir.”

Emre Kongar’ın gezi olaylarıyla ilgili çıkardığı kitabında, olayların iktidara yönelik bir birikimin sonucu oluşmasına rağmen kitlenin genelinin acil bir iktidar değişikliği talebi için sokaklara dökülmediği yönünde analizleri vardı. Bu yorum başka yerlerde de çokça geçti. İktidarın bu konuyu algılama biçimini nasıl görüyorsunuz? Protestolara katılan kitle yeterince anlaşılabildi mi?

Bu siyaseti ne olarak algıladığınızla alakalıdır. Başbakan’ın isminde ortak bir simgeleşme var. Ben öyle düşünmüyorum. Nihayetinde bir insandan konuşuyorsun. İsimler önemlidir tamam ama iktidarın daha geniş bir bütün olduğunu düşünüyorum, yani iktidar, sağduyusu olması gereken bir aygıt. Bir sürü insanın birleşiminden oluşuyor. Ama geldiğimiz noktada maalesef bu toplam aygıtın ruhu, bu hareketin yarattığı mesajı algılamaktan yoksun kaldı. Bu bir kişinin, birkaç kişinin ya da bir grubun mesajı değildi. Bu bugüne kadar iktidarın başarısız olduğu bütün alanlarla ilgili -iktidarlar başarısız olurlar, bunda bir problem yok demokrasi böyle bir şey zaten- demokrasi açılımları üretmeye çalışma demek. Siyaset de budur. Siyaset seni seçeni yönetmeye çalışmak demek değildir; siyaset, toplum içindeki bütün sorun yaratan alanları açabilmektir. Dolayısıyla iktidarın en büyük şansı aslında bunu söyleyen bir grup olduğunu görmesinin gerekliliğiydi. Çünkü bu hareket, kendince memnun olmayan ama o güne kadar kendisini yalnız hissetmiş olan ve bir anda sokağa çıktığında yalnız olmadığını gören insan güruhunun toplu söylemleriydi. Sizce daha iyi bir demokrasi paketi bütünlemesi sunulabilir mi? Sapla samanı ayırmayı bilir mi bilmez mi bilmem ama ben biliyorum ki her devletin kolluk kuvvetleri kendi ülkesine tehditleri bilir, çözer vs… Bu insanların spontane çıkışında ne bir devrim yapmak ne sistemi baştan aşağıya değiştirmek ne bir hükümeti düşürmek ne de başbakan insin yerine yenisi gelsin durumu yoktu. Ama en büyük problem şu ki onların verdiği mesajı bu yönde yorumlayacak bir ekip çıktı. Buna ister danışmanlar grubu artı liderler deyin, ister partinin içindeki yapılar deyin, ister devlet aygıtı, ister bürokrasi yani o örümcekleşmiş kafa deyin, bunu bir fırsat ekonomisine çevirdiler. Nasıl bir fırsat ekonomisi? Oy ekonomisi. Seçim yaptı iktidar. Çok ciddi bir sorun bu. Önünde iki tane yol vardı. Aklın yolu, yani demokrasi olduğu iddia edilen her ülkede olması gereken şuydu; verilen mesajı dinlemek ve duymak gerekti. Bu çok sesliliğin içindeo kadar ayrıntılı ses vardı ki… Yaşam tarzıyla ilgili, kadın haklarıyla, çevrecilikle ilgili… Bugün hala emekleyen ve hak iddia