Dersimiz Türk Dili ve Edebiyatı

Büşra KILIÇ

Lise yıllarında, dersin boş olmasından sonra en sevdiğim durumdu dersin edebiyat olması. Boyumun değil de dilimin uzunluğundan hep arka sıralara otururdum. Şimdiki halimden pek farklı olmayarak dersleri dinlemediğim gibi arkadaşlarıma da dinletmezdim. Kendime dersten daha sıkıcı uğraşlar edindiğim trajikomik durumlar da olurdu. Almanca derslerinde İngilizce çeviri yapmak, Matematik derslerinde ödevleri başkasından geçirmek vs. Bunları böyle yazınca bir itiraf, geçmişe yönelik bir pişmanlık ve arkasından gelecek tavsiyeler silsilesi gibi oldu cümlem ama bugün tekrar liseye dönsem tekrar “arka dörtlü” elemanı olur ve tekrar aynı hataları yaparım sanırım. “Bugünkü beni yaratan dünkü bendi ve ben şimdi yarınki beni yaratıyorum.” cümlesiyle hava katabileceğim gençlik heyecanım, saçma cümlelerimi uzun yazılara serpiştirebilme huyunu kazandırdı bana.

Askerde gün doldurup şafak sayanlar gibi, yok yazılmayacağım zamanları doldurmaya giderdim okula. Bu zorunluluk halinde işime gelen tek derse dört elle sarıldım. Derste anlatılanlardan bağımsız olarak dersin edebiyat olması, tembel öğrenci anatomimi bir anda değiştirirdi. Yerime zamanında oturup kitabımı açardım. Kimi zaman pür dikkat dinler kimi zaman dinler görünürdüm. Edebiyat kitabımız pek zengin olmasa da kitaptaki şairlerin- yazarların hayat hikayelerini, bağlı oldukları sanat akımlarını öğrenirdim ve haddim olmayarak kendime favori yazılar seçerdim. Bana şiir ezberlettiren, kitap anlattıran, ders anlattıran hatta dergi hazırlattıran öğretmenlerim oldu. Ve hatta, okulun edebiyat öğretmenleri bir kurul kurar, her sene başı üç-dört kitap belirler, bu kitaplardan sınava tabii tutarlardı tüm okulu. Bu kitapları almak ve zamanında okumak, sınav dönemi arkadaşlarıma özet geçmek kendime görev bildiğim bir uğraştı. (Anlattığım kişilerden düşük not aldığım da oluyordu.) Bütün bunlar farkında olmadan öyle işlemiş ki bana, edebiyat zevkini öyle içselleştirmeye başlamışım ki, son sınıfa geldiğimde her şeyin otomatikleşmesi beni afallattı. Artık her şey zevkten çıkıp bir yarış haline geldiğinde, bana “edebiyat” olarak gösterilen dersten nefret etmeye başladım.
Malumunuz 24 Mart 2013 Pazar günü öğrenciler Yüksek Öğretim’e Geçiş sınavına girdiler -benim için hiçbir şekilde zeka ölçütü bir sınav değildir.- Soruları alacak kadar şanslı değildilerse şimdilerde heyecanla sonuçları bekliyorlar ve diğer yandan Lisans Yerleştirme Sınavı’na hazırlanıyorlar. Gelecekleri için tek çıkar yol olarak gördükleri üniversiteye gönüllerince girmeleri elbette ki temennim ancak şimdilerde işler biraz çirkinleşti. Sınavlara hazırlanan gençler için umuttan öte acıma duyguları besliyorum. Benim dershanemde “kafes” adını verdikleri bir sistem vardı yahu. Akşamın bir vakti sınıfa kitleniyorsun, gece 23-24 gibi çıkıyorsun. Öyle baskıyla ders çalışma mı olur?(Çalışmıyordum.) Şimdi benim çektiklerimden daha fazlasını çeken gençler yolun yarısını çoktan geçtiler ve önlerindeki sınav YGS’den çok daha zor. Lise hayatları boyunca ağustos böceği gibi yattılarsa şu son iki üç ayda dört yıllık yükü sırtlarına almaya çalışacaklar. Haliyle işler kızışacak. Matematik formül ve bol soru çözme işi, ona sabrı yetenler çalışacak. Peki edebiyat ne olacak? Dört yıllık edebiyat bilgileri, Türk ve Dünya Edebiyat’ından onca yazar ve eserleri nasıl ezberlenecek? Evet LYS Edebiyatı’nın mantığı bu. Yazar ve eser adları ezberlenmiş mi ona bakıyorlar, o eserleri okuyup okumamak pek önemli değil. Peki öğrenciler üç milyar yedi yüz elli milyon bilgiyi nereden akıllarında tutacaklar? İşte burada, benim nefret ettiğim sistem devreye girecek. Öğrenciler kelime kısaltmalarıyla, orada burada satılan kısa bilgi kartlarıyla refleks halinde öğrenecekler bilgiyi.
Edebiyatın sınav sistemiyle mekanikleştiği bu nokta, benim için hem sistemin hem öğrencilerin suçu. Koskoca Garip Akımı şairlerini “OMO” diye ezberletiyor hocalar. Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat. Bu büyük şairleri bir deterjan markasına sığdıran öğrencilere , o şairlerin birer şiiri okutulsa yahut öğrenci bunu kendisi araştırsa, garip akımını daha çok içselleştiremez mi? OMO diye gezen öğrenciye “Aylak Adam” diye bağırsa birisi, “Yusuf Atılgan” diye cevabı yapıştıracak ve “Anayurt Oteli” diye devam edecek, bu ikisinden başka eserini de bilmeyecek. Oysa yazarlar eserlerini okunmak için yazdılar. Kendi iç dünyalarını bizlere çekinmeden açan insanları bir tabu kartına sıkıştırmak, uzunlukları kısaltmak, isimleri papağan gibi tekrar etmek edebiyatın ruhunu öldürüyor. Edebiyatı bir zorunluluk gibi görenler “üniversite öğrencisi” oluyorlar. İçselleştirilmeden yapılan her şey gibi o bilgiler uçup gidiyor ve geriye okumayan, tartışmayan, yazmayan öğrenci formları kalıyor.
Öğretmenler her hafta bir öykü, bir kitap eleştirisi okutsa, öğrenciler her ay iki kitap okusa ve sınavlar ezberi değil öğrenilen bilgiyi ölçse; edebiyat alanında bir Nobel Ödülü daha kazanabilir ülkemiz. Kültürün devamlılığı için edebiyatın devamlılığı gereklidir ve bu devamlılık ancak gerçekten içselleştirmeyle sağlanır. O halde tahtaya yazalım;
Ders : Türk Dili ve Edebiyatı
Konu: Öğrenmek!
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s