eden grupların, Queer hakları denilen haklarıyla ilgili… Ama herkesi ortak bir ülküde sokağa dökebildi. Bunu algılayıp bunu yatıştırabilmek çok kolaydı. Meydanlardaki kalabalıklara sahip çıkacak şeyler söylemek neden bu kadar zor ki? Bunun için yeterli imkan var. Ama iktidarın seçtiği yöntem çok kötü oldu. “Şuan, bize oy veren %46 mı var? Biz biraz daha bu işi uca sürerek ne yaparız? %51’e çıkarırsak oyumuzu, bu bize yeter. Geriye kalan yüzde %49 ne yaparsa yapsın.” Bakın söylemlere, danışmanlardan başbakana kadar hepsi aynı şeyleri söylediler aslında. Yani bu çok acı bir şeydi. Yurt dışında acayip geri gözüküyor. İnternetten takip ettim. Mesela Zeytinburnu mitingi yapıldı ve siyahla beyaz ayrımına sokuldu. Dolaysıyla siz şunu yaptınız; ülkedeki %51’i kazanacağım diye %49’u kaybettiniz. Ama bu şekilde demokrasi üretemezsiniz. Demokrasi azınlıkların korunduğu rejimlerdir. Bakın ben azınlığım şuanda. Başka birileri de azınlık sokakta. Kendini çoğunluk hisseden mutlu, huzurlu yaşıyor. Çünkü bütün siyasi açılımlar onlar için işliyor. Peki, bize neden sürekli kapanıyor? Biz bunu sormaya başladık. Bu soru neyi getirir? Uzun vadede daha çok polarizasyon… Yani kutuplaşacaksınız. Bunun üstünden de iktidar ne yapacak? Toplayabildiği oyla ekmek yemeye çalışacak. Bundan sonra her seçim bir maç mücadelesi gibi olacak. Oysa demokrasiler bunlar değildir. Ben oyumu verecek parti bulamıyorum belki. Beni korumanız lazım. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı taşıdığımda toplum sözleşmesinin içine girmedim mi? Ben vatandaşlık görevlerimi yerine getirmiyor muyum? Peki, iktidar neden o %51’in dışında kendisine vatandaş diyen insanları dışarıda bırakıyor. Bu çok ciddi bir sorun. Daha da kötüsü onlardan yedi tanesinin ölümüne neden oluyor ve bundan kendini sorumlu tutmuyor. Bence en acı olan nokta bu. Çünkü o yedi tane ölüm, Türkiye’de toplum sözleşmesinin iflasıdır. İşte onun üstünden konuşmanız lazım. Yoksa yüzde %51’e milli görüş dersin, bunlar için anıtlar dikersin. Zeytinburnu mitinginden sonra, bence gezi parkına bir tane büyük bir, alkışlayan minik figürlere elinde oy sandığıyla zafer işareti yapan dev bir başbakan heykeli dikilmeli. Demek ki buydu. Gezi hareketi bu insanlar için bu demekti. Ne kazandı orada? Sandık kazandı. Demek ki sandık her zaman haklı olacak. Peki diğeri haksız mı? Hep diğeri sorusu var, mesele burada. Oysaki bir iktidarın yapması gereken “diğeri” diye bir kavram üretmemekti. Çünkü bu kavramlar “öbürü”nün tanımıyla olur. İstediğimiz Türkiye buysa buyurun ona yürüyelim ama benim istediğim Türkiye bu değil.

“Demokrasiyi gezi mi ileri götürecekti yoksa iktidar mı ileri götürecekti? İkisinin birliği ileri götürecekti. Bir tanesinin eksikliği, dar görüşlülüğü bu hareketi geri bıraktı. Artık cevabı herkes kendisi verir. İktidardakiler geziyi suçlayacaktır; gezi iktidarı suçlayacaktır.”

Ben gezi olaylarıyla “vatandaşlık” hislerime büyük darbe aldım. Kendimi ait hissetmemeye başladım. Çünkü benim toplum sözleşmesiyle sorumlu olduğum karşılığı alamamaya başladım. Siyaseten bunu alamadığımı düşünüyorum. Bence devletin de bunu hissetmesi lazım çünkü -eğer rakamlara bakacaksak ve hükümet gerçekten bunu düşünüyorsa- sokaktaki her iki insanın bir tanesi kendini ait hissetmiyor şuanda. Diğeri ait hissediyor; öbürü hissetmiyor. Bunun nedeni herkes için değişiktir, herkes bu nedeni ayrı tanımlayabilir. O zaman şunu sorabiliriz. Demokrasiyi gezi mi ileri götürecekti yoksa iktidar mı ileri götürecekti? İkisinin birliği ileri götürecekti. Bir tanesinin eksikliği, dar görüşlülüğü bu hareketi geri bıraktı. Artık cevabı herkes kendisi verir. İktidardakiler geziyi suçlayacaktır; gezi iktidarı suçlayacaktır. Tarafsız konuştuğumuzda şunu da diyebiliriz belki; gezinin örgütlenemeyişi yani demokratik yollardan bir kontrol hareketi çıkaramaması… Gezi ne çıkartabilirdi? Bir siyasi parti çıkartmazdı çünkü çok fazla parçası var gezinin. Bir terör örgütü çıkartmazdı, bir direniş çıkartmazdı. Gezi bir direniş değildi. O doğal bir tepkiydi. Ama bir sivil toplum hareketi çıkartabilirdi. Niçin? İktidarı değiştirmek için değil. Zaten sivil toplum oluşumuyla iktidar değiştirilmez ama iktidara bu insanların kendi alanında doğru düşündüklerini söylemek için bir hareket çıkartabilirdi. Gezinin başarısızlığı bunu çıkartamamak oldu. Ama bitti mi? İşte orada durmamız lazım. Çünkü her şeyin bir anda sihirli değnek değmiş gibi olmasını bekleyemeyiz. Bu anlamda toplum yavaş hareket eden bir organizmadır. Şimdi çok önemli bir şey oldu; insanlar kendilerini yalnız hissederken yanlarında bir sürü yalnız hisseden başka insanlar görmeye başladılar. Şunu gördüler; bazen kendi hakkın için sokakta bulunmak önemli bir şey. Bu seksen neslinin çok göze alamadığı bir şeydi. Hak aramanın önemli bir şey olduğunu gördük. Dolayısıyla bunlar pozitif kazançlardı. En azından toplum da kendi elinde bazı güçler olduğunu gördü. Bu ilk aşama için sonun böyle olması kötü oldu. Böyle olmasıyla da bence iktidar kaybetti. Maalesef bu polarizasyon mantığında, bu sistemde, Türkiye’de demokrasi adını verdiğimiz bu ortamda bu sonuçların siyasete yansıması diye bir şey beklemeyin. Çünkü Türkiye’de açık olan bir şey vardır ki bu gezide bir kez daha ortaya çıktı; yönetilenlerin yöneticilerle arasında diyalog kurabilecek ya da yönetilenlerin yönetenleri rahatlıkla kontrol edebilecekleri bir mekanizma yok. Dolayısıyla başa geçen fütursuzca kendi gördüğüyle bu işi götürebileceğini sanıyor. Alttan gelen sesi duyurabilecek bir parti sistemi yok, herhangi bir “medya” olmadığını siz de gördünüz. Ama belki insanlar, biraz daha ortak dertler olduğunun ya da ayrı ayrı dertlerin ortak sonuçlar verebildiğini de gördüler. Bu biraz aydınlanmaya benziyor ya da kilisenin sonrasındaki Rönesans, reform olaylarına benziyor. Bu da şununla alakalı; insanlar devletin de her dediğinin doğru olmadığını görmeye başladılar. Mesela medyanın tavrı belki de 1980’lerden beri güneydoğuda olan pek çok şeyin bizden gizlendiğini de gösteriyor ya da futbolun bile aslında devlet tarafından nasıl manipüle edilebildiğini, her şeyin manipüle edilebildiğini gösteriyor. Bu konuda derin devletin çok temizlendiğini düşünürken, aslında o derinliğin ötesinde her şeyin içinde bu manipülasyonların olduğunu görüyoruz.

“Demokrasinin en ileri sistem olduğunu düşündüğümüz ya da öyle olduğunu düşündürtüldüğümüz bir dünyada yaşadık biz.”

Son yıllarda dünyada pek çok toplumsal hareket yaşandı. Bu hareketlerin demokrasi adına verimliliği tartışılıyor ama demokrasi kavramının dahi sorgulanmaya başladığını görmüyor muyuz bir taraftan?

Belki de bir dönemin sonuna geliyoruz. Demokrasinin en ileri sistem olduğunu düşündüğümüz ya da öyle olduğunu düşündürtüldüğümüz bir dünyada yaşadık biz. Aslında demokrasinin de ciddi sorunları olduğunu, böyle bir kapitalist sistemin getirdiği bütün o dünya görüşü ve ruh halinin, liberalizmin uç noktalarının gerçekten de demokrasinin anlamını çok ciddi anlamda dönüştürmüş olduğunu, bunu fark etmeden demokrasinin aslında temsil edemez bir rejim olduğunu belki de dünya fark etmedi. Her ülke kendi içinden görüyor tabi, biz kendi ülkemiz içinden görüyoruz. Başka ülkeler demokrasiyi kendi içlerinden görüyorlar. Kapitalizmin getirdiği tıkanıklıkların da çok etkisi var. Mesela gezi parkının ilk sorunu, en başta yeşil bir alanın yok edilmesiyle alakalıydı. Ne için yok edilecekti bu alan? Kapitalizmin en büyük kalelerinden birini inşa etmek için, bir AVM inşası için. İstanbul’da hiç AVM yok mu? Daha birkaç yüz metre ilerisinde, Beyoğlu’nda yine iktidarın kendi elitinin yapmış olduğu ki İstanbul’un mirası sayılabilecek bir binayı imha ederek yapmış olduğu bir AVM var. Bu tıkanıklık önemlidir. Dolayısıyla insanlar, insancıl olarak algıladıkları sorunlara tepki verirken hayal kırıklıklarını da yaşıyorlar. Baktığınızda, kapitalizm neden benim saydığım bir sürü harekete karşı? Mesela neden yeşil alana karşı? Çünkü AVM yeşil alandan daha büyük bir kaynak getiriyor. Ya da diğer taraftan kadın hakları konusuna karşılık kadına bir meta olarak baktığını görüyorsunuz. Demokrasi maalesef insanların isteklerini değil tam tersine kapitalizmin öne sürdüklerini temsil eden bir iktidar modeli çıkardı, en azından bazı ülkelerde. İşte bu ülkelerde çok net şekilde toplumsal hareketlerin tekrar tekrar çıktığını görüyoruz.


“Yeni neslin siyaseti görme biçimi gezi hareketindeydi.”

”Bu bir devrim olmayacak ama bir evrimin başlangıcı.”

Gezi olaylarının ilk günlerinde Kemal Kılıçdaroğlu parka gitmişti fakat parktan ona da bir tepki yükseldi. Bu tepkinin çıkış noktasının da ağırlıklı olarak sistemin kendisine olduğunu gösteren bir şeydi herhalde?

Tüm siyasal sistemimizde 1980’in inanılmaz payı var. Türk siyasi tarihine bakın, 1980 kopuşunu net bir şekilde görürsünüz.82 anayasasıyla da birlikte gelen parti sisteminde zaten demokrasi aramayın. En başta bunu söylemek lazım ve o zamandan beri gelen bütün liderler bu sistemden sorumlu. Çünkü pek çoğunun eline bu anayasayı, bu parti sistemini değiştirebilecek imkanlar geçti. En çok da mevcut iktidarın eline geçti, yapabilecekleri çok şey vardı. Dolayısıyla partilere olan genel öfke bu temsilsizlikle alakalı olan sorun. Kılıçdaroğlu’nun o parka gitmesinin bir anlamı yok. Belli bir yaşın üzerindekiler her zaman siyaseti bir partiyle temsil etmeyi arıyorlar. Halbuki bu yeni neslin siyaseti görme biçimi gezi hareketindeydi. Asıl anlaşılması gereken şey buydu. Beni de en çok üzen yaşlı nesillerin bu reformcu gençlik hareketlerini algılayamamaları ya da bunları kendi çıkarları için dönüştürmeleri. Bu demek değil ki; oradaki insanlar kullanıldı vs. Ben insanların doğru mesajı verdiğini düşünüyorum. Türkiye’de bir daha hiçbir şey aynı olmayacak diyebilirim. Kendimi ait hissetmiyorum dedim ama bu demek değil ki: Ben ülkemi sevmiyorum. Bu sistemin değişmesi gerektiğini hepimiz söylüyoruz. Hepimiz ayrı boyutlarda değişimler istiyoruz. Bunun eninde sonunda bir söyleme döküldüğünde yeni oluşumlar üreteceğini düşünüyorum. Bu bir devrim olmayacak ama bir evrimin başlangıcı. Dolayısıyla belli bir yaşın üzerindekiler bunun içinde parti ararlar, siyaseti parti rekabetinden ibaret görürler, oy toplamaya çalışırlar. Ama mesela önemli bir nokta ilk gün Sırrı Süreyya’nın Gezi Parkı’na gitmesiydi. Pek çok partiden daha önemliydi. Çünkü o parti için gitmedi; işin içine partiler girdiğinde de orada yoktu. Ben bunu sempatiyle karşıladım.

Sırrı Süreyya Önder, OT dergisinin eylül sayısındaki yazısında hükümet çevresinin eninde sonunda geziyi sahipleneceğine dair bir öngörüde bulundu. Bu konuyla ilgili başka yorumlar da yapılıyor? Siz nasıl bakıyorsunuz?

Zaten sahiplendiler ama negatif anlamda sahiplendiler. Yani bunu kendi tanımlarını yapmak için sahiplendiler. Bu sahiplenme ille buna sarılacaklar anlamına gelmiyor. Onu işaret ederek sahiplendiler. Onu göstererek biz bu değiliz dediler. Fıskiyeyi kıran adam biz değiliz, devleti yıkan biz değiliz…

Eğitimsizlik üzerine bir demokrasi kurgulamaya çalışıyoruz. Bu eğitimsizlik demek, okulda kitap okutmak-okutmamak demek değil. Bir bilinç yaratmaktan bahsediyorum. Bir arada yaşama bilincini üretmeyi kastediyorum. Bu bilinci üretmek Fatih dizisi yapmakla falan olmaz. İnsanlara birlikte yaşadıklarını hissettirecek şeyler üretmek lazım. Mesela batının büyük şehirlerine bakın. Karşılaştırmak pek de doğru değil ama çok önemli bir ayrıntı var. Her büyük şehrin ruhu vardır. İnsanların çalışma alanlarının, yaşam alanlarının bir arada olduğu bir alan yaratıyorsan onlara nefes aldıracak yerler açarsın. Her büyük şehrin bir tane büyük parkı vardır, yeşil alanları vardır. İnsanlar oralara doluşurlar ve elektriklerini atarlar. Özellikle İstanbul’da uygulanan politika çok ilginç bir şekilde terse dönmüş durumda. İnsanların var olan bu tip alanları da yok edilerek insanları inşaatlar içine sokmaya çalışılıyor. Hepimiz hafta sonlarımızı kapalı alanlarda, AVM’lerde geçiriyoruz. AVM’lere yetişecek kadar, hepsine ayrı ayrı çeşit sokacak kadar markamız da yok mesela. Hepsinde aynı ürünler satılıyor. Ama insanların bir araya geldiği alanlar değil bunlar. Parklar insanların birbiriyle sohbet edebildiği, spor yapabildiği alanlardır, farklı bir şeyi temsil ederler. Bunun dışında şuna da değinmek gerekir. Örneğin ortak bir ülkü yaratmaya çalışıyorsun. Belki Cumhuriyet üzerinden yaratmıyorsun da Osmanlılık üzerinden yaratıyorsun. Ne yapıyorsun? Osmanlı simgeleri kullanıyorsun. Mesela İstanbul’daki camileşme örneği çok ilginç bir simge. Özellikle bir tanesini örnek göstereyim. Ataşehir’de Selimiye’nin kopyası bir camii yapıldı. Batının çok önemli bir özelliği var. (Batıya bayıldığımdan değil orada gördüğümden söylüyorum yoksa doğuda da büyük ihtimalle böyledir.) En yüksek nokta önemlidir. Şehirlerin merkezlerinde ya tarihi bir anıt ya dinsel bir anıt en yüksek nokta olarak seçilir ve hiçbir bina onu aşmaz. Bunun nedeni şudur: nispeten o şehrin ruhunu, kimliğini de yansıtır. Sen şimdi Ataşehir’de Osmanlı’yı simgeleyen, Osmanlı’da tanrının adını övmek için yaratılmış bir eseri kopyalıyorsun ve onu beş on kat daha uzun binaların arasında yok ediyorsun. Hiç kimse bana bunun bir medeniyet yaratmakla alakalı olduğunu söylemesin. İnsanları birlikte yaşatacak olan simgeleri tek tek yok ederken insanların tepki göstermeyeceğini de düşünmeyin. Onların anıtlarını elinden alıyorsun, camilerini elinden alıyorsun. Camiler anıttır aslında Osmanlıda. Osmanlı neden dev gibi camiiler yaptı, hiç bunu düşünen var mı? Çünkü Tanrı’nın adını övüyorsunuz. Tanrı’nın adına yapılan anıtlardır onlar. Ondan sonra durum “%51 oy alayım ve iş bitsin”e dönüyor.

“Bir kişi önemlidir, bir can önemlidir.”

Bir devrim derdi yok gerçek anlamda hiç kimsenin. Kimlik arama derdi var. Seçimleri yüz yirmi defa kazanabilir iktidar ama gerçekten kazandığını düşünecek mi, ben de onu merak ediyorum. Çünkü sığındığı mitler o kadar fazla ki… Ben şuna da eminim; altındaki zeminin kaydığına o kadar emin ki her şeye müdahale ediyor şu anda. Büyük bir yasaklar dizisi içindeyiz. İnsanlar bir yere kadar uyuyacaklar; benim umudum uyanacaklar. Çünkü iktidarın evde zorla tuttuğu %50 aslında şunu da gördü; bir şeyleri sorguladılar. Ellerinde kavramlar var; demokrasi kavramı var, hak kavramı var, özgürlük kavramı var. Bunun yanında ben birçok insandan şunu duydum; işte bu insanlar bağırıyorlar benim özgürlüğümü kısıtlıyorlar, çünkü ben işten yorgun geldim taksim civarında oturuyorum gürültüden uyuyamıyorum. İşte bunu sorgulamaya başladığında özgürlük kavramını sorgulamaya başlıyor. Devlet müdahale edebildiği kadar buna müdahale edecek manipüle edebildiği kadar etmeye çalışacak ama bir yerlerde insanlar aslında bunun yönlendirilen bir düşünce olduğunu fark edebilecekler diye düşünüyorum. Emin de değilim çünkü ilginçtir, ben Türk toplumunun hiç bu kadar nefret ve tahammülsüzlük göstereceğini, bu kadar hoşgörüsüz olduğunu bilmezdim. Bir insan sokakta dövülerek öldürülüyor ve bunun görüntüleri ayyuka çıktı. “O da o saatte sokakta gezmeseydi” yazabilen bir tek insan varsa ben bu ülkeden çok fazla umutlu olmayabilirim. Bu düzenin iflas etmiş olduğunu göstermeye yeter. Çünkü bir kişi önemlidir, bir can önemlidir. Çünkü o devletin fonksiyon göstermediğini gösterir. Bunun daha da açıklaması yok. Gezide insanlar sokağa dökülsün devlet onlara şunu atsın onlar ona bunu atsın, hiçbiri önemli değil.

“İnsanı öfkeye sürükleyecek kadar üzücüydü.” 

İktidarın yaptığı çok önemli bir yanlış var. Senin kolluk kuvvetin var, eğer o kolluk kuvvetini bir kere sokağa çıkartıp ona problem çözdürmeye başlarsan o bildiğince problem çözer. Çünkü onun belirlenmiş yöntemleri vardır. İçinde kişisel hislerini taşıdığı için gördüğü eğitim yöntemine göre gaz kapsülünü atması gereken dereceyle atmaz da göğsünü hedefler. Bunlar sırf bizde olan şeyler değil başka yerde de yaşanır. Bizde on kişi çıkıyorsa başka bir yerde bir kişi çıkar. Sen kolluk kuvvetine problem çöz de nasıl çözersen çöz dersen bunun sorumlusu sensin. Onu bir kerede bu kadar sokağa çıkartıp böyle problem çözdürürsen bir daha da geriye sokmazsın. Türkiye bunu seksenden önce gördü aslında şimdi yine görüyor. Bence bu konuda biraz kontrolü de kaybetti iktidar. Ama bu kadar konuşmamız boşa, bir tek kişinin ölümü, özellikle de devleti temsil eden bir aygıtın katkısıyla –isteyerek ya da istemeyerek- ölümü o devletin fonksiyonunun sorgulanması gereken bir şey olduğunu gösterir, iktidarın bence en büyük sorunu bu. Bunu göremeyen bir iktidar istediği kadar seçim kazansın. Yüzde %70’le de seçilse %30’un içinde kalacağım ben hep. Bu da gösteriyor ki bu iktidar hiçbir zaman bu ülkenin, mesela %95’ini hedefleyemeyecek. Kendi tanımını gezi üzerinden anti olarak yaptı. Öbürünü tanımladı. Öbürünün içine orada olmayanlar da girecek. Bütün memnun olmayanlar girecek. Bu bir ileri gidiş mi bir geri gidiş mi? Bence bu bir uçurumdan düşüştür.

“Gidebildiği kadar bu gidecek, sonra başka bir elitin oligarşisi başlayacak.”

Gezi sürecinin, Başbakan için parti iç muhalefeti görmek ve devamında ilerleyen süreçlerde bununla ilgili tasfiye çalışmasına başlayacağını düşünüyor musunuz?

Benim gördüğüm AKP’nin siyaseti iktidarda kalma aracı olarak gördüğü. Dolayısıyla kendilerince oy toplayabilecek bütün açılımları üretmeye çalışıyorlar. Hedef %51; %52 değil. İktidarda kaldığında meşru olacağını düşünüyor ve buna oynuyor. Zaten, Gezi sürecinde başbakan, başbakan danışmanları ve partidekilerin bütün söylemlerine bakın; kendi oy kitlesini tutma üzerineydi. Yani bu kadar hoşgörüsüz, bu kadar negatif lafı ben bir arada görmedim. İnsanı öfkeye sürükleyecek kadar üzücüydü. Ama bir sürü insanın da hoşuna gitti. Beni de şaşırtan oldu. Bir sürü insan bu konuşmalara, hakikaten inanarak iktidarın ve başbakanın yanında durdular. Onlara aptal diyemeyiz AKP’ye de sahtekar diyemeyiz. Belki bizim de (en azından kendi adıma) öfkemizle gözden kaçırdığımız bir sürü şey var. Bu belki de başka bir şeyi gösteriyor. İktidarın en büyük sorunu medyayı yasaklarla doldurmasıydı. Gerçeği birbirine anlatamadı kimse. İki tarafta gerçeği birbirine çok net anlatamadı. O bir problemdi. Ama bunda problem siyaseti oy makinası haline getiren iktidardan çıkıyor. Ha içindeki muhalefeti gördü ya da başka bir şeyi gördü, hiçbir anlamı yok bunun. Ben başbakanın insan sevmeyen ya da öfkeyle dolu olan bir insan olduğunu düşünmüyorum. Yoksa on sene iktidarda kalamazdı. Ama yanında inanılmaz yanlış danışmanlar olduğunu düşünüyorum. Bunun da başbakan ve parti içinde çok büyük bir dar görüşlülük oluşturduğunu düşünüyorum. Kendin gibi düşünen, kendine dar bir dünya çizen bir sürü adamı yanına toplamak marifet değildir. Yanında herkesi tanıyabilecek insanlar olmalı. Senin gibi düşünmeyenler olsun ki vizyonun genişlesin. İşte o anlamda partiyi de başbakanı da eleştiririm. Bu, aman iktidardan gitsinler değil; zaten artık herhangi bir partiye aidiyet de hissetmiyorum. Türkiye’de bu anlamda olumlu bir parti de görmüyorum. CHP’nin de danışmanlarını görüyoruz, diğerinden farklı değil. Akil adam çok var etrafta bu genç de olur yaşlı da olur.Ama diğer taraftan gençler arasında da bahsettiğimiz bu siyaset anlayışına inanmış bir sürü genç var. Dolayısıyla maalesef ben onların da bu siyaset anlayışıyla çok büyük şeyler yapabileceğine inanmıyorum. Böyle bir elitin daima bu parti sistemi içinde iktidara yakın, iktidarda temsil gören elit olacağını düşünüyorum. Bu kırılmaz, sonu hep siyaset bilimindeki “oligarşinin tunç kanunu”na gidiyor. Bundan evvelki sistemde ne vardı? Askeri elitin oligarşisi vardı. Şimdi AKP elitinin oligarşisi başladı. Bu zihniyetle bu olacak. Gidebildiği kadar bu gidecek, sonra başka bir elitin oligarşisi başlayacak. Gezi hareketi bu değildi. Orada partisizlik, örgütsüzlük bu hareketi saf hale getirdi.

“Eski nesillerin bilemeyeceği pek çok yeni kavram geçiyor bu hareketin içinde.”

Bu hareketin bir orta sınıf romantizminden ibaret olduğu yönünde pek çok yorum var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet, bunu ben de çok duydum. Kanada’dayken, Türkiye’den Kanada’ya gitmiş oraya yerleşmiş bir arkadaşımla konuşuyorduk. Ben çok heyecanla bu hareketi anlatırken o da şunu diyordu: “Bu orta üst burjuvanın tepkisiydi. Başkaları gaz yerken su yerken o insanlar sevgilileriyle alışverişe gidiyorlardı, maça gidiyorlardı. Şimdi tribünlerden indiler başları ağrıyınca oraya çıktılar. Biraz bağıracaklar çağıracaklar ondan sonra sıkılıp gidecekler. Yine mücadeleye başkaları devam ediyor olacak.” Burada bu insanların aslında bir şey savunmadıklarını iddia eden bir algı var. Ben şunu söylüyorum; bu hareketi nasıl iktidar anlamıyorsa anlamayan başka bir sürü insan da var. Gerçekten gençlerin düşündüğünü (bakın genç kavramı geniş bir kavram) anlamıyorsanız o zaman anlamayın. Onlar söylemek istediklerini söylüyorlar. Eski nesillerin bilemeyeceği pek çok yeni kavram geçiyor bu hareketin içinde. Sarkastik mantığı çok önemliydi mesela. O espri mantığı vs. Ben en çok onunla mutlu oldum. O üreticilik… Bir hareketin içinde mizah varsa o harekete inanmanız gerekir. O hareketin içinde bir şey olduğunu fark etmeniz gerekir. Bu hareket burjuvalıkla falan anlamlandırılacak bir hareket değil. Bu hareketin içinde kapitalizmin tıkanıklıklarının farklı yorumları da var. Dolayısıyla bu sırf burjuva olayı değil herkes vardı bu hareketin içinde. Bunu bana en güzel Lübnanlı bir taksici söyledi: “Ortadoğu’da liderler beş senede kendilerini kral zannederler, onuncu senede kendilerini tanrı zannetmeye başlarlar.” 08.10.2013

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s